İlk Buluşmada Sorulan "Evin, Araban Var mı?" Sorusunun Anatomisi

İlk buluşmanın bir tanışma merasiminden çıkıp "mal beyanına" dönüştüğü o anın; yani "evin, araban var mı?" sorusunun ardındaki gerçek niyetleri masaya yatırıyoruz.
İlk Buluşmada Sorulan "Evin, Araban Var mı?" Sorusunun Anatomisi

karşınızda oturan özne, sizi bir birey ya da keşfedilmeyi bekleyen bir ruh olarak değil, bilakis tamamlanması gereken narsisistik bir projenin finansörü olarak görmektedir. daha çayın ilk yudumu alınmadan başlayan bu sorgu, bir tanışma ritüeli değil; düpedüz bir due diligence sürecidir. karşınızdaki profil bağımsız denetim firması edasıyla karşınıza geçmiş, sermaye yapınızı inceliyor. burada yaşanan durum, erkeğin salt varlığıyla bir değer ifade etmediği ve ancak sahip olduğu metalar üzerinden varoluşsal bir zemine oturabildiği transaksiyonel bir ilişki biçimidir. siz bir insan değilsiniz; anahtar teslim mutluluk siparişinin potansiyel müteahhidisiniz.

soru bazıları için masum görünüyor olabilir, çünkü türkiye'de hayatta kalma kılığına girmiş. özellikle büyük şehirlerde ev ve araba artık bir konfor unsuru olmaktan çıkmış, düpedüz sınıf atlattıran sertifikalara dönüşmüştür. burada bourdieu abimiz devreye girer (selam olsun) çünkü bu, ekonomik sermayenin romantik alana pervasızca sızmasının ders kitabı örneğidir. kız aslında “araban var mı?” demiyor, sorunun alt metninde “bu ilişki beni aşağı mı çeker, yukarı mı taşır?”, “hayatın maliyetiyle baş edebilecek bir kapasiten var mı?”, “benim ailem ve çevrem bu ilişkiyi mantıklı'bulur mu?” yani ev/araba sorusu, post-modern bir başlık parası performansıdır aslında. sadece daha steril, daha şehirli ve daha “ben hiç öyle şeylere önem vermem ama…” diye başlayan riyakar cümlelere sarılmış bir haldedir.

freudyen bir okumayla bakarsak bu tavır, baba figürünün sağladığı korunaklı alanın yetişkin bir ilişkide partnerden talep edilmesinin patolojik bir yansımasıdır. araban var mı sorusu, “ben yağmurda ıslanır mıyım, kışın üşür müyüm” demektir ki bu da libidinal yatırımın duygusal derinliğe değil, lojistik konfora aktığının kanıtıdır. karşınızdaki kişi nato komutanı titizliğiyle ikmal hatlarını kontrol ediyor. siz daha acaba ikinci buluşma olur mu diye düşünürken, o sizin üzerinizden beş yıllık stratejik plan çıkarmış, excel hücrelerine maaşınızı, arabanızı, evinizi, tatil bütçenizi girmiştir bile. en altta çıkan toplam değer negatifse "biz arkadaş kalalım" teklifi gelirken, pozitif sonuçlarda "aslında çok tatlısın" iltifatı duyulur. bu durum romantizmin ölümü filan değil, direkt nekropsisidir. ne yazık ki söz konusu talep, romantizmi senede bir gün kutlanan sevgililer günü ritüeline indirgeyen sığ bir materyalizme evrilmiştir.

türkiye şartlarında ekonomik anksiyetenin bireylerin libido yatırımını duygusal derinlikten ziyade statü göstergelerine yöneltmesi, elbette anlaşılabilir bir durumdur. ancak ilk buluşma gibi mahremiyetin ve tanışmanın büyüsünün hakim olması gereken bir zaman diliminde mal beyanı talep etmek, erkeği insan kategorisinden çıkarıp işlevsel bir aygıt konumuna indirgemektir. gözlerinde ne merak vardır ne de heyecan, sadece soğuk bir envanter bakışı hissedersiniz. sanki emlakçıyla ev geziyor ve "mutfak küçükmüş ama balkon kurtarır" hesabı yapıyordur. bu noktada psikanaliz filan kâr etmez, çünkü karşınızdaki bilinçaltıyla değil excel tablosuyla düşünmektedir.

bu tipoloji, kendisini bir ödül, erkeği de bu ödüle ulaşmak için aşılması gereken parkurları tamamlamış bir yarışmacı olarak kurgular. masaya koyduğu tek şey varlığıdır. sadece orada oturur ve karşınızda olmayı bir lütuf olarak sunar. kendi özgeçmişi bomboş olmasına rağmen sizden tam kapsamlı bir portfolyo bekler. buna da standartlarım var diyerek kılıf uydurur. oysa bu bir standart değil, ihale şartnamesidir. unuttukları şey şudur ki hiçbir aklı başında erkek, kendisini bir banka teminat mektubu ya da tapu dairesindeki bir dosya numarası kadar değersiz hissettiren bu sığlığa, sırf vitrini güzel diye prim vermez.

işin en trajikomik tarafı ise bu envanter sorgusunu yapan profilin, genellikle talep ettiği o konforlu hayatın standartlarına kendi öz sermayesi ya da entelektüel birikimiyle asla erişemeyecek olmasıdır. zenginliği bir karakter özelliği sanan bu yaklaşım, sosyolojik açıdan sınıf atlama arzusunun en grotesk halidir. nietzsche'nin bahsettiği güç istenci, burada semt pazarındaki pazarlık seviyesine düşürülmüş karikatürize bir versiyona dönüşmüştür. freud bugün yaşayıp bu manzaraya şahit olsaydı, "ben bunların anasını analiz etmeye çalıştım ama kızları unuttum" derdi muhtemelen.

yine de beyler, alınmayın. bu aslında müthiş bir filtreleme mekanizmasıdır. normalde bunu anlamak için aylar harcar, paralar döker ve duygusal yatırım yaparsınız. bu profil daha baştan kendini ifşa ediyor. tabii bu bir samimiyet değil, acemiliktir. usta olan aynı hesabı yapar ama üçüncü ayda sorar, üstelik "aileni merak ettim" kılığında.

bu soğuk envanter sayımıyla muhatap olduğunuz o kaçınılmaz anda yapmanız gereken tek şey, hesabı alman usulü ödeyip o masadan, sanki bir yangın tatbikatındaymışçasına hızla ve arkanıza bakmadan uzaklaşmaktır. çünkü karşınızdaki konuşmuyor, müzakere ediyordur. ve siz bu müzakerede bir taraf değil, sadece bir kalemsiniz.