Sembolleri, Alt Metinleri ve Söylemek İstedikleriyle: The Odyssey Film İncelemesi
eveeet filmi izledim; üşenmedim gece yarısı 4 seansına gittim. insan bu kadar zor bir konu seçmesine rağmen bu kadar güzel bir film çekebilir. ben filmi nolan'a yakışır derecede güzel buldum. hemen filme geçersek, insan gözlerim filmde neler gördü ve neler anladı anlatmaya başlayayım...
christopher nolan'ın the odyssey filmi ilk bakışta homeros'un destanını yeniden anlatıyor gibi görünse de, aslında yaptığı şey çok daha farklıdır. yönetmen destanı tarihsel bir macera olarak değil, savaşın insan ruhunda bıraktığı izi anlatan psikolojik ve politik bir anlatıya dönüştürür. bu nedenle filmdeki canavarlar, tanrılar, renkler, sessizlikler ve karakterlerin davranışları da sembolik bir anlam taşır.
filmin izleyenler ''evet lan'' diyecektir; çünkü daha ilk sahnesi bunu hissettirir. truvalılar beyaz, yunanlılar ise siyah zırhlar içindedir. ilk bakışta bu, klasik iyi ve kötü karşıtlığı gibi okunabilir. çünkü odysseus filmin sonlarına doğru beyaz elbiselerle görünmeye başlar. ama senelerce süren bu savaşı nolan bize sanki bir satranç savaşı gibi anlatır. çünkü iki tarafta yenilmemek üzere birbiri üzerine zekice hamleler yapar. at'ta satranç tahtasındaki en kritik taşlardan biridir. çünkü rakip taşları üzerinden atlayıp düşman sahasına kolaylıkla girer (satrançta at gerçekten diğer taşların üzerinden atlayan tek taştır).
filmdeki siyah at da rakip alana girip truva'ya bir aile çatalı atar ve kaleleri, piyonları, kralları güzel hamlelerle bir bir devirir. filmde yanan şehirde, düşen kulelerde bunu net bir şekilde görüyoruz. truva'da babadan oğula ve krala kadar herkes tamamıyla mat olur; ölür.
yine bu sahnede ilk karakterlerden sinon'u görüyoruz. klasik anlatıda truva atı'nı şehre sokmayı başaran kurnaz bir yunan ajanı olarak bildiğimiz sinon, nolan'ın yorumunda bambaşka bir yerdedir. film ilerlediğinde o'nun, planın sahibi olmadığını; plan uğruna gözden çıkarılan kişi olduğunu görmekteyiz. antinous'un yerine savaşa gönderilmesi ve hiçbir şeyden habersiz şekilde ölüme yürütülmesi, savaşın yalnızca kahramanlar tarafından değil, isimsiz insanlar üzerinden sürdürüldüğünü gösterir. burada nolan, toplum içindeki alt sınıfların ne kadar kolay harcanabildiği olayını gözümüze sokar. büyük zaferlerin arkasında çoğu zaman tarih kitaplarına adı bile geçmeyen kurbanlar vardır. sinon işte bu görünmeyen insanların bir temsilcisidir.
dikkat ettiyseniz filmde tanrılar pek ortalıkta gezmez ve görünmez. bundan dolayı filmin tanrılarla kurduğu ilişki de dikkat çekicidir. çünkü homeros'un dünyasında tanrılar doğrudan olaylara müdahale eder, bir dokunuşları veya sözleri sizi karanlığa ve aydınlığa sürükler. fakat nolan'ın filminde athena dışında hiçbir tanrıyı gerçekten görmeyiz. üstelik athena'nın da gerçek ilahi bir varlık mı, yoksa odysseus'un zihninde beliren bir vicdan mı olduğu belirsizdir. ama sona doğru onun rahibe görüntüsünde ortaya çıkması tesadüf değildir. aslında athena burada bilgeliğin değil, suçluluğun yüzü olduğunu sona doğru anlarız. yani athena savaş sırasında odysseus'un önünde öldürülen masum bir rahibedir.
bu nedenle film boyunca izlediğimiz yolculuk coğrafi olmaktan çok psikolojiktir. özellikle kalypso bölümü bunun en güçlü örneğidir. çünkü normal hikayede kalypso'nun adası odysseus'un coğrafi olarak gittiği bir yerdir. ilk bakışta deniz kıyındaki uçsuz bucaksız çöl, huzurun ve unutmanın adası gibi görür. aslında burası bastırılmış hafızanın mekanıdır. filmde kalypso'nun sunduğu şey şehvet, ölümsüzlük veya başa bir şey değildir, unutma imkanıdır. ayrıca film boyunca odysseus'un topladığı kırık gemi ve tahta parçaları da yalnızca basit bir enkaz parçası değildir. bunlar odysseus'un parçalanmış hafızasının gerçek bir karşılığıdır. fakat biliyoruz ki insan unutarak eve dönemez. eve dönebilmek için önce kendisiyle yüzleşmesi gerekmektedir. odysseus'un adadan ayrılması bu yüzden uzun sürmüştür çünkü kurtuluş yalnızca fiziksel bir kaçış değildir, bir nevi savaş travmasını kabul etme cesaretidir.
şimdi en sevdiğim bölüme geldik; kirke bölümü... normalde homeros'ta büyü yaparak insanları domuza çeviren kudretli bir büyücü olan kirke, nolan'ın yorumunda daha savunmasız görünür. insanları zorla değiştirmez, onları açgözlülüğünden kapar ve onlardan yararlanır. burada domuzlaşma sihirli bir dönüşüm değil, ahlaki bir dönüşümdür. kirke, insanın içindeki açgözlülüğü bulur ve onu el yordamıyla sanki bir heykel yapar gibi insanı bağırttıra bağırttıra iğrenç bir şekilde dönüştürür. eski hallerini geri verirken de yalancı halinize geri dönün der.
sıra geldi agamemnon karakterine... ilk görüldüğünde bize heybetli bir hükümdar izlenimi verir. ancak dikkatli izleyiciler görmüştür ki başındaki abartılı büyüklükteki miğfer, sanki taşımaya çalıştığı iktidarın ağırlığını gösterir. ona uymaz bu yolun adamı değildir yani. birde miğferin arkasında omurga şekli vardır. bu da bence onun omurgasızlığını nitelendirir. çünkü asıl hikayede o, sonu belli olmayan bir yol için kızını hunharca kurban etmiştir. devam edecek olursak ölüler dünyasında da konuşması da dikkat çekicidir. diğer bütün karakterler yaşadıkları hayatın ağırlığını veya rollerinin seslerini, mimiklerini taşırken buna sonuna kadar bize yaşatırken; agamemnon neredeyse duygusudur, yüzünü görmeyiz ve mekanik konuşur. bunun bilinçli bir oyunculuk tercihi olup olmadığını konusunda emin değilim ama bu durumun içi boşalmış abartılı bir iktidarın yansıması olduğunu düşünmekteyim (trump)...
filmin en çarpıcı cümlelerinden biri ise ''denizden gelen barbarlar.'' ifadesidir. başlangıçta bilinmeyen bir tehdit gibi duyulan bu söz, finale doğru bambaşka bir anlam kazanır. asılda barbarlar, denizden gelen yunan ordusudur. truva'da yaptıkları barbarlık döner dolaşır ve efsaneleşerek onları, yani kendilerini de korkutur. yunanlılar artık kendi yarattıkları şiddetten korkmaktadır. nolan burada savaşın yalnızca öldürmediğini, insanın kendisini algılama biçimini de değiştirdiğini anlatır ya da biraz politik düşünürsek sağa sola demokrasiyi götüren ülkeleri betimler.
sonunda final kısmına geldik
bana göre filmin en politik kısmı burasıdır. penelope'nin sarayını işgal eden taliplerin ortak özelliği yalnızca iktidar hırsı değildir. hepsi tanrıların iradesini kendi çıkarları doğrultusunda yorumlar. yani inanç, düzen kurmanın değil, düzeni ele geçirmenin aracına dönüşmüştür "zeus'un yasası aşkına". nolan bize burada böyle kişilerin devleti nasıl yağmaladığını göstermektedir.
ayrıca buradaki kral kavramını da gerçek bir hükümdardan çok bir metafor olarak okumak gerekir. kral, yasa koyan, düzen kuran ve geçmişi geleceğe bağlayan görünmez kurumsal sürekliliği temsil eder. devlet yalnızca tanrı buyruğuyla ayakta kalamaz. aslında onu yaşatan ortak hafıza, hukuk ve kurumların bütünüdür. bu nedenle odysseus'un, yani kralın oğlu orada bulunsa da kimseye söz geçiremez.
odysseus bundan kaynaklı en alttaki vatandaş gibi, bir dilenci olarak saraya girer. az da olsa ona verilen demokratik hakkı kullanır ve teste girer. fakat yapsa bile kimse bunu kabul etmez ve dolasıyla odyssey taliplerle savaşır ve öldürür. buradaki savaş kanlı bir devrim niteliğindedir. odysseus sonunda tahtı oğluna bırakıp sürgüne çıkar. bu kişisel iktidardan vazgeçmenin simgesidir. kanlı devrim tamamlanmış, fakat yeni düzen artık tek bir kişinin değil, devam eden bir kurumun omuzlarına bırakılmıştır.
tüm anlattıklarım bir araya geldiğinde ortaya çıkan tablo şudur
nolan'ın odyssey'i bireysel bir kahramanın eve dönüşünden çok, bir uygarlığın kendi şiddetiyle yüzleşmesinin alegorisine ve siyah beyazın karşıt bir yansımasına dönüşmüştür. üç bin yıllık hikayede tanrılar birer sanrıya, canavarlar birer zaafa, kahramanlık ise ödenmemiş bir borca dönüşmüştür.
son...