Yılın Hit Filmlerinden Sentimental Value'nun Anlaşılması Zor Noktaları Aydınlatan Analizi
"insanın sevdiği bir ev olunca, kendisine mahsus bir hayatı da olur." - ahmet hamdi tanpınar
sentimental value filmini, ilk olarak ingilizce altyazı ile izlemiştim ama dün türkçe altyazısını buldum ve çok kısa bir süre içinde ikinci kez izledim. bu kez, kafamda altyazı çevirmek zorunda olmadığım için daha az cpu tüketerek filme odaklandım. aşağıda yazacaklarımın tamamı spoiler içerir; filmi izlemeyenlerin okumasını önermem.
film, nora'nın 6'ncı sınıftaki, "bir nesneymiş gibi yazma" temalı bir kompozisyon ödevinde, kendisini "ev"leri olarak tasvir ettiği metninin tefsiriyle başlar. nora, yazısında; kız kardeşi agnes ile birlikte merdivenlerden koşarak inip, arka kapıdan çıktıklarında, evin karnının nasıl titrediğini anlatır. evin, onları çitlerin arasından sokağa çıkana kadar izlediğini ancak sokağa çıktıktan sonra onları artık göremediğini yazar. nora, evin boş hâldeki sessizliği mi yoksa kalabalıktaki "gürültü"yü mü sevdiğini merak eder. zeminde birileri topuklu ayakkabılarla yürürken, evin canı acır mı? ya da duvara şarap kadehi fırlatıldığında duvarlar üzülür mü? ev gıdıklanır mı? -bunlar anlatılırken, evin o hâllerinden enstantaneler görürüz.-
evde onlardan önce birçok kişi yaşamıştır. evin yatak odasına büyük büyük dedesi ölmüş; büyük annesi ise doğmuştur. babaları, evin 100 yıl önce inşa edilirken oluşan, bir kusurunun olduğundan bahsetmiştir. ev, yavaş yavaş çökmektedir. ama bu çöküş o kadar yavaş gerçekleşmektedir ki, nora'nın ailesi nesiller boyunca bu çöküşe şahit olmuşlardır. ev, nora'nın tüm ailesinin üzerine çökmektedir. nora, kompozisyonun sonunda evin sessizliği değil; gürültüyü sevdiğine karar verir. kompozisyon okunduğunda ise, nora hiç "kavga" kelimesini kullanmamıştır. onun yerine ebeveynlerinin bitmez tükenmez çatışmalarına "gürültü" demeyi tercih etmiştir. babası evden giderken, ev hafifler ve sessizleşir. artık gürültü yoktur. ama ev gürültüyü özler. gustav borg evi terk etmek üzere arabasına doğru gider. nora'yı bir masanın başında boynunu bükmüş, hıçkıra hıçkıra ağlarken görürüz. anlatıcı şöyle der: "ev babanın çıkardığı diğer gürültüleri özler." burada, çok güzel bir detay var. gustav borg'un gidişi anlatılırken; bir saniye arayla, aynı açıdan iki mevsim görürüz. birinci gidişte mevsim kıştır; ikincide ise yaz. burada, gustav'ın işe gider gibi evden ayrılıp, bir daha geri dönmediğini; yani vedalaşmadan evi öylece terk ettiğini anlarız.
filmin tüm özeti, nora'nın yazdığı kompozisyonda gizlidir. hikaye de tam olarak buradan beslenir. travmatik bir geçmişe sahip bir ailenin, aynı mekânda farklı zamanlarda yaşadıkları sancılı öykülerini izleriz. ev, burada bir travma deposudur. gustav'ın, annesi naziler yüzünden çok ağır işkencelere maruz kalmış ve o evde intihar etmiştir. gustav, 2 kız babasıyken, eşinden ayrılmış ve evi terk etmiştir. yıllar sonra eski eşinin vefatı sonrası eve geri dönmüş ve geçmişiyle yüzleşmiştir.
sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim: filmin en iyi film dahil, en az 3-4 ödül alacağını düşünüyorum. zira yönetmen, yahudi soykırımını, hikayenin başlangıç noktasına sabitleyerek, akademi'ye "filmimi, bu acı doğurdu!" mesajını vermiş. ha, o konu hiç anılmamış olsa da oscar almalı mıydı? bence kesinlikle evet. son zamanlarda izlediğim en çarpıcı dramalardan biriydi.
filmi iki kez izlediğim için dikkatimi çeken şeyleri yazmak istiyorum. bir defa, film bir "bağışlanma" yahut "affetme" pornografisi değil. filmde, gustav'ın, eve döndükten sonra en azından bir kereliğine de olsa, nora'nın gösterisine gitmesini bekleriz. hikayenin akışı bize onu düşündürür. koltuk boştur. nora heyecanlıdır. nora, bu kez panik atak geçirdiğinde, sahnenin arkasında "değersizlik atağı" geçirerek sevgilisinden yüzüne tokat atmasını talep etmez. agnes'i ve yanındaki boş koltuğu görürüz. gustav gelse, kızının efsanevi performansından sonra onu ayakta alkışlasa, orada bir baba-kız kavuşması yaşasak, gözler dolsa, arka fonda, "pilli bebek - kızım" çalsa; offff arabeske doyarız. ama hayat öyle işlemez. hele hele kuzeyde hiç öyle işlemez. gustav, kızının gösterisine yine gitmez. agnes, babasına "neden gelmedin?" diye sorduğunda, "çünkü beni çağırmadı." yanıtını duyar; mal mal ekrana bakarız.
gustav, hayatla ilgili tüm bağlarını sinema üzerinden kurmaktadır. torunuyla, telefon kamerasında çekim yaptıkları sahneyi 3 kez izledim. gustav'ın, sevgisini en iyi gösterdiği alan sanatıdır. babalığı ve dedeliği sakat olan bu adam, annesinin travmatik hikayesi ile tiyatro oyuncusu kızı için yazdığı bir senaryo üzerinden yüzleşmek ister. "dedeliği sakat" dedim zira küçücük çocuğa, doğum günü hediyesi olarak haneke'nin the piano teacher ve gaspar noe'nin irreversible filmlerinin dvd'sini hediye eder. gözlerim "srpski film"i de aramadı değil. bu sahnede, nora'nın babasına karşı ender gülümsemelerinden birini görürüz.
gustav'ın, filmin birkaç yerinde, günümüz sanatına ve popüler kültüre dair bazı eleştirilerini, yönetmenin karakterler üzerinden verdiği mesajlar olarak görüyorum. mesela gustav'ın şu repliği doğrudan yönetmenin iç sesi bence: "günümüz sanatçıları da küçük burjuva sınıfına dahil. futbol antrenmanına giderken, sigorta fiyatlarını karşılaştırarak 'ulysses'i yazamazsınız. sanatsal özgürlüğe ne oldu? sanatçıların özgürlüğe ihtiyacı var."
"öfke dolu birini sevmek hiç kolay değil..."
filmdeki en çok etkilendiğim repliklerden biri de burasıydı. gerçekten de sevginin, geçirgenliğini yok eden en büyük his sanırım öfke. birine duyduğunuz öfkeden arınmadan, o öfkeyi yenmeden yahut o öfkeyi dönüştürmeden, sevmeniz de sevilmeniz de bir sancı sarmalına dönüşüyor. öfke, anlamanın da anlaşılmanın da en büyük düşmanı. öfkeli olduğunuz birini anlayamaz; anlayamadığınız birini de sevemezsiniz.
nora, babasının rol teklifini reddederken, gerekçe olarak "çünkü beni tanımıyorsun!" der babasına. nora'nın, "gürültülerini" de alıp yok olarak, evlerini sessizliğe mahkum eden babasına duyduğu öfkesi filmin en gerçek duygusuydu. en iyi kadın oyuncu ödülünü o his getirecek bence. gustav, nora'ya hiç "seni seviyorum" demez ama "çocuk sahibi olmaktan asla pişman olmazsın." der. bu sahne, nora ile babasının bahçede konuşmadan sigara içtikleri sahnenin üzerine gerçekleşir. nora, bu sözü duyduktan sonra sahne değişir. nora'yı karanlıkta tek başına ağlamaklı bir suratla yürürken görürüz. ve bir kapı açılır. nora bir odaya girer ve odanın içinde volta atmaya başlar. nihayet bir yas sahnesi ya da insani bir patlama göreceğiz sanırız. nora bir yatağın kenarına yığılmıştır ve hüngür hüngür ağlamaktadır. tam da babasının senaryosındaki dua pasajındaki gibi acıdan çökmüştür. nora'nın, babasının söylediği bu "sevgi dolu" söz üzerine tetiklendiğini düşünürüz ama geniş plana geçilince, bir oyun provasında buluruz kendimizi. yönetmen, seyirciye tek bir klişe bile yaşatmamaya ant içmişçesine yapmış işini. tiyatro alegorisi sahnesi ansızın biter; yeni sahnede gustav'ı, bir arabada "same old scene" şarkısını dinleyerek seyahat ederken görürüz. "aynı eski sahne..." baba-kız arasındaki o "bilindik" bağ bir türlü gözümüze sokulmaz. her şey durmadan tekrar eder. yönetmenin, burada gustav'ın, torununa neden haneke filmi verdiğine sembolik bir anlam yükledim. hayat, seyredenlerin beklediği gibi ilerlemek zorunda değil. funny games'te, tam "oh" demişken, katillerden birinin kumandayı alıp sahneyi geri sararak seyirciyi deli etmesi gibi klişesavar bir refleks var burada bence.
filme adını veren "manevi değer" lafzı, sadece bir kez geçer
evdeki eşyalar paylaşılırken, kız kardeşler manevi değeri olan bazı eşyalar alacaklardır. nora, ilk başta umursamaz ama kardeşinin ısrarı üzerine kırmızı vazoya "manevi değer" atar ve onu sehpanın üzerine koyar. kız kardeşiyle sohbet ederken, babasının ve rachel'in eve "zamansız" gelmeleri sonucu bir anda panikler ve daha az önce "manevi değer" atadığı vazoya çarpar. vazo tam kırılacakken son anda tutar ve evden ayrılır. filmin metinsel özeti nora'nın baştaki kompozisyonuyken, metaforik özeti de bu sahneydi bence. vazo kırılmayınca, nora'nın babasının filminde oynayacağını tahmin etmiştim. eğer vazo kırılsaydı filmde oynamayacaktı. nora'nın, "manevi değer" atadığı cismi, babası ve iskandinav aksanlı ingilizce konuşmaya çalışan yedek nora'sı rachel yüzünden tam kırılacakken, nora'nın doğru hamlesiyle kırılmadı. çehov'un meşhur sözü tam olarak buraya oturuyor bu filmde: duvarda asılı silah oyunun sonunda mutlaka patlar. gustav'ın sarhoşken kızını arayıp, "ben tiyatroyu sevmem ama çehov'u severim." demesi güzel detaydı.
ve gelelim filmin en can alıcı sahnesine, senaryodaki "dua" pasajının okunduğu sahne
burada yönetmenin, oscar'a kancayı kesinlikle taktığını düşünüyorum. zira aynı metni hem ingilizce hem de norveççe iki kez dinletti seyirciye. ilk sahnede rachel'in ve ikinci sahnede nora'nın metnin aynı yerlerinde ağlamaya başlamaları muazzamdı. birincide ağlayamayanlar, ikincide ağlamışlardır. birincide ağlayanlar; ikincide dağılmışlardır. o kısım şöyleydi:
"biliyor musun, tanrı'ya hiç inanmıyorum. evimizde, bunların hiçbiri önemli değildi. vaftiz edilmedik. kız kardeşim ve ben sivil bir onay töreni yaptık. sonra böyle bir kriz yaşadım. yine evde yalnızdım; yatağımda uzanmış ağlıyordum. herkes bazen yatakta uzanıp ağlar biliyorum ama birisi bana, dua etmenin aslında tanrı'yla konuşmak olmadığını söylemişti. o, çaresizliği kabul etmemekmiş. yapabileceğin tek şey bu olduğundan, kendini yere atmakmış. kalp kırıklığından farksızmış. beni ara. lütfen beni affet. beni yeniden yanına al. oradaydım. her şeyi mahvetmiştim. yalnızdım; orada uzanmış ağlıyordum. ve sonra ilk kez oturdum ve dua ettim. açıklaması zor. kime dua ettiğimi bilmiyorum ama yüksek sesle söyledim. yardım et bana. artık buna dayanacak gücüm kalmadı. bunu yalnız başıma yapamam. bir yuva istiyorum. bir yuva istiyorum..."
nora, "yardım et bana. artık dayanacak gücüm kalmadı." cümlesini okuduğu anda ağlamaya başlar. agnes de ağlıyordur. nora, hiçbir şey söylemez; senaryoyu alır ve "yatağın kenarına" çöküp okumaya başlar. agnes, evin içinde birkaç öteberi işi hâllettikten sonra ablasının yanına gelir ve yan yana otururlar. nora kardeşine, intihar girişiminden babasına bahsedip bahsetmediğini sorar. agnes de "tabi ki hayır." der ve devam eder. "birçok şey annesiyle iç içe geçmiş ama bazı sahnelerde sanki sen bunu yaşarken o da oradaymış gibi." der. orada seyirci yine arabesk bir beklentiye kapılsa da nora o buz gibi cümleyi yapıştırır. "ama yoktu... sen vardın."
sahnenin devamında, nora kardeşine, "bu nasıl oldu? sen yolunu buldun, ben mahvolup gittim. nasıl oldu da çocukluğumuz beni mahvederken, sana hiçbir şey yapmadı?" der. agnes de ciğerimize biçerdöverle giren o cümleyi söyler: "ben, sana sahiptim. kendini, sevgisini gösteremeyen biri olarak tanımlıyorsun ama sen hep benim yanımdaydın." bu sahnede, annesinin babasının yerine kardeşlerine sarılan abiler ve ablaların ciğerlerinden duman çıkmıştır diye tahmin ediyorum. evin büyük çocukları, ağaçlara sarılırlar hep. ondandır, her evde büyükler ağaçları, küçükler meyveleri sever...
bu sahnenin hemen ardından, gustav'ı, "evin" önünde yere yığılmış hâlde görürüz ve hastane sekansına geçilir. nora, ilk kez babası için telaşlanmaktadır. koridoru hızla geçip babasının yattığı odaya gider. babasının yüzünü sever. sonra kız kardeşiyle birlikte birer kahve alıp tekrar odaya gireceklerken, babalarının kendine geldiğini ve hemşireyle flörtöz bir sohbetin içinde olduğunu görürler. babaları, hemşireye tatlı tatlı iltifatlar ederken, iki kız babalarını gülümseyerek seyrederler. üçünü de aynı anda ilk kez aynı modda görürüz.
ve final sahnesi... "ev"deki tadilatın içine düşeriz. duvarlar levyeyle kazınmaktadır. bizim acılarla dolu, gülseren budayıcıoğlu'nun ofisine benzeyen "kırmızı ev" bembeyaz olmuştur. ev dişçi kliniği gibi bembeyazdır ama evin içindekilerin kaderi değişmez. nora'yı mutfakta yemek yaparken görürüz. yeğeni erik'in annesi rolündedir. gustav'ın filminde, kızı ve torunu birlikte rol almaktadırlar. -burada, "yüreğimiz ağzımıza geldi" diyenler olmuş. rachel'e okutulan final sahnesinin ta kendisiydi işte. filmde oldukları barizdi- gustav'ın torunu, kendisini; kızı ise annesini oynamaktadır. nora, travma yaşatanların da travmalarının olduğuyla yüzleşir. kapıyı kapatıp, sandalyenin başına geldiğinde gözleri dolar. babasıyla uzun uzun bakışırlar. tam arka fona son ses "bu adam benim babam"ı basıp, koşarak kucaklaşılacak sahne meydana gelmiştir. seyirci artık, "ulan bi sarılın da hönkürerek ağlayalım" diye iç geçirir ama yönetmen yine bildiğini okur: nora, sarılmadaki pasif insan davranışının gereği olarak ellerini arka ceplerine sokar; gustav da kızıyla uzun uzun bakışır... ama en sonunda torunu erik'e doğru yaklaşır ve sarılır. gustav, kendi çocukluğuna sarılmaktadır...
boşuna, cannes'da 15 dakika ayakta alkışlanmamış
ben çok beğendim. biraz vakit geçsin, bir daha izleyeceğim. bir türlü sarılamayan babalar ve evlatları, bir tren vagonundan el salladılar sanki film boyunca. bir baba olarak yutkunamadığım çok yer oldu filmde. gustav'ı da, nora ve agnes'i de anlamaya çalıştım. agnes'in, küçüklüğünde babasının filminde oynadığı dönemi anlatırken, "o zamanlar, evrenin merkezindeydim. nasıl oldu da gittin? filminde oynamak harikaydı. ama sen vardın..." dediği sahnede, ciğerimiz jülyen doğrandı.
film bittiğinde benim aklıma, hasan ali toptaş'ın, "kuşlar yasına gider" kitabındaki o sözü geldi. demek ki, denizli-ankara yolunda geçen bir hikayede de, norveç'teki soğuk bir evde de kader aynı işliyor: "babalar alınlarımıza yazılmış yalnızlıklardır..."