Bir Zamanların Sömürge Lideri İspanya Nasıl Oldu da Kafası Rahat Bir Devlete Dönüştü?

Bir zamanlar Latin Amerika'nın içinden geçen İspanyollar nasıl oldu da bugünkü kafası rahat halka dönüştü? Aradaki sürede neler yaşandı?
Bir Zamanların Sömürge Lideri İspanya Nasıl Oldu da Kafası Rahat Bir Devlete Dönüştü?

dışarıdan bakıldığında siesta, fiesta, tapas ve futboldan ibaret; akşama kadar yatıp güneşlenen, hayatı "chill" yaşayan insanların ülkesi gibi durur. ama o şirin sokakların, devasa katedral ve sarayların tarihini biraz kazıdığınızda, karşınıza dünyanın en acımasız, en psikopat imparatorluklarından biri çıkar.

ingilizler sömürgeciliğin kitabını yazdıysa, ispanyollar o kitabın matbaasını kurup sayfalarını kanla basanlardır. hani o çok imrendiğimiz, turist olarak gidip sokaklarında kaybolduğumuz madrid'in, barselona'nın o altın varaklı ihtişamı var ya? işte onun harcında güney amerika'daki yerlilerin teri ve kanı vardır. (bkz: conquistador) denen o çelik zırhlı fatihler, yanlarında getirdikleri tüfekler ve en büyük kitle imha silahları olan "çiçek hastalığı" ile koskoca aztek ve inka imparatorluklarını haritadan silmişlerdir. bolivya'daki potosi gümüş madenlerinde milyonlarca yerliyi ölümüne çalıştırıp, dağlar kadar gümüşü kalyonlarla avrupa'ya taşımışlar; latin amerika'nın anasını ağlatıp, dillerini ve dinlerini kılıç zoruyla koca bir kıtaya kazımışlardır.


peki dünyayı titreten bu kanlı ve hırslı imparatorluktan, bugünkü o "aman abi dünya yansın benim siestam bölünmesin" diyen adamlar nasıl çıktı? bu muazzam bir sosyolojik evrimdir. adamlar tarihin bir döneminde zirveyi görüp, sonra "çok yorulduk yemin ediyorum, dünya ingilizlere kalsın biz yatalım" diyerek kenara çekilmiş gibidirler.

bugün ispanya'da hayat (bkz: mañana) yani "yarın" kelimesi etrafında döner. bir ispanyola iş yaptıracaksanız ve size mañana diyorsa, o yarın asla gelmez. stresi hayatlarından tamamen izole etmişlerdir. biz burada "müşteri kaçmasın" diye 12 saat dükkan bekleyip stresten saç dökerken, ispanyol esnaf öğlen 2'de kepengi indirir, tapas'ını yer, şarabını içer, 5'e kadar uyur. kazanacağı fazladan 50 euro zerre umrunda değildir. kapitalizmin o vahşi çarkına siesta ile direnirler resmen.

türkiye ile aslında çok benzeriz. ikimiz de akdenizliyiz, kanımız deli akar. onlarda tapas masası neyse, bizde rakı-meze masası odur; yemek karın doyurmak için değil, muhabbet için uzun uzun yenir. kaotik trafik, sokak kültürü, yüksek sesle konuşma... hepsi aynı. ama bizden en büyük farkları, adamların bireysel özgürlükler konusunda avrupa'nın zirvesinde olmasıdır. o (bkz: francisco franco) diktatörlüğünün baskısından, faşizminden öyle bir travma yaşayıp öyle bir ders çıkarmışlardır ki; bugün "kardeşim içkini iç, kimsenin hayatına karışma" rahatlığı tüm ülkeye yayılmıştır. bizdeki o sürekli gergin, her an kavga çıkacakmış gibi duran zehirli hava onlarda yoktur.

Peki olay sadece “biz yorulduk abi” kafasından mı ibaret?

olay bu çeşit bir romantizmden biraz daha sert, biraz daha trajik. biraz detay ekleyelim.

ispanya aslında sömürgeciliği bırakmadı; sömürgecilik onu bıraktı. 16. yüzyılda amerika'nın keşfi sonrası ispanyol yayılması ile oyuna 5-0 önde başlayan bu imparatorluk, o meşhur potosi gümüşüne fazla yaslanıp üretim kasını tamamen köreltti. kolay para ekonomiyi şişirdi, enflasyonu patlattı; “çalışmadan zengin olma” kafası devleti içeriden çürüttü. üstüne bir de bitmek bilmeyen savaşlar (özellikle seksen yıl savaşı) ve “ben denizlerin de kralıyım” egosuyla girilen ispanyol armadası'nın yenilgisi gelince, imparatorluk ciddi bir reset yedi.

o sırada ingiltere bambaşka bir oyun oynuyordu: ticaret şirketleri kurup (bkz: east india company), denizcilikte teknolojiyi basıp, koloniyi sadece sömürmek değil işletmek üzerine model kurdu. ispanya altını-gümüşü gemiye yükleyip eve taşırken, ingilizler liman, banka, sigorta, sanayi kuruyordu. bir de üstüne napolyon savaşları sırasında ispanya’nın içi dışına çıkınca, latin amerika kolonileri “biz kaçar” diyerek bağımsızlıkları patır patır ilan etti.

yani mesele tamamen “siesta’ya geçtik” değil; ekonomik tembel zenginlik, askeri hezimetler ve yanlış model yüzünden sahneden düşmek. ingilizler de o boşluğu, daha disiplinli, daha sistemli ve daha acımasız bir versiyonla doldurdu diyebiliriz. ayrıca coğrafyanın da etkisi var tabii, öyle ya da böyle ekonomik sistemi vs oturttuktan sonra güney insanlarının aşırı çalışmak istemediğini son yıllarda bir nevi krize giren italya ve yunanistan gibi örneklerden de biliyoruz.