Tokyo'nun Karmaşık Ulaşım Ağını Beyni Olmadan Yeniden Oluşturan Canlı: Cıvık Mantar
zekanın sadece kafatasının içindeki o karanlık odaya hapsedilmiş bir buçuk kiloluk et yığınına, karmaşık nöron ağlarına ve bilinçli düşünceye ait bir ayrıcalık olduğunu sanıyorsanız, tokyo haritası üzerinde japon mühendislerin yıllarını verdiği devasa bir optimizasyon problemini sessizce çözen sarı bir balçıkla tanışma vaktiniz gelmiştir. beyni olmayan bir canlının, dünyanın en karmaşık metropollerinden birinin ulaşım ağına eşdeğer bir sistem kurabilmesi, insanın zeka hakkında bildiğini sandığı hemen her şeyi büyük bir sessizlikle bozar. çünkü biz, evreni algılarken kendi sahip olduğumuz donanıma o kadar aşığız ki, düşünmeden problem çözülemeyeceğine dair sarsılmaz ve kibirli bir inancımız var.
bu hikayenin başrolündeki physarum polycephalum denen tuhaf canlıya gündelik dilde cıvık mantar diyoruz. fakat işin aslı, bu arkadaş bildiğimiz anlamda, sofraya konan veya ormanda biten bir mantar bile değil. daha ziyade amipimsi, tek hücreli ama devasa bir bedene sahip, çok çekirdekli bir protist. ne bir beyni var, ne sinir sistemi, ne gözü, ne de kulağı. ortada "şuradan sağa dönelim, buradaki yulafı alalım, şu rotayı izleyelim" diyecek bir komuta merkezi ya da karar alıcı bir hiyerarşi yok. tüm bu yoksunluklara rağmen bu sarı, damarlı ve hafiften ürkütücü organizmanın laboratuvar ortamında yaptıkları, kafamızdaki o kaba zeka tanımının içini fena halde sarsıyor.
mevzu 2010 yılında yayımlanan çok meşhur bir çalışmayla patlak veriyor. araştırmacılar bu sarı balçığın önüne tokyo ve çevresindeki 36 şehrin konumlarını birebir yansıtan bir harita şablonu koyuyorlar. her bir şehri temsil etmesi için de cıvık mantarın en dayanamadığı besinlerden birini, yani yulaf ezmesi tanelerini yerleştiriyorlar. merkeze, tokyo'nun olduğu yere bırakılan cıvık mantar, önce son derece ilkel bir içgüdüyle körlemesine her yöne doğru büyümeye, yayılabildiği kadar çok yüzeye yayılmaya başlıyor. buraya kadar her şey sıradan bir mikroorganizma davranışı gibi görünüyor. ancak bütün besin noktalarını bulup haritayı kapladıktan sonra o tüyler ürpertici optimizasyon safhası başlıyor.
canlı, besin olmayan yerlerdeki gereksiz damarlarını yavaş yavaş geri çekiyor, fazlalık yolları buduyor ve yulaf noktalarını birbirine bağlayan en kısa, en verimli, en dayanıklı ağı bırakıyor geriye. işin o çarpıcı ve insanın aklını alan kısmı tam olarak şu: petri kabının içinde ortaya çıkan bu nihai damar ağı, japon mühendislerin sayısız hesaplama, bütçe toplantısı ve kriz yönetimiyle yıllar içinde oluşturduğu tokyo raylı sistemine inanılmaz derecede benziyor. bu bir illüzyon ya da tesadüf değil. elbette "birebir aynısını çizdi" gibi bir abartıya gerek yok, ancak sistemin herhangi bir noktadan kopmalara karşı dayanıklılığı, alternatif güzergah yaratma kapasitesi ve maliyet ile verimlilik dengesi, o devasa mühendislik harikasıyla rahatça aşık atabilecek düzeyde. ortada bir harita okuma becerisi, bir mühendislik eğitimi, bir çizim masası ya da önceden yapılmış kurnazca bir plan yok. her şey tamamen bedensel bir deneme yanılma süreciyle işliyor. cıvık mantar çevresini adeta kendi bedeniyle, fiziksel olarak okuyor. verimsiz uzantıları ve boş yolları terk ediyor, iyi çalışan besin bağlantılarını ise içinden daha çok sıvı pompalayarak kalınlaştırıp güçlendiriyor.
merkezi bir beyni, komuta kademesi ya da sinir sistemi olmayan bu canlı, resmen bedene yayılmış devasa bir algoritma gibi davranıyor. marifetleri sadece tokyo banliyölerine hat çekmekle de bitmiyor. önüne koyulan karmaşık labirentlerde besine giden en kısa yolu hiçbir harita olmadan, sadece bedeniyle etrafı yoklayarak bulabiliyor. ışık, tuz veya kuruluk gibi doğası gereği hiç hazzetmediği tehlikeli bölgelerden ustaca manevralarla kaçınıyor. daha da acayibi, daha önce girdiği çıkmaz sokaklarda ya da verimsiz yollarda kendi bıraktığı hücresel veya kimyasal izleri algılayıp, aynı hatalı yolu ikinci kez denememe eğilimi gösteriyor. buna insan gibi bir hatırlama veya bilinçli bir hafıza diyemeyiz elbet, ancak beyni olmayan bir canlının hafıza benzeri davranışlar gösterdiğini, çevresine yanıt verdiğini, bilgiyi işlediğini ve resmen öğrenmeye benzeyen süreçler yaşadığını kabullenmek zorundayız.
tabii bunları okuyup da "cıvık mantar da bizim gibi düşünüyor, evrenin bir bilinci var, bitkiler de bizimle konuşuyor" gibi spiritüel hezeyanlara, belgesel izleyip aydınlanan yeniçağ romantizmlerine savrulmamak lazım. bilinç bambaşka bir şeydir, problem çözme yeteneği ise bambaşka. bu sarı balçığın bizim anladığımız manada bir farkındalığı yok. varoluşsal krizlere girmiyor ya da yarın ne yiyeceğinin planını kurgulamıyor. fakat asıl tokat gibi çarpan tarafı da tam olarak burası zaten: doğada bilinçli bir düşünce, üst düzey bir farkındalık veya merkezi bir sinir sistemi olmadan da son derece akıllı gibi görünen çözümler ortaya çıkabiliyor. doğanın karmaşık problemleri çözmek için ille de ego sahibi bir bilince ya da milyarlarca nöronluk bir donanıma ihtiyacı yok.
işte tam da bu noktada, biz insanların en büyük handikabı devreye giriyor: evreni sadece kendi algı filtremizden okumaya programlı o devasa egomuz. zekayı illa iki bacak üzerinde yürüyen, alet yapan, vergi ödeyen, felsefe konuşan ve acı çeken bir şey sanıyoruz. bir şeyin zeki sayılabilmesi için illaki bize benzemesi, bizim gibi düşünen merkezi bir beyni olması gerektiğine, her şeyin bizim kopyamız olduğuna inanıyoruz. dünyayı kendi nöronlarımızın penceresinden izlerken, geri kalan her şeyi mekanik, içgüdüsel ve aptal kabul etmeye çok meyilliyiz. oysa gözü, kulağı ve beyni olmayan amipimsi bir canlı, sarımsı damarlarıyla petri kabının üzerinde usulca yayılarak o yüzyıllık insan kibrini sessizce tuzla buz ediyor. zekanın tek biçimli, sadece insana ait ve sadece bilinçli düşünceyle çalışan bir şey olmadığını aklımıza kazıyor.
belki de zeka dediğimiz o yüce kavram, sadece derin derin düşünebilmek ya da beynin içinde şimşekler çaktırmak değildir. belki de zeka; dünyaya, gerçeğe değdikçe işe yaramayan, verimsiz yolları bırakıp, seni hayatta tutan doğru bağlantıları güçlendirebilmektir. evrenin sorun çözme yeteneği bizim daracık kafatasımıza sığmayacak kadar çeşitlidir. bunu bazen nöron ateşlemeleriyle medeniyetler kuran karmaşık bir insan beyni yapar, bazen de tokyo haritasının üzerinde sessizce titreşerek besinine uzanan sarı bir balçık.
kaynaklar:
• tero, a. et al. (2010) - rules for biologically inspired adaptive network design, science
• nakagaki, t., yamada, h. & tóth, á. (2000) - maze-solving by an amoeboid organism, nature
• scientific american - slime mold validates efficiency of tokyo rail network
• wired - slime mold grows network just like tokyo rail system
• wired - slime mold's powers of recall hint at origin of memory
• royal society publishing - memory inception and preservation in slime moulds