ABD'nin Atom Bombasını Kepçe Gibi Kullanmaya Kalktığı Çılgın Nükleer Projesi

Amerika bir dönem nükleer bombayı savaş silahı değil, dev bir hafriyat makinesi gibi kullanmayı ciddi ciddi denemiş.
ABD'nin Atom Bombasını Kepçe Gibi Kullanmaya Kalktığı Çılgın Nükleer Projesi

nevada çölü’nün tam ortasında duran, uzaydan çekilen fotoğraflarda bile göze çarpan o devasa deliğe baktığınızda, doğanın acımasız gücüne değil, insan kibrinin ne kadar absürt bir boyuta ulaşabileceğine şahit oluyorsunuz. etrafı çitlerle çevrili bu çukur, ne milyonlarca yıl önce uzayın derinliklerinden kopup gelmiş bir meteorun eseri, ne de yeraltı sularının aniden çekilmesiyle oluşmuş doğal bir obruk. tam 320 metre genişliğinde ve 100 metre derinliğinde, kusursuz bir daire şeklinde uzanan bu yara izi tamamen insan yapımı. işin en trajikomik, hatta sinir bozucu tarafı ise bu çukurun düşman bir ülkeyi yok etmek, bir askeri üssü vurmak veya bir savaşı kazanmak için açılmamış olması. burası, tamamen “hizmet”, “bayındırlık” ve “kalkınma” parolasıyla inşa edilmiş bir yıkım abidesi. işte karşınızda insanlığın en büyük, en hastalıklı mühendislik fantezilerinden biri olan project plowshare ve onun gövde gösterisi niteliğindeki meyvesi sedan krateri.


bu olayın arkasındaki psikolojiyi anlamak için soğuk savaş’ın o tuhaf, radyasyonla yıkanmış ama bir yandan da aşırı iyimser 1950’ler atmosferine dönmek gerekiyor. hiroşima ve nagazaki’nin külleri henüz tam anlamıyla soğumamışken, dünyada ve özellikle amerikan halkında haklı olarak muazzam bir nükleer korku hakimdi. atom bombası demek, mahşer günü demekti; gölgeleri duvarlara kazıyan, şehirleri buharlaştıran bir felaketti. tam bu noktada, abd hükümeti ve atom enerjisi komisyonu’ndaki beyaz önlüklü dehalar, tarihin en cüretkar halkla ilişkiler kampanyalarından birini başlattı: “barış için atom” (atoms for peace).

amaç, atomun o kanlı imajını yıkıp onu faydalı, hatta evcil bir enerji kaynağı olarak pazarlamaktı. uranyumu evcilleştirecektik. onunla elektrik üretecek, hastalıkları tedavi edecektik. buraya kadar kulağa sadece biraz fazla vizyoner geliyor olabilir. ama masada öyle bir bilim insanı grubu vardı ki –başlarında hidrojen bombasının babası edward teller bulunuyordu– olayı on bin adım öteye taşıyıp kendilerine şu korkunç soruyu sordular: elimizde dağları saniyeler içinde un ufak edebilecek, yeryüzünün topografyasını anında değiştirebilecek bir güç var. biz bu gücü neden hafriyat için kullanmıyoruz?


project plowshare tam olarak bu akıl tutulmasının resmi adıydı. proje ismini incil’deki “kılıçlarınızı saban demirine dönüştüreceksiniz” ayetinden alıyordu. yani silahları alıp barışçıl inşaat aletleri yapacağız diyorlardı. dünyanın en ölümcül silahını bir dozer, bir hilti, dev bir iş makinesi gibi kullanma fikri… projeye dair hazırlanan raporlar bugün okunduğunda karanlık bir bilimkurgu parodisinden fırlamış gibi duruyor.

mesela adamların planları arasında şunlar vardı: panama kanalı dar mı gelmeye başladı? gemiler sığmıyor mu? orta amerika’yı boydan boya, belirli aralıklarla yerleştirilmiş nükleer bombalarla patlatarak yepyeni bir pan-atomik kanal açarız. dağların arasından otoyol mu geçecek? dinamitle aylarca uğraşmaya, iş makineleriyle dağ delmeye ne gerek var? göm oraya birkaç kilotonluk atom bombası, dağı saniyeler içinde ortadan kaldırsın. alaska’nın ıssız kıyılarında yeni bir derin su limanına mı ihtiyaç var? hemen oraya gidelim, kıyıda beş adet nükleer bombayı aynı anda patlatalım, al sana mis gibi devasa bir liman havzası. “dağ mı var patlatırız, tepe mi var uçururuz” kafası tam olarak buydu.

bu sınır tanımaz özgüvenin sahaya indiği en somut an, 6 temmuz 1962 tarihinde yaşandı. nevada test alanında “sedan” kod adıyla bir deneme yapmaya karar verdiler. bu patlamanın hiçbir askeri amacı yoktu. tek amaçları, bir bombanın ne kadar büyük bir çukur açabileceğini fiziki olarak ölçmekti. hiroşima’ya atılan bombanın yaklaşık yedi katı gücünde, 104 kilotonluk termonükleer bir cihazı yerin 194 metre altına gömdüler ve heyecanla düğmeye bastılar.


patlama anı, kelimenin tam anlamıyla bir yeryüzü kıyametiydi. yeraltındaki inanılmaz ısı ve basınç, çölün zeminini önce devasa bir cam fanus gibi yukarı doğru şişirdi. zemin saniyeler içinde 90 metre kadar yükseldi ve ardından infilak etti. tam 11 milyon ton toprak ve kaya parçası saniyeler içinde gökyüzüne fırlatıldı. yanlış okumadınız, 11 milyon ton. oluşan toz ve moloz bulutu atmosferde kilometrelerce yukarıya tırmandı. patlamanın şiddeti bitip o toz bulutu yavaş yavaş dağıldığında, bilim insanları istediklerini almıştı. ortada, içine birkaç tane futbol stadyumunun rahatça sığabileceği muazzam bir krater duruyordu. kepçeyle on yıllar sürecek, binlerce kamyonun taşıyamayacağı bir hafriyat işini saniyeler içinde halletmişlerdi. kontrol odasında muhtemelen şampanyalar patlıyor, herkes birbirini tebrik ediyordu. coğrafya artık bir kader değil, oynayabilecekleri bir oyun hamuruydu onlara göre.

ama dahi mühendislerin halktan ve kendilerinden sakladığı çok kritik bir detay vardı: radyasyon.

sedan testi öylesine büyük bir radyoaktif serpinti yarattı ki, o çok övünülen hafriyatın bedeli amerikan halkı için son derece ağır oldu. atmosfere karışan radyoaktif bulut, rüzgarlarla birlikte nevada’dan çıkıp abd’nin orta batısına doğru yola çıktı. iowa’ya, nebraska’ya, illinois’e kadar sürüklendi. milyonlarca insanın üzerine günlerce radyoaktif toz yağdı. projeyi hararetle savunanlar, yeraltı patlamalarında radyasyonun toprağın altında hapsolacağını, dışarı sızacak miktarın ihmal edilebilir olacağını iddia ediyordu. ama ortada muazzam bir krater vardı evet, lakin bu krater ölümcül düzeyde radyoaktifti. buraya bir otoyol yapsanız kimse geçemezdi, bir kanal açsanız içinden geçen gemideki mürettebat hastalıktan kırılırdı.

olayın asıl tüyler ürpertici tarafı, bu projeyi yürütenlerin radyasyonun tehlikelerini bilmemesi değildi. gayet iyi biliyorlardı. asıl mesele, teknolojinin eninde sonunda her türlü pürüzü temizleyeceğine dair o zehirli inançtı. “evet, biraz radyasyon olur ama onu da kimyasallarla temizleriz”, “insanlar etkilenir ama sonuçta koca bir liman kazanmış oluruz, ilerleme fedakarlık ister” mantığıyla hareket ediyorlardı. doğayı mekanik bir oyuncak, atom bombasını ise sadece çok daha gürültülü ve kirli bir kazma zannediyorlardı.

neyse ki projenin tamamen iptal olması için nükleer bir kanal kazılmasını beklemeye gerek kalmadı. alaska’da liman yapılması planlanan bölgedeki inuit yerlileri “bizim evimizin dibinde bomba patlatamazsınız” diyerek tarihin en sağlam sivil direnişlerinden birini başlattı. çevresel felaketlerin saklanamaz boyuta ulaşmasıyla project plowshare, 1970’lerin sonuna doğru sessiz sedasız rafa kaldırıldı. geriye kirlenmiş binlerce dönüm arazi, artan kanser vakaları ve çölün ortasında turistik bir ucube gibi duran sedan krateri kaldı.

bugün o krater, iyi niyetli gibi pazarlanan teknolojik kibrin anıt mezarıdır. aslında insan doğasında bu kibrin daha mikro versiyonlarını sürekli görmeye devam ediyoruz. her şeyi yeni bir teknolojiyle, kaba kuvvetle kestirmeden çözebileceğimizi sanıyoruz. bir sorunu çözerken etrafta yarattığımız on farklı yıkıcı yeni sorunu görmezden gelme huyumuz hiç değişmedi. ekosistemi tüketip, ormanları yok edip sonra “havadaki karbonu emecek dev makineler yaparız” demekle, dağ yolunu açmak için nükleer bomba patlatmak arasında sadece dönemsel bir teknoloji farkı var. arka plandaki o iflah olmaz şımarıklık tamamen aynı.

elindeki tek alet çekiç olunca, insan her sorunu çivi olarak görüyor. ama doğa sizin hafriyat alanınız, nükleer füzyon ise emrinize amade bir dozer değildi. en nihayetinde tanrıcılık oynamaya çalışıp elinize yüzünüze bulaştırdığınızda, arkanızda sadece kimsenin yanına yaklaşamayacağı devasa bir çukur ve temizlenmesi binlerce yıl sürecek görünmez bir zehir bırakıyorsunuz.

kaynaklar:

1. u.s. department of energy, nevada operations office, “sedan crater fact sheet”
2. o’neill, dan. “the firecracker boys: h-bombs, inupiat eskimos, and the roots of the environmental movement”
3. beck, h.l., “us fallout from the nevada test site”, health physics journal
4. the national museum of nuclear science & history, “project plowshare” arşivi