Attila’nın Mezarı İçin Tisza Nehri'nde Yapılan İmkansız Yön Değiştirme Operasyonu
bugün macaristan ovalarında sessizce süzülen tisza nehri tarihin en kanlı defin merasimlerinden birinin izlerini taşıyor. yüzlerce insanın kanıyla mühürlenmiş, tonlarca suyun altına hapsedilmiş karanlık bir sır. üstelik meselenin merkezinde avrupa'ya diz çöktüren o meşhur figür yani attila bulunuyor.
bu efsanenin ana kaynağı altıncı yüzyılda yaşamış romalı tarihçi jordanes'in kaleme aldığı “getica” yani tam adıyla “de origine actibusque getarum” (gotların kökeni ve eylemleri) adlı eser. jordanes anlatıyı kendisi üretmiyor, muhtemelen hun lideriyle bizzat görüşmüş romalı diplomat priscus'un bugün büyük bölümü kayıp olan notlarına yaslanıyor. yani elimize ulaşan versiyon aslında bir ikinci el aktarım ve bu durum ilerleyen satırlarda değineceğim şüphelerin temelini oluşturuyor. attila 453 yılında düğün gecesinin ardından hayata veda ettiğinde bedeni sıradan bir toprağa verilmiyor. hakimiyetinin ve yenilmezliğinin nişanesi olarak iç içe geçmiş üç farklı tabuta yerleştiriliyor. en içteki demir sanduka onun savaşçı ve tavizsiz mizacını yansıtıyor, etrafını saran gümüş katman imparatorluğun kudretini simgeliyor. en dıştaki som altın muhafaza ise fethedilen coğrafyalardan, bilhassa roma'dan sökülüp alınan mutlak gücün göz kamaştırıcı bir kanıtı hüviyetinde. anlatıya göre cenaze öncesinde hun savaşçıları atlarının üzerinde tabutun çevresinde dönüp yüzlerini kılıçlarıyla paralıyor, çünkü onlara göre böylesi bir lider kadınların gözyaşıyla değil erkeklerin kanıyla yasa bürünmeliydi.
asıl akıl almaz olaylar silsilesi tam da bu aşamada başlıyor. temel gaye çağının en korkulan hükümdarının istirahatgahını hiçbir ordunun veya yağmacının ulaşamayacağı bir noktaya saklamak. dönemin şartlarında hayal etmesi bile güç bir mühendislik projesi devreye giriyor: binlerce işçinin emeğiyle tisza'nın yatağı geçici süreliğine saptırılıyor. suyu çekilmiş çamurlu nehir tabanına bu ağır üçlü yapı gömülüyor, yanına attila'nın sayısız seferden topladığı ganimetlerin, silahların ve değerli eşyaların bir kısmı da bırakılıyor. ardından akıntı eski yönüne salınıyor ve doğanın hırçın gücü mezarın üzerini aşılmaz bir zırh gibi örtüyor. sırrın sonsuza dek güvende kalmasını garantilemek maksadıyla barajı inşa eden ustalardan çukuru kazan kölelere kadar oradaki tüm tanıklar anında kılıçtan geçiriliyor. böylece defin yerinin koordinatları attila'nın en yakınındaki bir avuç hun soylusu dışında hiç kimsenin hafızasında kalmıyor, o soyluların da büyük çoğunluğu ilerleyen yıllarda iç çekişmelerde can veriyor.
elbette meseleyi yalnızca destansı bir anlatı hüviyetinde okuyup geçmemek lazım zira işin arka planında oldukça ilginç tarihsel şüpheler mevcut. modern araştırmacılar ve arkeologlar bu olay örgüsüne temkinli yaklaşıyor. o çağın teknolojik donanımıyla debisi bu denli yüksek bir akarsuyun yönünü birkaç gün içinde değiştirmenin pratik zorlukları ortada. tisza'nın tarihsel akım verileri dikkate alındığında böylesi bir yatak değişikliği haftalar sürecek bir çalışma gerektirirdi ve bu süre zarfında cesedin bozulmadan muhafaza edilmesi de ayrı bir muamma. dahası suların altına gömülme ve geride kalan herkesi ortadan kaldırma senaryosunun şaşırtıcı bir benzeri attila'dan kısa süre önce can veren vizigot kralı birinci alarik için de dilden dile dolaşıyor. alarik'in 410'da italya'nın güneyinde busento nehri'nin yatağı saptırılarak gömüldüğü ve defin işçilerinin aynı şekilde katledildiği anlatılır. iki hikâye arasındaki birebir paralellik bir tesadüften ziyade dönemin edebi bir kalıbına işaret ediyor. yani bu tarz kanlı ritüeller muhtemelen dönemin savaşçı kavimlerinde lideri mitolojik bir karaktere dönüştürmek için kullanılan yaygın bir propaganda aracıydı. hunlar gibi yazılı gelenekten yoksun bir halkın liderini ebedileştirmenin en etkili yolu onu ulaşılmaz bir coğrafyaya, mümkünse doğanın kendisine emanet etmekti.
altın tabut iki bin yıla yakın bir süredir o bulanık akıntıların altında bir yerlerde beklemeye devam mı ediyor, yoksa tüm bunlar attila'yı ölümünden sonra bile ulaşılmaz bir efsaneye dönüştürüp geride kalan hun varislerinin otoritesini pekiştirmek üzere kurgulanmış kusursuz bir senaryodan mı ibaret, muhtemelen hiçbir zaman kesin olarak bilemeyeceğiz. on dokuzuncu yüzyıldan bu yana çeşitli macar ve avusturyalı araştırmacıların tisza havzasında yürüttüğü keşif girişimleri de bugüne kadar somut bir bulguyla sonuçlanmış değil. attila ardında yalnızca harabeye dönmüş şehirler değil, suların altına gömülmüş çözümsüz bir bilmece bırakarak tarihin tozlu sayfalarına çoktan karışmış durumda.