Klasik Bir Hikayenin Yarım Yamalak Uyarlaması: Uğultulu Tepeler Film İncelemesi
13 şubat'ta vizyona giren margot robbie ve jacob elordi'nin başrollerinde olduğu wuthering heights filmi hakkında yazdık! yazımız için: eksik anlatılan aşk hikâyesi
...
21. yüzyılda roman uyarlaması bir film yapmak, ilgimizi çeken temalara odaklanıp romanın diğer detaylarını yok saymayı mı gerektirir? kabul, hepimiz dikey formatta kısa içerikler izlemeye alıştık. okumak yerine romanın bize anlatılmasını tercih etmeye başladık. filmler de dikkatimizi hızla geçebildiğimiz içeriklerden alıp kendine çekebilmek için türlü hileye başvurur oldu. yine de eğri oturup doğru konuşalım, wuthering heights’ı bir aşk hikâyesine indirgemek en hafif tabirle dolandırıcılık. çünkü okuyalı yıllar olmasına rağmen, aklımda tek kalan heathcliff’in aşkı değil, intikam arzusuyla bezeli koyu karanlığı.
emerald fennell’ın wuthering heights uyarlaması ise aşkı merkezine alıp intikamı ikincil kılıyor. catherine’i canlandıran margot robbie, bir röportajında romandakinden daha fazla öpüşme ve yakınlaşma sahnesi çektiklerini söylediğinde pek çok insan gibi ben de şaşırdım. zira viktoryen dönemde geçen romanın karakterleri arasındaki görünmez duvarlar böyle pervasızca aşılabilmesi gerçekçi değildi. elbette arz talebi şekillendirir ve 21. yüzyıl izleyicisi rüzgârlı bayırdaki iki serseri âşığın hikâyesini merak eder. 19. yüzyılın toplumsal yapısı önemsiz bir detay gibi algılanır.
emerald fennell’ın emily brontë’nin aynı isimli romandan uyarladığı ve yönettiği wuthering heights, son dönemin parlayan oyuncularını bir araya getiriyor. barbie’yle akla gelen margot robbie ile guilermo del toro’nun frankenstein uyarlamasında canavara hayat veren jacob elordi. ne var ki oyuncuların uyumu, uyarlamanın yarım yamalaklığına ve derinlikten uzak anlatım şekline kurban gidiyor.
--- spoiler ---
tepetaklak bir başlangıç
wuthering heights, inlemeyi andıran seslerle başlıyor. öyle ki margot robbie’nin açıklamaları, filmin sevişme sahnesiyle başlama ihtimalini akla getiriyor. oysa kısa süre sonra, idam edilen bir mahkûmun son anlarındaki acılı seslerini duyduğumuzu anlıyoruz. meydana toplanan halkın başta korkuyla ve nefesini tutarak beklediği bu an, yerini kahkahalara bırakıyor. idamın şenliğe dönüşüverdiği sahne, izleyicinin gerilmesine neden oluyor. tam da bu sırada sarı saçları ve cin gibi bakışlarıyla küçük catherine (charlotte mellington) gözümüze çarpıyor. hemen o gün heathcliff (owen cooper) de hayatlarına giriyor.
babasının paspal giysiler giymiş bir adamın “kolaysa sen bak” lafı üzerine eve getirdiği çocuğun başta ismi bile yok. “heathcliff” onun için sonradan seçilen bir isim. zaten kitaptakinden farklı olarak babası yerine, ismi catherine belirliyor. ölen abisinin adını verdiğini söylediğinde romandan ayrışan büyük bir fark belirginleşiyor: filmde hindley earnshaw yok. bu durum catherine’in babasına iki rolün birden yüklendiğini hissettiriyor. duygusal olarak stabil olmayan baba ile heathcliff’i ikinci sınıf görüp aşağılayan abi rolünü aynı anda üstleniyor.
diğer yandan dönemin orta-üst sınıfına ait olan earnshawlar wuthering heights olarak anılan muhitte yaşıyorlar. yanlarında kitaptakinin aksine filmde genç gösterilen joseph, zillah ve nelly kalıyor. romanın anlatıcılarından biri de olan nelly, nedense soylu birinin kızı olarak tanımlanıyor. yine de catherine’e göz kulak olan, ev işlerinde düzenini sağlayan o; yani, bir çeşit bakıcı ile hizmetçi karışımı. diğer yandan heathcliff’in eve gelmesi rahatsız olmasına neden oluyor. catherine ise bu sessiz, çekingen ve pasaklı çocuğun onun peti olacağını söylüyor. kelimenin bugünkü anlamı evcil hayvan olsa da o dönemde sevgi sözcüğü olarak da kullanılıyor. yine de catherine’in mimikleri ve söyleme şekli, karakterlerin asla arasında eşitlik olamayacağını gösteriyor.
cinsel uyanış ile verilmesi beklenen karar
kim olduğumuzu, nasıl oyunlar oynamaktan zevk aldığımızı, zihnimizin düşünme şeklini koşullar belirler. çocukluğunu varlık içinde geçiren birinin yokluğa vereceği tepki farklıdır mesela. bencil bir babayla büyüyen çocuğun ne kadar bencil olabileceği de zamanla şekillenir. bu yüzden catherine’in babasının kumar borçlarından dolayı giderek yoksullaştıkları fark etmesi tepkilerini şekillendirir. bir zamanlar toprak ve mülk sahibi olan mr. earnshaw, fazla odunları olmadığı için odun yakıldığında kızar. tabii kendisi üşürse işler değişir.
catherine’i tir tir titreten soğuk karşısında heathcliff harekete geçer. onun yerine odunu yakmaya cüret eder. zira mr. earnshaw (martin clunes) kızına karşı da heathcliff’e karşı olduğu kadar korkutucu ve acımasız biridir. çocukken yağmura yakalanıp eve geç kaldıklarında catherine’in suçunu heathcliff üstlenir ve dayak yer. şiddet döngüsü aradan seneler geçmesine rağmen devam eder. aslında bu hor görme, aşağılama ve şiddet döngüsü romandakiyle benzerdir. tek farkla. şiddeti uygulayan baba değil, abidir.
catherine’in cinselliğini uyandıracak sevişme mizansenini romanın katı katolik’i yaşlı joseph’in filmdeki genç karşılığı yaratır. zillah ile joseph’in seviştiğini duyan catherine, yakınında beliren heathcliff’i arzuladığını kabul etmek zorunda kalır. uyarlamanın kendine özgü yanı tam da bu gibi anlarda ortaya çıkar. çünkü catherine, masum bir cinsel uyanıştan fazlasını yaşar. bastırılmış bir toplumda akla hayale gelmeyecek şekilde sevişen iki alt sınıftan insana özenir. neyse ki yanında içindeki vahşiliği ortaya çıkaran heathcliff vardır. hemen orada olmasına rağmen kendini durdurur. mastürbasyon yaparken yakalandığı sahne, yakalanma tedirginliğini bastırılan arzuyla birleştirir.
arzu sahneye girer
catherine, thrushcross grange adındaki komşu arazilerine yeni bir kiracının taşındığını öğrenir ve heyecanlanır. zira taşınan beyefendi onu yokluktan kurtarmak için en güçlü adaydır. romanda heathcliff’le birlikte gittikleri malikaneye filmde tek başına gider. edgar ve kardeşi ısabella linton’ı dikizlediği gün, o evde geçecek haftalarla devam eder. çok geçmeden evlilik teklifi de gelir.
catherine, cinsel uyanışını yaşadıktan sonra kısa sürede yol ayrımına gelir. önündeki seçenekler, kalbinin sesini dinleyip heathcliff ile fakir bir hayat sürmek veya sevmediği biriyle evlenip hayatını bolluk içinde geçirmeyi kapsar. aslında wuthering heights, tam bu noktadan sonra klişe bir anlatım yolu seçer. catherine “ben heathcliff’im” diyerek özdeşlik kursa da onunla evlenmeyi alçalmak olarak görür. konuşmanın bir kısmına kulak misafiri olan heathcliff çekip gider. fakir ama gururlu şekilde ayrıldığı araziye, birkaç sene sonra zengin şekilde, araziyi satın alarak döner.
romanı okurken heathcliff’in döndükten sonra dönüştüğü kişiyle empati yapmak mümkün olmaz. çocukluk ve gençliğinde örselenen, dışlanan, aşağılanan ve şiddete maruz bırakılan karakterin öfkesi sınıfsaldır. ancak uyarlamada hırçınlığı seyrek ve inandırıcılıktan uzaktır. catherine’nin evlendiğini ve değiştiğini gördüğünde pes etmez. onu yoldan çıkarır. catherine onu reddettiğinde ise ısabella’nın aşkından faydalanır.
catherine, heathcliff’e duyduğu arzuyu saklamaz ve aralarında aşk oyunlarının gelişmesine izin verir. böylece aralarında yasak aşk gelişir, büyür ve onları ele geçirir. adeta fennell’ın wuthering heights’ında heathcliff kötü birine dönüşmemek için direnir. intikamını törpüler, sevgisinin yaşamasına izin verir. thrushcross grange’a pride and prejudice’teki mr. darcy saç kesimiyle gelen heathcliff bu yönüyle istemsiz bir sempati kazanır.
atmosferin omurgası olarak müzik
yazının başında da bahsettiğim gibi wuthering heights‘ın en büyük problemi sığ bir uyarlama olması. zira emily brontë’nin yaşadığı dönemde süren sömürgecilik faaliyetleri, heathcliff’in kökenindeki belirsizlikle birleşerek bilinçli bir belirsizlik yaratır. edebiyat eleştirmenleri bu gizemi heathcliff’in sömürülen bir ülkeden gelmesiyle açıklar. ne var ki film, buradaki ırkçılık gibi örtük temaları tamamen geri plana iter. aşkın her şeyin çözümü olmadığı konusunda romana sadık kalınsa da catherine’in ölümünden sonra neler olduğu önemini kaybeder.
wuthering heights, çocukluktan itibaren büyüyen nefreti ve intikam almak isteyen karakterin aşkını yansıtmaz. bunun yerine vahşi, dürtüsel, tutkulu ve serseri karakterleri zayıf kılar. zaten intikam arzusu güç vermek yerine etkiyi azaltır. dolayısıyla filmin sonlarına doğru, yavaş temposu nedeniyle izleyicinin sıkılmasına neden olur.
margot robbie korseleri itinayla sıkılan elbiselerin içinde güzel gözükse de dönemin inandırıcı bir parçası olmaktan çok uzaktır. hatta isadece ısabella’yla heathcliff’e dair konuştukları sahnelerde ikna edicidir. kıskanç, tutkulu, deli bakışlı bir kadın olarak karşımıza çıkar. çocukluğunu canlandıran charlotte mellington’ın başlattığı gerçekçiliği hakkıyla sürdüremez. jacob elordi ise dönem filmine daha uygun olsa da karakteri için yaratılan kolaycılığa kapılır.
bana kalırsa filmin iki başarılı yanı var. biri alison oliver’ın canlandırdığı ısabella karakterindeki performası, diğeri ise brat albümüyle pek çok dinleyicinin hayranlığını kazanan charli xcx’in orijinal müzikleri.
--- spoiler ---