Başkasının Problemini Çözmede Gayet Başarılıyken, Kendi Derdimizde Neden Batırırız?

Başkasının hayatında son derece net ve bilge kararlar verirken, kendi hayatımıza gelince aynı berraklığı kaybetmemizin adı Solomon Paradoksu.
Başkasının Problemini Çözmede Gayet Başarılıyken, Kendi Derdimizde Neden Batırırız?
İllüstrasyon: milanicreative

başkasının hayatı söz konusu olduğunda herkesin içinde küçük bir bilge belirir. aynı kişi kendi hayatına dönünce ise felaket bölgesinde yön tabelası arayan turist gibi kalabilir. işte bu garip zihin kırılmasının psikolojide çok şık bir adı var: solomon paradoksu.

ismini meşhur kral süleyman’dan, yani solomon’dan alıyor. adam krallığa, halka, başkalarının dertlerine gelince muazzam adaletli ve bilgece kararlar veriyor ama iş kendi özel hayatına, ilişkilerine ve çocuklarıyla olan meselelerine gelince aynı berraklığı gösteremiyor. solomon paradoksu da tam olarak bu insanlık halini özetliyor: bir başkasının problemi hakkında son derece makul, geniş açılı ve sakin düşünebilirken, aynı problem kendi başımıza geldiğinde bütün o aklı bir anda kaybetmemiz.

hepimiz yaşıyoruz bunu.

bir arkadaşımız ağlayarak toksik ilişkisini anlattığında, ona iki dakikada resmin bütününü gösterip “bak bu insan seni manipüle ediyor, kendine bir sınır çizmelisin” derken soğukkanlı terapist edasına bürünüyoruz. ama kendi ilişkimizde karşımızdaki insan bize aynı kırmızı bayrakları salladığında aylarca kör, sağır ve dilsizi oynayabiliyoruz.

ya da bir dostumuza “o iş yerinde sana değer verilmiyor, ayrıl artık” derken gösterdiğimiz o net vizyon, kendi berbat işimizde yıllarca sürünürken aniden kayboluyor. kardeşimize “ailenin sana yüklediği suçluluk duygusuyla yaşamak zorunda değilsin, hayat senin hayatın” deyip arka çıkıyoruz ama kendi annemiz veya babamız telefonda iki cümle laf soktuğunda o sınırı asla çekemeyip yataklara düşüyoruz.

igor grossmann ve ethan kross adında iki psikolog bu mevzuyu laboratuvara taşıyıp güzel bir çalışma yapıyorlar. insanlardan bir kısmına başkalarının yaşadığı ilişki krizlerini, bir kısmına da benzer krizleri kendileri yaşıyormuş gibi düşünmelerini istiyorlar. sonuç pek şaşırtıcı değil: başkasının derdini değerlendirenler olaya daha sakin, daha geniş açılı ve daha “bilgece” yaklaşabiliyor.

buradaki bilgelik öyle şamanik bir her şeyi bilme hali, nirvana falan değil elbette. literatürde bilgelik dediğimiz şey daha çok insanın kendi bilgisinin sınırlarını fark edebilmesi, karşı tarafın bakış açısını hesaba katabilmesi, şartların zamanla değişebileceğini görebilmesi, belirsizliğe pay bırakabilmesi ve uzlaşma ihtimalini düşünmesi demek.

işte kendi dertlerimize gömüldüğümüzde ilk kaybettiğimiz şeyler de tam olarak bunlar oluyor.

çünkü başkasının hayatına bakarken sadece verileri ve ihtimalleri görüyoruz. olayın dışında kalmanın verdiği müthiş bir rahatlık var. ama olay kendi hayatımız olduğunda işin içine devasa bir enkaz giriyor: terk edilme korkusu, yalnız kalma ihtimali, gurur, “onca emek verdim boşa mı gidecek” düşüncesi, aile baskısı, alışkanlıklar ve en çok da “ben bunu nasıl göremedim” utancı.

başkasına “ayrıl gitsin” demek kolaydır; çünkü o kararı aldıktan sonra o yalnız akşamları sen geçirmeyeceksin. “istifa et” demek kolaydır; çünkü o ay kiranın nasıl ödeneceğini sen düşünmeyeceksin. “sınır koy” demek kolaydır; çünkü o sınırın ardından gelecek suçluluk duygusuyla sen baş başa kalmayacaksın.

kendi hayatımızda mantık, duygusal maliyetin altında eziliyor.

peki bu zihin bug’ından nasıl kurtulacağız? bunun için önerilen yöntemlerden biri “self-distancing”, yani kendine dışarıdan bakabilmek. kriz anında kendi zihninin içinde debelenmek yerine, sanki bu olayı sen değil de en yakın arkadaşın yaşıyormuş gibi düşünmek.

mesela sorunu üçüncü kişi ağzıyla yazmak. “şu an çok öfkeli çünkü ilişkisinde haksızlığa uğradığını düşünüyor. peki bu durumda ne yapmalı?” diye sorduğunda, beyin o kişisel tehdit alanından çıkıp daha sakin çalışan o bilge koltuğuna geçebiliyor.

bu yüzden bazen bir şeyi yazıp birkaç gün sonra okumak bile insanı ayıltır. çünkü araya giren küçücük zaman mesafesi, o an gözünün önünü kapatan duygusal sisi biraz dağıtır. aynı olay değişmemiştir ama sen artık onun içinde boğulan kişi değil, dışarıdan bakan biri olmaya başlamışsındır.

neticede hiçbirimiz kendi hayatımıza dışarıdan bakan bir yabancı kadar akıllı olamıyoruz. insan bazen akılsız veya iradesiz olduğu için değil; kendi hayatının tablosuna burnunu dayayacak kadar yakın durduğu için bütünü göremiyor.

solomon paradoksunun tokadı da burada işte: başkasına verdiğin akıl çoğu zaman sende zaten vardır. sadece kendi acının içinde onu duyacak kadar uzağa çekilemezsin.

kaynaklar:
• grossmann & kross (2014) - exploring solomon’s paradox: self-distancing eliminates the personal-wise reasoning asymmetry
• ethan kross - chatter: the voice in our head, why it matters, and how to harness it
• igor grossmann - wise reasoning literature and psychological perspectives