Starbucks'ın Türkiye'deki Her Bir Şubesi Nasıl Oluyor da Genelde Dolu Oluyor?
ilk akla gelen sebepler
işsizlik, 3. mekanların yok oluşu, hem türk aile yapısı hem de artan kiralar sebebiyle insanların kendi evlerine çıkamaması, insanlar kendi evlerine çıksa bile çük kadar, sadece l koltuğun sığdığı salonların misafir ağırlamaya elverişli olmaması...
türk genci, evde bütün gün otursa, aileye batar boş bos oturuyor olur. sevgililik, flört meselelerini evde telefonda bile rahat konuşamaz çünkü duvarlar ses geçirir... zaten cepte çok para yok. başka yere gitse, iki dakikada bir garson gelecek...
hâl böyle olunca türk insanının beni bana bırakın diyebileceği ender mekanlardan biri starbucks oluyor.
aslında kahve satın almıyor, o fiyata sandalye kiralıyorsunuz çünkü
pazarlamada "the third place" dedikleri olay tam olarak bu. ev ve iş dışındaki o üçüncü durakta saatlerce oturma, wi-fi kullanma ve kimse tarafından rahatsız edilmeme hakkını satın alıyorsunuz. yani starbucks sadece bir kahveci değil şehrin en işlek yerinde, dünyanın en ucuz "paylaşımlı ofis" kiralama şirketidir.
birkaç madde
1. 1 bardak kahve ile sabaha kadar oturabilirsin kalk git diyen olmaz.
2. kahveleri bir şeye benzemese de mekanları tasarım olarak güzeldir. oturmaktan keyif alırsın.
3. ülkemizde starbucks hala statü sembolü olarak görüldüğü için instagram'a adın yazılı bardakla fotoğraf atıp egonu tatmin edersin.
4. genelde it kopuk diye tabir edilen kitle pahalı sanıp starbucks a pek yanaşmaz o yüzden müşteri kitlesi nispeten iyidir. herkes kendine şımarıktır.
işin ekonomik boyutuna dair bir teori
bu tarz durumlara "ruj etkisi" ya da "lipstick effect" denir. ekonomisi kötü, alım gücü düşük ülkelerin toplumlarında görülür. pahalı kafelerin, avm'lerin dolu olması, veya son model iphone telefonların lansman sonrası anında tükenmesi de aynı etkinin sonuçlarındandır. ilk başta kulağa tezat gibi gelse de aslında çok mantıklı bir argümandır. şöyle ki:
ekonomik durgunluk, buhran zamanlarında, yüksek enflasyon ve alım gücünün düştüğü durumlarda, toplumdaki insanlar, gençler ev veya araba gibi yatırımları alamaz. bunlara para bağlayamaz, yüksek taksitlere giremez. almaya güçleri yetmez. bunları alabilseler maaşlarının önemli kısmını bu araba veya ev yatırımlarının taksitlerine harcamak zorunda kalacaklar, maaşlarını idareli kullanmaları gerekecek, dolayısıyla avm, restoran veya kafelere daha az gideceklerdir. ancak sonunda ev ya da araba sahibi olacaklardır.
(eski türkiye'de durum zaten böyleydi, ebevenylerimiz böyle evler-arabalar alabilmişlerdi, çünkü sıkılsalar da, taksitle de olsa maaşları bir şekilde ev ya da araba alabilmeye yetiyordu. yüksek takside girdikleri için de dışarda yemek yemeyi, restoranlara gitmeyi, son model telefonlar almayı düşünmüyorlardı. ancak günümüzde artık maaşlı çalışanların ev alabilmesi imkansıza yakın oldu. maaşlı çalışanların alım güçleri bu kadar düşünce, ev alamaz, ev taksitlerine de giremez oldular böylece. )
işte bozuk ekonomilerde toplum, ev-araba gibi pahalı yatırımları alamayınca, maaşlarını bu taksitlere bağlayamayınca, onun yerine hem bilinç altındaki kendini ödüllendirme mekanizmasının dürtmesi ile, hem de takside gitmeyen elinde kalan parayı harcamak için daha ucuz lüks tüketimlere yönelir. pahalı restoranlarda, kafelerde yemek yemek, son model cep telefonları almak, avm'lerde dolaşmak gibi. sözlükte de sık sık açılan "kriz ülkesinde avm'lerin dolu olması", "ekonomik kriz var deniyor ancak iphnone stokları tükeniyor" tarzı başlıklar bu yüzdendir. aslında bu ekonomik krizin sonucu, ev-araba alamamanın, maaşları bu taksitlere bağlayamamanın, ancak insanın bunun yerine kendini daha ucuz ve ulaşılabilir lüks tüketimle ödüllendirme isteğinin sonucudur. yani bilinç altı "ev alamıyorum bari iphone alayım, araba alamıyorum bari kafeye gideyim" der.
bu sadece bizim topluma özgü de değildir. ekonomisi bozuk olan, alım gücü düşük olan tüm toplumlarda durum benzerdir. bu insanoğlu'nun doğası ve bilinçaltı gereği kitlesel olarak ortaya çıkar. literatürde buna ruj etkisi, ya da lipstick effect denir.