Tam 40 Tane Forgotten Realms Kitabı Yazan R.A. Salvatore'un Esas Mahareti Nedir?

Dungeons & Dragons'ın cep evrenlerinden biri diyebileceğimiz Forgotten Realms içinde geçen neredeyse 40 kitap yazan Salvatore neden bunca yıldır sevilmeye devam ediyor? Olayı nedir bu ABD'li Robert Anthony Salvatore abimizin?
Tam 40 Tane Forgotten Realms Kitabı Yazan R.A. Salvatore'un Esas Mahareti Nedir?

r. a. salvatore, fantastik edebiyatta çok aykırı bulduğum ama pratik zekasını çok takdir ettiğim bir yazardır. tabii ki kendisi bir j. r. r. tolkien veya ursula k. le guin değildir ama dönemine uygun şahane fast food fanteziler üretmiştir. öte yandan bu janrada herkesin tanrı seviyesinde yazar olmasına da gerek yoktur. kendi örneğinde olduğu gibi doğru formülü uygulayan yazarların her zaman bu janrada bir yeri vardır.

mesela mahallenizde dondurulmuş hazır kıymadan burger yapan bir büfe vardır ama adamlar o hamburgeri basit bir sos, bir iki ufak garnitürle öyle güzel hale getirirler ki tadı damağınızda kalır. siz de bu hamburgeri arkadaşlarınıza öve öve bitiremezsiniz ya. işte bu abi de eserlerinde biraz öyle çalışmış.

adam aslında bu işin cristiano ronaldo'su desem yeridir çünkü sadece drizzt serisinde 30'dan fazla kitap yazmış. bazen yılda iki kitap çıkarmış. bu açıdan raf ömrü ve üretim kapasitesi tolkien'den farklı bir statüde. futbol örneğinden devam edersem, tolkien göz doyuran bir zidane, bir ronaldinho, yani bir olay, bir fenomen ise salvatore, kırkında hala top koşturan ronaldo gibi bir süreçtir diyebilirim. çünkü dükkan sürekli açık olunca satış durmuyor. adam kızılkayalar gibi büfeyi en güzel noktaya açmış, 7/24 durmadan işletiyor.

ayrıca salvatore yalnız kurt tribinde bir yazar değil

zamanla bu işin her zerresine dahil olmuş, akıllı bir insan. ilk kitaptan beri wizards of the coast gibi devasa bir pazarlama makinesinin desteğini arkasına almış. forgotten realms gibi sadece bir kitap evreni içine değil, milyonlarca oyuncusu olan dnd dünyası, baldur's gate gibi bilgisayar oyunları ve icewind dale gibi devasa bir merchandise ağı içine yazmış eserlerini. yani hazır bir kitlenin üzerine konarak büyüdü. tolkien ise kendi markasını yoktan var etti. aralarında fark var derken bu tür detaylardan bahsediyorum.

yoksa ne fantastik kurguda yeni bir tür yarattı, ne de bugüne kadar yazılmamış yeni bir hikaye yazdı. peki neden bu kadar çok sevildi derseniz, hepsine aşağıda değineceğim. bazı serilerde çok büyük s*çışları, bazılarında temelden çok büyük hataları var ama okunurluğundan hiç bir şey kaybetmemesi de kendine has bir fenomen oldu. okurlar günahıyla, sevabıyla kabullenerek tükettiler ürünlerini. hatta hem meslektaşlarından hem de okurlarından bu kadar eleştiri almasına rağmen kendi bildiğini okumasına da büyük saygı duydum.


karakterlerinden ziyade hikayelerinin temeli sağlam

örneğin kara elf üçlemesi'ndeki entrika seviyesi game of thrones'u üç kere cebinden çıkarır. menzoberranzan'daki olay da sadece bir drow'un yüzeye çıkma hikayesi gibi gözükmesine rağmen aslında bundan ibaret değildir. mutlak otoriteye, dogmaya ve örümcek kraliçenin toksik anaerkil düzenine karşı bir bireyselleşme çabasıdır. insanların bu yeraltı dünyasına bu kadar bağlanma sebebi de budur.

forgetten realms ve menzoberranzan'da benim en hoşuma giden olay, bu anaerkil düzen mevzusunun kendi bağlamında ele alınması ve karşımıza sadece kadınlar yönetiyor basitliğinde bir senaryo koymamış olmasıdır. yazar burada çok güzel bir teokratik distopya sunuyor. matriarka, fantastik kurgu janrasında daha önce kullanılmadı mı? tabii ki hayır, belki yüzlerce farklı amazon hikayesi vardır ama en psikopatçası hangisi derseniz, menzoberranzan birinci sırayı kimseye bırakmaz.

çünkü bir erkeğe en alasından ve en psikopatça anaerkil bir düzen nasıl olurdu? deseniz, şurada yaşananların yarısını dahi tahayyül edemez. benzerlerinden büyük farkları var. mesela wheel of time'da aes sedai'lerin dünyası aslında örtülü bir anaerkilliktir. erkeklerin büyü yapınca kafayı yediği bir dünyada politik gücü kadınlar elinde tutar ama oradaki olay daha çok denge üzerinedir. menzoberranzan'daki gibi soylu bir aile olarak canımız sıkıldı, gidip şu diğer hanenin anasını bir belleyeyim demezler.

buna keza the mists of avalonda marion zimmer bradley ablamız daha pagan, daha doğa odaklı bir anaerkillik anlatır. fanteziyle karışık, hristiyanlığın ataerkil yapısına karşı bir duruşu destekler. burada da menzoberranzan'daki gibi ağır bir cinsiyetçilik ve şiddet yoktur. salvatore'un ayrıldığı nokta ise tam olarak burasıdır. bu evreni mutlak korku ve kaos üzerine kurmuştur ki okurken en eğlendiğim kısım hep bu karanlık dünyanın içinde geçenlerdir.

mesela lolth öyle bir tanrıçadır ki, drow toplumunu sadece en güçlü olanın, yani en acımasız olanın hayatta kalması üzerine tasarlamıştır. kadınlar arasında da öyle "laylaylom" bir sisterhood yoktur. herkes birbirinin gözünü oymak için sırada bekler. diğer fantastik evrenlere bakarsanız anaerkil yapılar genelde kız kardeşlik, ponçik kızlar vurgusunun üzerine çok giderler. menzoberranzan'da ise bir anne öz kızını veya bir kız öz annesini sırtından bıçaklamak için fırsat kollar. çünkü hiyerarşide yükselmenin tek yolu üstündekini yok etmektir.

normalde anaerkil hikayeler hep kadınlar yönetirse dünya daha barışçıl olur gibi, feminizm gazlamalı bir algı üzerine yazılır çizilir. sebebini de hiç anlamadığım gibi ilgilenmem de. nihayetinde o da birinin fantezisi. yoksa dünyanın gördüğü büyük kraliçelerin dönemlerinin erkeklerden aşağı kalır yanı yoktur kan dökme konusunda. salvatore'un bu miti yıkıp üzerine örümcek ağı örmesi, bununla da kalmayıp drow işi zehirli bir hançerle paramparça etmesi o yüzden çok hoşuma gider.

reddit gibi birkaç platformda menzoberranzan'ın aslında bir tür radikal feminizm olduğunu okudum ama hiç mi hiç katılmıyorum. burası aksine dini fundamentalizmin ve tiranlığın cinsiyetten bağımsız olarak ne kadar korkunç olabileceğinin bir kanıtıdır. yazar burada kadınları kutsal ve şefkatli figürler olmaktan çıkarıp bariz şekilde machiavellist figürlere dönüştürmüştür. bu yüzden drow toplumunu fantastik kurgunun en tutarlı ve en ürkütücü sosyolojik deneylerinden biri olarak görüyorum.

kurduğu dünyalar mükemmel ama karakterleri konusu bir o kadar sıkıntılı. bunların en başında da drizzt do'urden geliyor tabi ki. evet, benim de hayranı olduğum ve pek sevdiğim bir karakter ama edebiyat tarihinin belki de en klişe kahraman arketipleriyle yazılmış olması can sıkıcı. onu efsaneleştiren, yukarıda bahsettiğim gibi hazır kıymadan mamul olmasına rağmen iyi bir ustanın elinin değmesidir. yazar üstüne küçük fakat estetik dokunuşlar yaparak belki de fantastik kurgu dünyasında en çok fanı olan karakterlerden birine dönüştürdü.

biz de okurlar olarak bu yüzden kusurlarını görmemeye çalışırız ama bazen eleştirmekten de kaçamazsınız. aslında yaratım sürecini okuduğunuz zaman karakterin neden bu kadar çiğ olduğunu da kolayca anlıyorsunuz. drizzt, normalde protagonist yani ana kahraman olarak yazılmamış. yazar normalde seriyi the crystal shard kitabı ile başlatmak ve "asıl oğlan" olarak barbar wulfgarı kullanmak istiyormuş.

wulfgar ise bildiğiniz üzere robert e. howardın yarattığı barbar arketipinin dnd kurallarıyla sınırlandırılmış bir kopyasıdır. yani iri cüsseli, uzun saçlı, icewind dalegibi zor topraklarda yetişmiş bir karakter. bariz şekilde bir conan the barbarian kopyası. salvatore da aslında o dönemde fantezi edebiyatının ana damarı olan conanvari, saf ve temiz yürekli bir barbarın yozlaşmış medeniyete karşı verdiği mücadele temasını işlemek istemiş.

istemiş derken götümden uydurmuyorum. adamın onlarca röportajını okudum. editör, basımevi ve çeşitli dostlarının görüşleriyle ana hikayeden tutun da karakterlere kadar bir çok detayı tekrar tekrar değiştirmiş. iyi ki de öyle yapmış ve böyle efsanevi bir seri yaratmış. yoksa drizzt, sadece wulfgar'ın yanında takılan egzotik bir sidekick yani yan karakter olacaktı ve biz de sadece yeni bir conan hikayesi okuyacaktık.

editör, abi bu barbar wulfgar çok düz adam yav, hem sene olmuş 1988, milenyuma girmeye 12 sene kalmış, conan mı kaldı allasen? gençler artık başka şeyler okuyorlar. sen barbarı siktir et, biraz diğer kuru göt elf karakterin üzerine git deyince drizzt'e gün doğmuş. planlananın tam aksine bu kez wulfgar sidekick olmuş. editör de çok haklı çünkü 80'lerin sonu artık conan'ın o saf hayvani gücünün okuyucuyu baymaya başladığı bir dönemdi. kitap, çizgi roman, film, dizi neyi varsa çoktan sömürülmüştü.

şahsen edebiyat tarihindeki bu tür hikayeleri okumayı, özellikle yaratım süreçlerini öğrenmeyi çok seviyorum. mesela salvatore aslında wulfgar karakterini yaratırken sadece conandan değil, kendi çocukluk kahramanı olan tarzandan da etkilenmiş. wulfgar'ın o yabani ama asil duruşu buradan geliyormuş. uzunca süre editöre direnmiş, barbar da barbar diye tutturmuş ve drizzt hakkında neredeyse hiç kafa yormamış ama neticesinde kara elf o kadar özel ve o kadar pazarlanabilir bir figüre dönüşmüş ki, wulfgar resmen kendi kitabında figüran durumuna düşmüş.

mesela drizzt adının bile etimolojik bir kökeni yok. bildiğin osur osur ipe diz vakası. george lucas'ın okuduğu kitaplardan duyduğu tabirleri karakter veya ırk ismi yapması bile daha fazla mesai harcanmış bir süreç. özensizliği şöyle anlatayım. adam bu ismi editörüyle telefonda konuşurken uydurmuş. abi yan karakterin adı lazım deyince, aklına bir şey gelmemiş. abızıttın mı? demiş. editör de hö ne? anlamadım abi ne diyorsun? deyince, salvatore drizzzt erenköy! mehehhe diyerek gülmüş. ne bileyim oğlum sen salla bir şeyler demiş. teknik olarak karakterin adı ve soyadı da editörün mabadından çıkmış... drizzt'in çok düşünülmeden yazılmış böyle bir sürü olayı var. mesela sanılanın aksine meşhur palaları olan twinkle ve icingdeath öyle efsanevi itemlar değil. forgotten realms evrenindeki elminster gibi tiplerin alet edevatları yanında bunlar bildiğin kürdan kalır ama drizzt'in dual wield karizması item'ın statlarını değil, okuyucunun algısını bufflayarak meşhur oldu. yazarın alametifarikası da bu zaten.


bu açıdan yazarı gerçekten çok takdir ediyorum: adam aslında fantastik kurgu edebiyatının steve jobs'u gibi bir şey

mesela jobs öncesinde de walkman ve mp3 vardı. adam ipod ile yeni bir icatta da bulunmadı ama elde olanları birleştirip çok güzel bir ürün koydu ortaya. daha da önemlisi bunu öyle bir pazarladı ki bazı şeyleri o icat etmiş zannediliyor. salvatore da bunun fantastik edebiyattaki karşılığı. öyle ki sene olmuş 2026, hala her d&d masasında ben de drow açacağım diyen süzmeler çıkıyorsa bu salvatore'un başarısıdır. işin yaratıcılık kısmı da bu zaten. yoksa her türlü kahraman arketipini insanlık var olduğu günden bu yana dinliyor, okuyor, izliyoruz.

drizzt'e geri döneceğim ama önce yazarın başka güzel bir özelliğinden bahsetmek istiyorum. onun kadar fantastik edebiyatta sınırları, kuralları esneten başka yazar da pek görmedik. aslında d&d mekaniklerini alıp üzerine biraz hollywood sosu, biraz da fan service dökerek devasa bir külliyat inşa etti diyerek övebiliriz ama bazı konularda gerçekten kafa patlattığını, vakit harcağını okurken net şekilde anlıyorsunuz. mesela bütün serilerde başka fantastik eserlerde görmediğimiz cinsten ateşli silahlar, konuşan kılıçlar, öte dünyalar, şeytanlar, cinler, tanrıçalar vs. var. bunlar normalde hikayeyi sulandırır ve takibi zorlaştırır ama yerinde, güzel kullandığı için gözümüze batmıyor. en azından bir kısmı.

ben de her okur gibi bu ögelerin bazılarını övüp bazılarını yeriyorum çünkü her okurun beklentisi farklı. ne bileyim, mesela jarlaxleın eline verdiği flintlock tabancalar aslında fantezi evrenindeki liyakati bozan şeyler ama bir yandan da eğlenceli. bazı okurlar için kılıç ustası olmaya ömrünü adamış bir savaşçıya indiana jones stili ateş ettirilmesi büyük günahtır ama adamın eserlerini değil de kendisini biraz okursanız konu daha anlaşılır hale gelir. bu adamın hayvan gibi mekanik alet edevat merakı, bir steampunk sevdası var. o da kitaplara bir şekilde yansımış işte. bu da yazarın senin benim gibi etten kemikten bir insan olduğunu daha iyi hissettiriyor bence.

mesela the cleric quintet serisindeki cadderly ve icatlarını hatırlayın. herif bildiğin leonardo da vinci'nin d&d şubesi gibi bir şeydi. bu bazen fantezi atmosferini bozsa da inceden steampunk esintileri sunduğu için seriye dinamizm kattığını düşünüyorum. ne bileyim cücelerin the thousand orcsda bol bol barut ve ateşli silah kullanması, yeni silahlar icat etmesi, yazarın da bütün sürprizi bunun üzerine kurgulaması çok hoş bir detaydı.

bir de salvatore külliyatında kılıçlar hiçbir zaman sadece kılıç değildirler

bazen insandan daha çok konuşan, hatta inatla kullanıcısını manipüle eden narsist karakterler olurlar ki bu da beni bir yandan yoran ama öte yandan eğlendiren bir öğedir. mesela khazid'heayı hatırlayın. seri boyunca lavuk o kadar çok konuşur ki eeh yeter lan kılıç gibi sikmeyeyim şimdi senin demirini çeliğini! moduna sokar okuru. hatta kimin elindeyse, at şu amına koduğumun kılıcını kör kuyulara da, çenesinden kurtulalım dedirtir.

çünkü kılıçtan ziyade yapışkan, toksik sevgililer gibi yazmış hepsini. drizzt, cattiebrie, olmadı obould many arrows, hepsini en az bir kere ve zorla muhattap etti bunlarla. bunlar da müge anlı'da komşuyla kaçan anadolu kezbanı gibi habire eski sahiplerini boklarlar nedense. bazı karakterlerde tam kendilerine layık kullanıcılardır. bunların gazına gelir, gocan böyle sikebiliyor muydu tadında birbirlerini tatmin ederler. bu açıdan tolkien'in yüzüğü konuşturmamış olmasına şükürler ediyorum. yoksa aynı pislik, toksik, insanın ruhunu emen eşyalar bunlar. bir de nedense, yazar, sihirli kristalinden ejderhasına, kılıcından tılsımına kadar konuşabilen bütün itemlara dedikodu yaptırmayı çok sever. kesin bir mantığı vardır bunun. tesadüf olamaz. ona başka bi gün bakiciğim...

adam normalde michael moorcockun stormbringerına selam çakmak ve biraz daha d&d sentient weapon kurallarına uydurmak istemiş ama sonra ne olduysa coşmuş, çağlamış. benim anladığım, aslında kılıçların iradesi, karakterlerin iradesini test etmek için bir araç olarak yazılmış. mesela drizzt'in icingdeath ile kurduğu o sessiz bağ ile khazid'heanın yarattığı gürültü arasındaki fark, yazarın kendince kurduğu ahlaki pusula anlatısının bir parçası.

hadi kılıçlar neyse de adamın en büyük klişesi ve belki de en büyük hatası, reenkarne olan karakterler döngüsü

ölüp ölüp dirilme olayının b*kunu çıkarmış. her seride, karakterler bir tur öldü sonra geri spawnlandılar. hatta en önemsiz yan karakterler bile birkaç kez gitti geldi. mesela errtu isimli bir balor var. bu garibim serinin yadigar ejderi gibi bir şeyi oldu. her seferinde abysse, yani cehennemin d&d versiyonuna postalandı, ertesi kitapta geri döndü. yalnız her seferinde de şimdi ananı laciverde boyadım it oğlu it! diyerek gelip mal gibi tekrar ölmesi çok komiktir.

yani ilk üç gün ben de destekledim ama bi yerden sonra ölümün ve mağlubiyetin ağırlığını azaltıyor bu teknik. adam bir türlü karakterleriyle vedalaşamıyor. abyss katmanlarını anlatırken elini korkak tutmamış, şahane sahneler betimlemiş, oradaki kaosu çok güzel vermiş ama bahsi geçen şeytanı bir türlü kalıcı olarak öldürememesi okuyucuda eee yine mi bu amına kodumun boynuzlu orospu çocuğu? sorusuna yöneltiyor. bir de normalde d&d dünyasındaki öte taraf tasvirleri fugue plane üzerinden yürür ama salvatore orayı bir bekleme salonu, islam'daki berzah alemi gibi kullanıyor nedense.

abinin en çok eleştirildiği konu da bu reenkarnasyon olayı. okurken sık sık ee *mına koyayım ipini koparan geri geliyor, ne anlamı kaldı ölmenin dersiniz. örneğin kitap serilerinde bruenor battlehammer, wulfgar, regis ve catti brie battlehammer komple ölür, gömülür, yasları tutulur ama sonra hop! yeniden doğarak hafızalarını geri kazanırlar. yetmez, bir de bunların cehennem anılarını, onlara işkence eden iblisleri okuruz sayfalarca.

okuyucunun ve muhtemelen yayıncı wizards of the coast'un baskısına dayanamayıp marvel usulü bir diriliş operasyonu yapmış ama bu hamle serideki bütün trajedinin içini boşalttı maalesef. gauntlgrym gibi epik bir sondan sonra bu karakterleri geri getirmek, fantezi edebiyatında stakes yani risk kavramını öldürdü. hatta bugün konuyu bir arkadaşla konuşurken, mark lawrenceın broken empire serisini üçleme olarak bitirip niye devamını yazmadığını açıkladığı sonsöz kısmında, açık açık salvatore'a laf soktuğunu anlattı. karakterleri cash cow gibi görüp dibine kadar sağmak prensiplerime aykırı demiş kral.

çünkü bu comebackler gandalf gibi bir karakterde dozunda kullanıldığında süper bir etki yaratırken, aynı seride bütün baş karakterleri öldürüp öldürüp dirilttiğinde olay arka sokaklar'a dönüyor maalesef. d&d kozmolojisini hamur gibi yoğura yoğura bize son derece eğlenceli bir evren sundu ama böyle sululuklar yaptığında işte o hamurdan saç çıkmış gibi tiksindirdi bir çok okuru. ne bileyim, benim gibi okurlar için konuşan kılıçlar ve ateşli silahlar aslında bu evrenin tadı tuzu ama sürekli ölümden geri dönenler hepimizin ortak nefreti.

öte yandan kusurlarına rağmen yarattığı bütün karakterler çok güzel ve özel ama hepsinden tek bir yazıda bahsetmek namümkün. kendi başlıklarına ayrı ayrı yazmak lazım. hepsinin ayrı güzellikleri ve kusurları var ve okurken insanı cezbeden de bu ayarında kusurlu halleri. bu evrende benim nasıl yazıldığını merak ettiğim iki karakter vardı. drizzt'den bahsettim. onu hiç sallamadığı için havada kaldığı çok nokta var. bir de üzerine aşırı fazla düştüğü, overthinkingin bokunu çıkardığı bazı karakterler var ki bunların başında da jarlaxle baenre geliyor.

neden bilmiyorum, bu lavuğun deus ex machina modunu öyle bir seviyede yazmış ki, drow panteonundaki tanrılar bile lan bu p*zevenk yine neyin peşinde? moduna giriyorlardır. bu evrenin loki'si gibi bir karakter yaratmış. bir de bunun üzerindeki item listesi, elminster'ın kütüphanesinden daha kalabalık. ibnenin şapkası ayrı dert, göz bandı ayrı dert, pelerini ayrı bir manipülasyon aracı. şapkası mandrake gibi her türlü ihtiyaca yanıt veriyor. göz bandı büyü engellerken öngörü imkanı veriyor. pelerini ise hem fiziksel hem büyü saldırılarını engelliyor.

yazar az buçuk anlıyorum. ne zaman drizzt veya ekibi içinden çıkılamaz, lore kurallarına göre buradan ancak mucizeyle kurtulurlar dediğimiz bir olaya dahil olsa, jarlaxle kel kafasını araya sokup deus ex machina show yapıyor. ne bileyim, ya ortama bir nightmare çağırır ya da, yaa ben oraya önceden 500 tane paralı asker yerleştirmiştim diyerek sorunu çözer. bu durum maalesef serideki gerilim ve ciddiyetin anasını ağlatıyor. çünkü birkaç kereden sonra artık biliyoruz ki bu lavuk oralardaysa kimse gerçekten ölmez veya olaylar bir şekilde kotarılır. önünde sonunda öleceğini bildiğin bir tür sean bean karakteri gibi yürüyen spoiler yaratmış.

lavuğun sevdiğim tek bir yönü var, o da drizzt gibi ay ben çok vicdanlıyım diye ağlamamasıdır. bak yine drizzt'e döndüm. belki o uzun z raporu döktüğü kısımlar olmasa bu kadar zırlak gelmezdi gözümüze. ister drow ister wooden elf olsun, bütün başrol elflerin böyle woke, hafif kulampara yazılmasından da oldum olası tiksinirim. bunlar ne aşkını ifade edebilir ne başka duygularını gösterebilirler. aynısı yüzüklerin efendisi'nde de var. burada da drizzt, beş kitap boyunca abisi ölünce yengesine çöken kürt gibi cattie-brie'nin götünde gezdi durdu. wulfgar tekrar dirilince pıstı, sonra tekrar yazıldı. ecchi anime karakteri gibi takıldı sayfalar boyunca.

fanları linç etmesin ama şöyle bir düşününce drizzt'in aslında altı üstü bir power fantasy karakteri olarak yazıldığı o kadar belli ki. hayatı boyunca dışlanmış ama aslında herkesten daha yetenekli ve ahlaklı olan karizmatik kahraman teması döşemiş geçmiş adam. bu tabii ki özellikle genç dimağlar için afrodizyak etkisi yaratıyor. bu karakterle bağ kurmak, le guin'in ged karakteriyle varoluşsal sancı çekmekten çok daha kolay ve tatmin edicidir. salvatore abi ise bu yanlış anlaşılmış kahraman damarını bulmuş ve 30 yıl boyunca emiklemiş. boklamıyorum, helal olsun, iyi ki de yaptı ama yaptığı da bu yani. diğer yazarlar tarafından eleştirilmesi de aynı sebepten.

onun yanında jarlaxle gayet t*ş*klı bir karakter. öncelikle menzoberranzan'daki düzeni reddetmiştir ve bunu iyi biri olmak için değil, kimseye eyvallahı olmaması için yapmıştır. en baştan beri düzenin adamıydı. düzülürse içine atar, imkanını bulursa dibine kadar düzer. olayı da bu kadar basit. çok insani, gerçekçi yazılmış bir karakterdir ama şu aşırı kurtarıcı imajı biraz bozuyor işleri.

bir de jarlaxle'ın o her şeyi çözen adam antipatikliğinden kurtulmasını sağlayan tek şey artemis entreri ile olan ilişkisidir. bu evrende üzerine konuşulması gereken onlarca karakter olduğundan bahsetmiştim değil mi? artemis entreri de onlardan biri de neyse, ona kendi başlığında değineyim. bu karakter ne kadar gerçekçi, karanlık ve depresifse jarlaxle da bir o kadar absürt, renkli ve neşelidir. yazar, jarlaxle'a verdiği tanrısal gücü entreri'nin ölümcül nihilizmiyle dengelemiş ama okurken es vermezseniz bu detayları fark edemezsiniz. bu kadar hızlı üretim yapan bir yazarın, hem nalına hem mıhına çalışmasını da korkunç takdir ediyorum.

mesela jarlaxle aslında menzoberranzan'da en tepede olan hanedan, yani baenre evinin üçüncü oğlu. yani normalde loltha kurban edilmesi gerekiyordu ama annesi onu bir şekilde hayatta tutmuş veya jarlaxle bebekken bile bir şekilde sistemin açığını bulmuş. bu kurban edilmekten kurtulma hikayesi ise onun tüm hayatı boyunca ölümü ve kuralları taca atma motivasyonunun temelini atmış. en azından yüz kere okuduktan sonra yazarın bu kafaya girdiğini anlayabiliyorsunuz.

şunu da anlıyorum, yazım tekniğinde bazı karakterleri diğer karakterlerle çözümlemeye gidersiniz. burada yazar, drizzt'in uzun uzun anlattığı o ahlaki ikilemlerini jarlaxle olmadan çözemiyor. drizzt elini kirletmek istemediğinde veya stratejik bir çıkmaza girdiğinde, jarlaxle gelip o kirli işi hallediyor ve sahneden ıslık çalarak siktir olup gidiyor ama bu bana yazarın karakterini saf ve temiz tutmak için kullandığı bir edebi tembellik gibi geliyor.

yine de serideki en karizmatik ama aynı zamanda en yavşak karakter. belli ki yazar da onu yaratırken çok eğlenmiş ve o kadar çok sevmiş ki adamın başına hiçbir zaman kalıcı bir trajedi yazmamış. çünkü bu ibnenin her zaman bir b planı, bir yedek büyüsü, bir kaçış tüneli var. bu da onu bir karakter olmaktan çıkarıp yazarın olay akışına istediği gibi müdahale ettiği bir kumanda haline getirmiş. deus ex machina demem de o yüzden.


bak, bitireceğim dedikçe aklıma başka şeyler geliyor

bu adamın yarattığı evreni anlamanın kolay olması da popülerliğini perçinlemiş aslında. mukayese etmek gereksiz ve bunu okurlar olarak biz istem dışı yapıyoruz ama tolkien okumak için anglo-sakson mitolojisine, dilbilimine ve derin bir tarih bilincine, yani en azından merakına sahip olman lazım. ne bileyim, en basitinden silmarillion okurken bile arada açıp en arkadaki sözlüğe ve baştaki haritalara, ek kaynaklara bakman gerekiyor. le guin okurken bile ucundan kıyısından antropoloji ve feminizm üzerine kafa yorman lazım ama bu adamı okurken az buçuk d&d bilmek yetiyor.

anlayacağınız, salvatore abi çerezlik güzel hikayeler yazdı. akşam işten, okuldan yorgun argın geldiğinde kafa yormadan, drizzt'in o girdap gibi dönen palalarını film izler gibi okuttu hepimize. derin felsefe yerine aksiyon, betimleme yerine koreografi keyfi aldık. bu da casual dediğimiz ana akım okuyucu kitlesini mıknatıs gibi çekti ama bütün olayı bu değil. yukarıda boşuna steve jobs benzetmesi yapmadım. çünkü adam fabrikasyon ve standartları olan kitaplar yazarken, uzman bir pazarlamacı gibi hepimizi standartlarını arar hale getirdi.

kitaplarında dövüş sahnelerini bir koreograf gibi yazdığı için kılıcın kaç derece açıyla girdiği, hangi ayağın nerede durduğu bile bellidir. bu da görsel bir çağda yaşayan, bilgisayar oyunlarıyla büyüyen nesil için çok cezbedicidir. tam aksine tolkien'de savaşlar epik ve uzaktan anlatılır. bu da her okurun hoşuna gitmez. bazıları detay ister. salvatore'da ise kılıç şakırtılarını bırak, arada bir de kılıcın iç sesini dinlersin. bak yine aklıma geldi sinirlerim bozuldu. çok önemli ve finale yakın bir sahnede dövüşürken, vur joker vur tadında drizzt'e gaz verdiği bir diyaloğu vardı kılıcın hahaha.

başka bir bakışla, fantastik edebiyatın pop starı desek de olur kendisi için

tolkien ve le guin klasik müzik bestecisidir. klasik müzik ölümsüzdür ama pop starın albümleri her zaman daha çok satar, konserleri daha çok dolar. salvatore'un başarısı, fanteziyi ulaşılabilir ve kolayca tüketilebilir kılmasıdır. bunun için de kendisine sonsuz kere minnettarım. iyi ki var oldu ve yazdı. üzerine bu kadar düşünülmese, tartışılmasa ve yazılmasa bugün önümüze düşen nice güzel kitap hiç var olmayacaktı. eleştirsem de verdiği emeğe söz etmeye, değerini küçültmeye cürret edemem.

bu arada sözünü etmezsem ayıp etmiş olurum. nice fantastik kurgu eserinde nice yoldaş, hayvan karakter yaratıldı ama hiçbirisi guenhwyvar kadar karizmatik, sadık, gerçek bir dost olmadı. drizzt'in karizması okunurluğuna üç birim katkı yaptıysa iki birim de bu kedi dostu sayesinde geldi. edebiyatta yan karakter yazımının, sinemada figüran kalitesinin ne kadar önemli olduğunu da hep bu karakterler öğretti hepimize. iyi ki böyle güzel, derin yazarlar var da insanlığın geleceğine dair umutlarımız hep yeşil kalıyor.

sayesinde neler okuduk, düşün dünyamız ne kadar genişledi. geçenlerde, sanat okuyan öğrencilerime kendisini anlattım, kitaplarını tanıttım. bir çoğu büyük merak saldı. hatta baldur's gate evrenini bilmesine rağmen kendisinden hiç haberleri olmadığını şaşkınlıkla öğrendim. neyse ki artık biliyor ve okuyorlar. belki bir gün onlar da insanlık mirasına onun gibi katkılarda bulunurlar. abimiz bugün itibarıyla 69 yaşındaymış. klasik bir türk deyişiyle; yüz yaşasın!