Roma’dan Günümüze Epstein Figürü: Gücün Zirvesinde Ahlak Neden Devre Dışı Kalır?
tarihin her sathında epstein gibi karanlık figürlerin ortaya çıkışlarının tesadüfi olmadığını, aksine dönemsel ve belirli sosyo-politik boşlukların bir sonucu olduğu üzerine düşünüyordum ki sevgili üstadım ahmet deniz altunbaş konuya dair avrupa tarihinden kusursuz bir örnek verdi.
romalıların, toplumun tanıdığı, bildiği, fakat defalarca kendilerini yanıltan karakterleri belirtmek için kullandıkları nefas sub habitu honestatis şeklinde bir deyişleri vardır. çünkü tarih boyunca o kadar çok epstein örneği vardır ki aşağıda bir kaç tanesinden bahsettiğimde benzerliklerine siz de çok şaşıracaksınız. epstein, romalıların bile geçmişlerinden bildiği bir karakter arketipidir ve her ne kadar istemesekte tarih boyunca her daim yenileri gelecektir. çünkü burada sıkıntı epstein'in bok gibi bir insan olması değil, o boka çekilen sineklerin mide bulandıran görüntüsüdür.
epstein gibiler romalılar için tanıdık bir şeytandır. ona, exemplum mali derler zira bu kişi istisna değildir. sadece toplumun daha önce gördüğü bir tipin yeni örneğidir. zaten bu tür organizasyonlar tek bir sapkın bireyin eseri olamayacak kadar büyüktür. sistemin devam etmesi için sessiz kalması gereken bir bürokrasi, medya ve hukuk ağına ihtiyaç duyarlar. bunları koruyanlar da aslında kendi mevkilerini ve itibarlarını korumaktadırlar.
tarihsel perspektifte bakarsak, bu vakaların temel sebebi, her daim bir yerlerde hukukun üstünlüğünün kişilerin üstünlüğü ile yer değiştirmesindendir. mesela aşağıda alıntılayacağım vakalarda da yine benzer tipler aristokrat müşterilerine küçücük çocukları mal gibi satarken hiç bir gücün kendilerine dokunmayacağını düşünüyorlardı çünkü müşterileri bizzat o güçleri atayan kişilerdi. epstein davasında da gördüğümüz durum budur. hatırlarsanız olay ilk patlak verdiğinde mahkemele ile yapılan anlaşma, yani 2008 yılında verilen yalandan ceza, yargı mekanizmasının güç karşısında nasıl eğildiğinin günümüzdeki bir örneğidir.
mesela jeffrey epstein adlı bu iblis, ahmet üstadımın bahsettiği ve iki asır önce yaşamış olan benjamin deschauffours adlı kerkenez ile karbon kopya gibi bir karakterdir. komşuları tarafından ilk başta sadece pezevenklik ve eşcinsellik üzerine şikayet edilmiş fakat neticesinde ortaya çıkanların epstein davasından belki fazlası vardır ama eksiği yoktur.
--- alıntı ---
deschauffours, 1725'te paris'de komşularının şikayeti üzerine tutuklandıktan sonra işkence altında dili çözülüyor. italya'yadan fransa'ya; sizi kastrato yapacağım, şöhretli operalarda soyluların kralların karşısında şarkı söyleyeceksiniz! vaatleriyle kandırarak hadım ettiği çocukların ırzına geçişini, bazılarının bu hadım operasyonu sırasında öldüğünü bir bir anlatıyor. savcı biraz daha üstüne gidince önce ingiltere'de birkaç lorda da çocuk gönderdiğini ağzından kaçırıveriyor. sonra prusya'dan birkaç alman prensin müşterisi olduğunu yumurtluyor.
sonra verdiği isimler arasına fransız bir kont ve laon piskoposu da katılıyor ve ergenlik çağına girmemiş yaklaşık 200-300 arası çocuğu hadım ederek müşterilerine götürdüğü açığa çıkıyor. davanın skandala dönüştüğü nokta da burası, saray çevresinde kraliyet savcısına meseleyi kapatması için telkinler, zanlının hamilerinden yav bunu asmayalım da besleyelim mi imalı mektuplar yağmaya başlıyor.
savcı nüfuzlu kişilerin tehditlerini ve ricalarını göğüsleyemediği noktada davadan çekilmekle tehdit edince, nihayet şebeke pes ediyor. 24 mayıs 1726'da mahkeme reisi ağzını her açtığında yeni isimler zikreden deschauffours'un yakılarak idam edilmesine hükmediyor. benjamin deschauffours aynı gün öğlen merhametli bir şekilde yani yakılmadan önce iple boğularak idam ediliyor. dosya da, yüksek sosyetede erkek çocuğu temin ettiği diğer nüfuzlu isimler de bu şekilde halının altına süpürülüyor.
--- alıntı ---
ve maalesef ki deschauffours, bahsettiğim üzere tek örnek değil. her asırda bir kaç tane bulmak mümkün. insanlar haklı olarak çokça şu soruyu sormuşlar; ulan madem bu kadar sapkınca işler yapacaksınız. ne bok yemeye fotoğraf, video vs. çekilmesine izin veriyor, adamla mail üzerinden haberleşiyorsunuz? tahmin edebileceğiniz üzere bu tür organizasyonlar birer borç defteri üzerine kurulur arkadaşlar. epstein gibi organizatörler, katılımcıların suçlarını kaydederler ki bu kayıt, katılımcının organizatörü korumasını, organizatörün ise ağzını mühürlemesini zorunlu kılar. yani olası tek taraflı bir ihanet yaşanırsa karşılıklı imha protokolü işlevi görür.
epstein listeleri veya derlenen milyonlarca dosya tabi ki bunun bir örneğidir. mesela tarihten başka bir örnek vereyim. cleveland street scandal, viktorya dönemi ingiltere'sinin en büyük, pedofili, sapkınlık ve omerta vakasıdır.
vicdanı olan bir kaç polis sayesinde cleveland caddesinde, telgraf dağıtıcısı genç çocukların aristokratlara pazarlandığı anlaşılıyor ve skandalın ucu, kraliçe victoria'nın torunu prens albert victor'a ve galler prensi'nin başyaveri lord arthur somerset'e kadar uzanıyor. yani epstein vakasında hadi godamanları boşver, koca prenslerin, düşeslerin ne işi var diyorsanız olayın aslını gözden kaçırıyorsunuz demektir.
cleveland olayının epstein ile benzerliği, yine içinde ana unsurun çocukların olması ve epstein benzeri bir pezevenk vasıtasıyla icra edilmiş olmasıdır. bu işin başında olan charles hammond ve yancılarının süreç boyunca korunması ve yargı sürecindeki seçici adalet de paraleldir. neticesinde aslında mağdur konumda olan genç kuryeler hapis cezası alırken, yüksek mevkili isimlerin ülkeden kaçmasına izin verildi ve kraliyet ailesini korumak için dosyanın üstü örtülmeye çalışıldı. hatta olayın ucu suçsuz günahsız garibim oscar wilde'a patladı.
sözlük ve sosyal medyadan okuduklarıma göre ise anladığım o ki; bizim halkımız paranın gücünü çok yanlış anlıyor. ya arkadaş, biz de fakiriz ama o kadar param olsa lcw'dan dolap düzer, altıma da fiat egea çekerim sığlığına da düşmeyin yahu. arkadaşlar, bakın bu işler zaten hiç bir zaman orta direğin aklına gelmez. bunları ya beş göbek zengin, soylular organize ederler. ya da beş kuşaktır akraba evliliği yapmaktan çocuklarında habsburg çenesi çıkmış, tezek yiyen köylüler meyleder. ikincisi zaten organize edemez, sınırlı kalır.
haklı olarak peki bunu neden yapıyorlar? ellerinde bu kadar para ve güç varken, bazıları kendi alanlarında dünyanın en tanınmış insanlarıyken neden böyle sapıkça işlerle uğraşıyorlar? derseniz vereceğim tek bir cevap var. (bkz: hedonik adaptasyon)
bir insan eğer her şeye doğuştan sahipse, bir süre sonra bu normal hale gelir. beyin, yeni bir dopamin salgısı için daha uç, daha yasak ve daha ulaşılamaz gördüğünün peşine düşer. koca lordların, kıtlıklarda kafayı tozutmuş çinli köylüler gibi cenin yemeye meyletmesinin açıklaması da maalesef bu kadar basittir.
farkındaysanız epstein listesinde de bir kaç çarıklı zenci rapçi dışında o adaya gitmiş ve üç kuşak zengin olmayan tek insan yok. en başta başı yananlar da p.diddy önde olmak üzere bu kara pezevenkler oldu zaten. birkaç nesil boyunca toplumun geri kalanından izole, semt kadar alana yayılmış arazilerinde, devasa duvarlar arkasında yaşayan elitler için halkın geri kalanı kendileriyle eşit olmaktan, hatta insan olmaktan bile kolayca çıkabilir.
çünkü onlar için sıradan insanlar, sadece birer kaynak veya tüketilecek birer metadır. bunu bir de cezasızlık kalkanıyla birleştirin. mesela elon musk gibi sonradan zengin olanlar hala sistemin kurallarına göre oynamak zorundadır çünkü sistem onları her an dışarı atabilir. musk'ın karakterini az çok biliyorsunuz. normalde bu olayı dibine kadar sıyırması, kendi lehine kullanması gerekirken, görece sessiz kalmasının sebebi de götünün bu insanlara bağlı olmasıdır. çünkü saray ve politika çevresi sistemi bizzat kuran taraftır. nesiller boyu hukukun üstünde olma bilinciyle büyümüş insaların, ahlaki pusulaları tamamen devre dışı kalabilir zira kendilerine has bir dünyada yaşıyorlar.
bu vakalarda ne vakit organizatör patlar, o vakit bir panik başlar fakat kısa sürede yangın söndürülür. sistemin olayı nasıl bastıracağı, yangını nasıl söndüreceği ise döneme ve çıkarlara göre değişir. mesela fransa tarihinde gilles de rais adlı başka bir orospu çocuğu var. herif hem mareşal hem de jeanne d'arc'ın silah arkadaşı. beş göbek soylu ve zengin. bu psikopat, şatolarında bazı tahminlere göre 600 kadar çocuğa tecavüz ve işkence ederek öldürmekle kalmamış, aristokrasiden onlarca kişiyi de suçlarına ortak veya seyirci etmiş.
yoksul ailelerden, hizmetli veya yetimhanelerden besleme olarak alıyorum diyerek elde ediyormuş çocukları. hatta kendi şapelinde koro elemanı olarak seçtiği güzel sesli çocukların da bir çoğunu sapıkça katletmiş. o çocuklara işkence ederken aryalar söyletmiş. aristokrat kimliği, kilise ve devlet üzerindeki nüfuzu sayesinde uzun yıllar boyunca kimse ona dokunmaya cesaret edememiş. ne vakit kilise ile arasında toprak ve altın davaları başlamış. o vakit siyasi koruması kaldırılmış ve sapkınlıkları ortaya dökülerek 1440 yılında asılarak idam edilmiş.
peki neden hep çocuklar hedef alınıyor ve neden bu kadar çok vahşet içeriyor? çünkü çocuk istismarı ve katliamının bu elit veya saray odaklı sapkınlıkların merkezinde yer alması, sadece bireysel bir bozukluk değil. güç, sembolizm ve kontrol mekanizmalarıyla doğrudan ilintilidir.
ne demek istiyorum? gücün en tepesindeki figürler için, bir yetişkini kontrol etmek sıradan bir siyasi veya ekonomik başarıdır. ve fakat bir çocuğun hayatını ve ruhunu yok etmek, o kişi için yasaların, ahlakın ve doğanın üzerinde olduğu illüzyonunu pekiştirir. bu, ben ne yaparsam yapayım, kimse beni cezalandıramaz deme biçimidir. bir tür tanrı kompleksidir.
öte yandan tarih boyunca neredeyse her kültürde çocuk kutsal kabul edilmiştir. bizdeki sübyan sabidir, saftır düşüncesiyle aynıdır. sapkın elitler, toplumu bir arada tutan en temel kutsal değerleri çiğneyerek kendilerini toplumun ve insanlığın tamamen dışında, onlara hükmeden bir üst tür olarak konumlandırırlar.
bence, zamanla divine right of kings kavramına dönüşen, geçmişteki neredeyse bütün pagan kültürlerde olan çocuk kurban etme ritüelinin bir uzantısıdır bu. kartaca'daki moloch kültü veya aztekler gibi medeniyetlerde çocuk kurban etme, tanrılardan en büyük lütfu olan zafer, bereket ve ölümsüzlük istemek için yapılan eldeki en değerli şeyi feda etme eylemiydi. tabi ki tüm bunlar tanrı kralların izni ile yapılıyordu. ortaçağ avrupasında ise bu kilise ve kral arasında onlarca kez şekil değiştirdi fakat kralın can bağışlama veya alma gücü hiç değişmedi. bugün bile abd başkanının bazı insanları af etme gücü var. bu epstein davasında da kullanılacak mutlak surette.
aslında bunların hepsini günümüz popüler kültür öğelerinde görüyor fakat pek umursamıyoruz. mesela filmleri yeniden çekilen dune kitaplarını hatırlayın. harkonnenlerin gezegeni giedi prime'da güneşin siyah-beyaz olması ve her şeyin endüstriyel bir gaddarlık içinde sunulması metafor bile değildir. hem yazar hem yönetmenler dümdüz empatinin tamamen öldüğü bir ekosistemi gözümüze gözümüze sokarlar.
yeni serinin ikinci filminde işlenen feyd rautha'nın bıçaklı sahnesini bir hatırlayın. feyd rautha için o hizmetliler insan değil, sadece dayanıklılık testi yaptığı birer ekipmandır. epstein veya deschauffours gibi figürlerin kurbanlarını sadece birer meta veya araç olarak görmesinin sanatsal bir yansımasıdır. işin garibi bu sahne kitapta yoktur. yönetmenin bu sahneyi sadece karakterin psikopatlığını öne çıkarmak için çekmiş olması aklıma yatmıyor. hadi hizmetlilerini öldürdün, bu kanibalizm muhabbetinin ilgisi nedir diye sormadan edemiyorum.
bu sahnede öldürdüğü hizmetlilerin cesetlerinin diğer kölelere yedirilmesi, sapık elitizmdeki en karanlık aşamalardan birisidir. aşağıdakilerin, aşağıdakiler tarafından tüketilmesini izlemekten keyif alınır. epstein dosyasında da benzer bir itiraf vardı hatırlarsanız. bazı kişilerin cesetlerin bağırsaklarını yediklerine dair bir itiraf hatırlıyorum. bu, gücün en üst noktasındaki kişi için av köpeklerinin önüne atılmış gariban tavşanın parçalanışını izlemek gibidir. çünkü ahlak, sadece sıradan insanlar için geçerli olan bir kontrol mekanizmasıdır. bu dalyaraklar kendilerini sistemin kurucusu olarak gördükleri için pozisyonlarını ahlakın üzerinde konumlandırırlar. denis villeneuve de filmde bir mesaj mı vermeye çalıştı, yoksa gizli bir uyarı mı bilmiyorum ama boşa çekmediği muhakkak.
kitap ve filmlerindeki göndermelerin hiç birisi de tesadüf değil çünkü frank herbert, harkonnenleri yaratırken tarihteki gerçek, yozlaşmış imparatorluklardan ve tiranlardan esinlenmiş, özellike roma'yı mihenk taşı bellemiştir. feyd-rautha karakteri, sadece bir yönetici değil, bir na-baron yani varis olarak kutsal bir figürdür. onun döktüğü kan, tebaası için bir lütuftur. bahsettiğim divine right of kings mevzuunun en sapkın formu da budur. mesela bir başka sahnede dövüşeceği rakiplerin uyuşturulması adil bir dövüş istenmediğini, sadece kan dökme ritüeli peşinde olduklarını simgeler. tarihteki aztekler veya roma'daki gladyatör oyunlarında da bazen kurbanlar uyuşturulurdu.
daha bunun paul atreides uğruna kurban olan kulları var. muaddib için can veren fedaykinleri var. bene gesserit ve fremen kültüründeki can suyunu emiklemeler, kurt zehir içerek kendini feda etme işleri vs. var oğlu var yani. bunu bir ara kendi başlığında yazmak lazım. çünkü yeni film serisinde yönetmen çok enteresan işler yapıyor.
o değil de sözlükte okuduğum ve bana tuhaf gelen bir durum ise insanların bu olayları sanki tarihte ilk kez oluyormuş gibi algılamaları. arkadaşlar, evet, çok rezalet, insanlık onuruna sığmayacak, neresinden tutarsanız tutun elinizde kalacak bir vaka fakat, taşı taşa vuraydım da şu döneme düşmeseydim gibi sığ tepkiler vermekten vazgeçin artık. taşı taşa vurarak kıvılcım çıkardığımız dönemler dahil olmak üzere her dönemde yaşandı bunlar. dünya yok olana kadar da hiç bitmeyecek. sizin yalandan duyarlarınızın bir etkisi olmayacak.
bakın yukarıda bir kaç örneğini verdiğim üzere bu sistem tarih boyunca hiç değişmemiştir. aynı şablonda ufak değişikliklerle günümüze kadar gelmiştir. bu tür ağlar, mutlak surette gizlilik ve koruma üzerine inşa edilir. ponzi şeması kadar nettir. bunu sağlayabilecek tek yer devletin veya o devirde en üst düzey iktidar neyse onun kucağıdır. eskiden ulu orta köy ortasında olmadığı gibi bugün de bir gece kulübünde veya halka açık bir yerde yapamayacağınız her şeyi, kimsenin giremediği bir adada, bir şatoda veya bir saray odasında yapabilirsiniz. o yüzden adalar, şatolar, izole ortamlar kullanılır.
anlayacağınız suetonius'un anlattığı imparator tiberius'un capri adasındaki hikayeleri ile jeffrey epstein'in özel adasındaki olaylar arasındaki benzerlik tesadüf değildir. ikisi de aynı ortamı yani, gözlerden ırak, denetimsiz ve mutlak bir güç alanı seçtiler. hepsi, dönemindeki en büyük siyasi erk neyse onu kendisine kalkan etti. ve sonuç hiç bir zaman değişmedi. ne vakit ifşa olsalar ilk önce organizatörü yok ettiler. tıpkı epstein gibi bir çoğu boğularak öldürüldü ki bu da enteresan bir fenomendir.
işin kötüsü bu sapkınlıklar eskisi gibi asırda bir kez ve tek bir bölgede gerçekleşmiyor. dünya globalleştikçe hepsi birbirine çok daha kolay erişiyor ve daha büyük organizasyonlar üretiyorlar. sanattan siyasete herhangi bir konuda ortak nokta bulamayacak, gördüğü yerde birbirini gırtlaklayacak her renkten, ırktan orospu çocuğu mevzu küçücük çocukların ırzına geçmek olduğunda nasıl da bir araya gelebiliyorlar görüyorsunuz. bunun bir de dünyanın dört bir yanında mikro hücreleri var.
aşırı komplocu gibi konuşmak istemem fakat bizim ülkemizde yaşanan münevver karabulut cinayeti de bu sapkınlığın açığa çıkmış küçücük bir örneğidir. belki de mikro bir hücre ifşa oldu o dönem. gençliğimde garipoğlu ailesinin bilinen büyükleriyle hem birebir çalıştım hem de yakın zamanlarda uyuşturucu soruşturmasında yakalama kararı çıkarılan çocukları fatih ve kasım garipoğlu ile de yakın tanışıklığım vardır. ben bunların gözünde de epstein vari o tuhaflığı yirmi yıl kadar önce görmüştüm. yıllar içerisinde yerine oturdu bazı gözlemlerim.
son olarak ise bu vakada bu kadar çok bilginin tek seferde halka açılması bana hiç mantıklı gelmiyor. en azından niyetlerinin halkı bilgilendirmek olmadığından eminim. tarihteki benzer vakaların hepsinde, halkın öfkesini dindirmek için baş aktör feda edilmiştir. yukarıda bahsettiğim deschauffours'un idamı veya epstein'in hücresindeki ölümü vs. çoğu zaman ağın geri kalanını korumak için yapılır. elbette bu ifşalar sonrası halkın adalete olan güveni sarsılır. bu sarsıntı bazen fransız devrimi öncesi elit nefreti gibi büyük toplumsal hareketlere ya da yakın tarihteki gibi çocuk koruma yasalarının sertleşmesine yol açar ama genellikle olayın diğer paydaşlarına hiç bir halt olmaz, bir kaç piyon ve organizatör feda edilerek konu kapatılır.
burada ise bilinçli şekilde toplumu veriye boğma operasyonu yürütülüyor. hatta özel bir websitesi kurgulanması bile bunun bilinçli yapıldığının ıspatıdır. insanları 2000'li yılların başındaki komplo teorisyenlerine çevirdiler, samanlıkta iğne aratıyorlar. 3,5 milyon sayfa doküman, 2.000 video ve 180.000 görseli bir anda halkın önüne attılar. mesela şu an gerçekten suç teşkil eden 10 sayfalık bir belge var diyelim. bu belgeyi içinde stephen hawking'den tutun da adadaki villanın helasını tamir eden tesisatçıya kadar herkesin isminin geçtiği milyonlarca sayfanın içine koyduğunuzda, o belgeyi bulmak ve hukuki bir bağlama oturtmak mümkün olabilir mi annunaki?
bir de o yetmiyormuş gibi üzerine yılların eskimeyen algı tekniklerini uyguluyorlar. misal ukrayna'da yıllardır süren bir savaş var. ilk senenin sonuna gelmeden bütün dünya sıkılmadı mı rusya ukrayna konuşmaktan, yazmaktan? halbuki milyonlarca insan en feci şekillerde öldü, ölmeye de devam ediyor. beş sene önce anlatılsa bilimkurgu filmi mi ulan bu? diyeceğimiz, drone ile patlatılan asker videoları bile ilgi çekmez, sıradan hale geldi.
epstein davasında da kamyonla belge dökmeleri bu yüzden. çünkü insan beyninin bu kadar veriyi işleme kapasitesi yok. halk, bir süre sonra; amına koyayım önüne gelenin adı geçiyor, demek ki hepsi yalan veya artık takip edemiyorum, koy götüne rahvan gitsin noktasına gelecek. haliyle suç da suçlu da değersizleşecek, gündemden düşecek.
bir de işin bile isteye kısıtlı ifşaat yapılma kısmı var. belki bu milyonlarca belge arasında 100 tane çok önemli kanıt vardı ve bunlar özellikle paylaşılmadı, geriye kalan ne kadar çer çöp bilgi varsa saldılar. mesela bill gates'in mal değneği gibi epstein'den antibiyotik sorduğu mailler paylaşıldı ve bunun olayı aydınlatmakta zerre faydası yok. zaten çoktan başladı bu zırvalıklar. bir yanda bill gates'in aşı ve çip muhabbeti gerçekmiş diyenler. öte yanda stephen hawking'in montaj fotolarını paylaşıp, bir sen eksiktin! ekikiki espriler kasarak etkileşim kovalayan internet dilencileri. olay sulanacağı kadar sulandı. sırılsıklam oldu bile.
belli ki şu saatten sonra dişe damağa dokunur bir bok olmayacak bu davada. ne trump'ı indirecekler, ne pedofiller tek tek ifşa edilerek tutuklanacaklar, ne de bill gates herpes kapmış sikinden tavana asılacak. hele avrupalı soylularının sikine dahi osurmayacaklar. eskiden suç kanıtlarını yok etmek için arşivler yakılırdı. bugün arşiv, üzerine bir çığ düşürülerek yok ediliyor. çünkü tam da bahsettiğim gibi saltanatı olaylardan sıyırma refleksinin dijital çağ versiyonundan başka bir şey değil bu. sistemi korumak için, kurbanların ve suçun ağırlığını enformasyon çöplüğünde boğarak yok ediyorlar.
açıkçası bu orospu çocuklarının her devirde kendi bokunu yemiş tavuklar gibi gagalarını yerlere sürterek tövbeler etmesine rağmen tekrar tekrar bu işlere girişmelerine ve her patladıklarında başka şeytanca bir yöntem bularak içinden sıyrılmalarına şapka çıkarıyorum. kutsal metinlerdeki kötülük tasvirini çocuk oyuncağı gibi bırakacak kadar rasyonel, planlı ve nesiller arası aktarılan bir dehşet mimarisi kurmuşlar.
insanlara bir de şeytanın en büyük hilesi, kendisinin var olmadığına inandırmaktır derler. lan oğlum bunlar hepsinden evvel, her şey açığa çıkmasına rağmen hiçbir şeyin değişmeyeceğine inandırdılar hepimizi. bundan daha büyük hile mi olur? şeytanı garson yapmış, peçete getir götür yaptırmışlar o melun adada. bizim haberimiz yok.
gerçi şeytan benim için, insan uydurması bir korkuluk ama epstein gibi insanlar şu satırları okuduğunuz telefon, bilgisayar kadar gerçek. kutsal kitaplarda bile bir gün şeytanın hikayesi bitiyor ama bu orospu evlatlarının yarattığı sistem, bir gün başka galaksilere taşınsak, bugün kutsal olan bütün dinler ve kitaplar unutulsa bile bitmeyecek. çünkü tür olarak insanın kusurlu tabiatını değiştirebilecek kudrete sahip değiliz.
en çok içimi yakan ise bu sistemin çarkına giren çocuklar veya o sistemi ifşa etmeye çalışan tanıklar için geriye dönmenin mümkün olmaması. bir çoğunun adını bile bilemeyeceğiz. kim bilir kaç masum çocuk ve genç bir mezar taşı bile olmadan gitti bu dünyadan. tıpkı binlerce yıldır sırf sapkın zevkleri uğruna katledilmiş suçsuz günahsız çocukların kim olduklarını hiç bilemeyeceğimiz gibi...
romalı sözü ile başladım bari bir başkasıyla bitireyim;
madem dünya aldatılmak istiyor, öyleyse bırakın aldatılsın