Titanic'in Aslında Aşk veya Felaket Değil, Düpedüz Aldatma Hakkında Bir Film Olması

James Cameron'ın 1997 tarihli klasiğine biraz da farklı bir gözle bakalım.
Titanic'in Aslında Aşk veya Felaket Değil, Düpedüz Aldatma Hakkında Bir Film Olması

james cameron'ın titanic'i sinema tarihine hepimizin bildiği gibi bir aşk filmi olarak girmiş olabilir ama filmi duygulardan arındırıp düz mantıkla izlediğinde ortaya çıkan şey, nişanlı birinin henüz ilişkisini bitirmeden başka biriyle birlikte olması.

şunu en baştan söyleyeyim, titanic'i çok seviyorum. leonardo dicaprio'nun kariyerindeki en iyi görünümlerinden birine sahip olduğu, kate winslet'in de inanılmaz masum, doğal ve etkileyici bir güzelliğe sahip olduğu bir film bence. görsel anlamda büyük keyifle izliyorum. bu yazı bu film çok kötü yazısı değildir.

film, tıpkı çoğu aldatma hikayesinde olduğu gibi, “ben aslında mutsuzdum” diyen 84 yaşındaki aldatan taraf, rose'un ağzından anlatılıyor. yani baştan anlatıcı taraflı.


rose, başka bir adamla nişanlıyken gemide tanıştığı bir yabancıyla çok kısa sürede duygusal ve fiziksel bir ilişkiye giriyor. bunun adı kader ya da büyük aşk değil, aldatma olmalıdır. “ama cal kötü biriydi” savunması da bu durumu değiştirmiyor. evet cal epey sevimsiz, kontrolcü ve sinirli biri ama birinin kötü olması, onu aldatmayı haklı yapmıyor. rose nişanı bitirmeden, net bir yüzleşme yaşamadan sadece alt güverteye inip yeni bir ilişkiye başlıyor. üstelik her şey çok hızlı ilerliyor. tanışma, bağlanma, çıplak portre ve derken meşhur araba sahnesi. arada “ben nişanlıyım” diye durup düşündüğü tek bir an bile yok. jack ve rose'un bu hikayede masum görünmesi tamamen anlatıcının bakış açısı bence, yani rose'un. jack fakir olduğu için otomatik olarak iyi biri gibi konumlanıyor, kaybedecek bir şeyi olmadığı, samimi olduğu ve hayata daha temiz baktığı anlatılıyor. güler yüzlü olması ve rahat tavırları onu güvenilir ve masum yapmaya yetiyor. ne yaptığını sorgulamıyoruz çünkü film onu baştan doğru adam olarak etiketliyor. rose da mutsuz olduğu ve özgürlük aradığı için yaptığı her şeyin meşru sayıldığı bir noktaya yerleştiriliyor. nişanlıyken başka biriyle yakınlaşması ve bunu yaparken kimseyle yüzleşmemesi problem olarak gösterilmiyor, kendini bulma başlığı altında normalize ediliyor.


bu sebeple titanic bana göre ne büyük bir aşk filmi ne de sadece büyük bir felaket filmi. hikaye bittiğinde tablo çok net bence. jack ölüyor ve rose hayatta kalıyor. yıllarca bu yaşananlardan kimseye bahsetmiyor, başka biriyle evleniyor, hayatını kuruyor, torun sahibi bile oluyor. eğer jack gerçekten hayatının aşkı olsaydı, böyle kolay ilerleyebilir miydi gerçekten?

not: bu yazı titanic filmindeki karakterler ve anlatı üzerine yazılmıştır. gerçek kişilerle, gerçek ilişkilerle ya da gerçek hayatla hiçbir ilgisi yoktur.