Sentimental Value, Neden 2025'in En İyi Filmlerinden Biri?

Norveçli yönetmen Joachim Trier'in son filmini incelemeye doyamadık. Neden bu kadar iyi peki?
Sentimental Value, Neden 2025'in En İyi Filmlerinden Biri?

bu sene dünya prömiyerini yaptığı cannes film festivali’nden grand prix ödülü ile dönen, norveç’in dünya sinemasına en güzel armağanlarından olan sentimental value, norveçli oscar adayı yönetmen joachim trier’in, the worst person in the world adlı filminden 4 sene sonra vizyona giren filmi. film, yönetmen ve oyuncu ekibinin katılılmıyla cannes’da ilk kez görücüye çıktığında, 19 dakikalık ayakta alkışa mazhar olmuş ve bu, şimdiye kadar festivalde bir filmin aldığı en uzun süren 3. alkış olmuştu.

türkçe ismiyle manevi değer’in özgün senaryosu, trier’in daha önce çektiği birçok filmde beraber çalıştığı, eskil vogt ile beraber yazdığı bir öykü. 135 dakikalık bu güzel drama, fikrimce 2025’in en nitelikli sinema eserlerinden bir tanesi. peki niye böyle düşünüyorum? şimdi bunu detaylandırayım;

filmin başarısının ardında yatan en önemli faktörlerden birincisi, şüphesiz içerisinde son derece detaylı biçimde ve derinlikli yazılmış karakterler barındırması. ilk olarak isveçli usta aktör stellan skarsgard’ın canlandırdığı gustav karakterinden yola çıkalım;

isveçli bir babanın ve norveçli bir annenin oğlu olan gustav, henüz ilkokula gittiği dönemde annesini kaybetmiştir. anti nazi propagandasından 2 yıldan uzun süren esarete ve işkenceye maruz kalan karin isimli genç kadın, evlenip çocuk sahibi olduktan sonra travmasıyla yaşayamamış ve evinde kendini asarak canına kıymıştır. gustav ön ergenliğini ve gençliğini annesiz yaşamak zorunda kalmış bir adamdır. annesine yapılan insanlık suçları, gustav’ın kimliği şekillenirken o’na sirayet etmiş, o’nda da hassasiyetler yaratarak, derin yaralar açmıştır. gustav’ın yaralı bir insan olması, yakınlarıyla ve özel hayatındaki diğer kişilerle kurduğu ilişkilerde, belki de haklı olarak hep zor biri olarak algılanmasına yol açmıştır. gustav'ın uzun yıllar boyunca alkolizm batağında yaşayıp, yaşlanınca iyice yıkık birine dönmesi ve kronik kalp problemi olmasına rağmen, hala fütursuzca yaşaması da bundan kaynaklıdır.


35 yaşından sonra evlenip iki çocuk sahibi olan gustav, aile hayatını layığıyla becerememiş ve eşiyle boşanıp iki kızını terk etmiştir. gustav, norveçli eski eşi sissel’in ölümünün ardından kızlarıyla yeniden bir araya gelir. gustav’ın kızları nora ve agnes’le buluşması sonrası, iki kadının babalarının farklı yönleriyle karakteristiğini taşıdığını anlarız.

renate reinsve tarafından canlandırılan, tiyatro oyuncusu 37 yaşındaki nora, gustav’ın karanlık tarafını ve ağır travmalarını aktardığı genlerini taşır. nora, gustav’ın içindeki bu karamsar yapıyla başa çıkmakta zorlanır. yüzlerce seyircinin önüne çıkmadan önce panik atak yaşar. anksiyetesinin geçici tedavisi için sevdiği adamla sahne arkasında sevişmek ve o’ndan suratına tokat atmasını ister. duygusal ilişkilerinin hiçbirinde istikrarlı olamaz ve nora’nın “baba kaynaklı sorunları” (daddy issues), o’nun aşk hayatını da son derece olumsuz etkilemektedir. nora, başarısız bir babanın kızı ve travmatik bir babaannenin ideal torunudur.

norveçli oyuncu inga ibsdotter lilleaas’ın performasıyla izlediğimiz, nora’nın kız kardeşi agnes ise, ablasının zıttı bir karaktere sahiptir. yaşadığı olumsuzluklara takılıp kalmaz ve yaşama sevinci ön plandadır. oğlu ve kocasıyla kendine bir aile kurmuştur. hayata daha pozitif bakmayı başarabilen agnes, babasının aydınlık tarafını miras almıştır. bu taraf aslında heyecanı olan çocuk gustav’ın hayata olan bağlılığıdır. babasının norveçli eşi sissel’den, ikinci kız çocuğu olarak dünyaya gelen agnes, yunan menşeli bir isimdir ve anlamı “saf ve kutsal” olandır. agnes doğumundan itibaren, yaşama sevinci ve aydınlığa ulaşma çabası ile, hayatında yeri olan insanlara hep güler yüzlü bir insan olmaya çalışan, yumuşak kalpli bir kadındır.

filmin dördüncü önemli karakteri ise, amerikalı oyuncu elle fanning tarafından hayat verilen rachel kemp’tir. rachel henüz kariyerinin başında olsa da, amerika’da ünlü bir oyuncudur ve duygusal filmlere düşkündür. özel bir gösterimde gustav’ın eskiden çekmiş olduğu ve henüz kızı küçük bir çocukken oynattığı filmi izleyen rachel, gustav’ın sanatına hayran kalır. rachel, gustav’ın en küçük kızı olacak yaştadır ve gustav’la hemen kaynaşır. çünkü rachel’ın da art house sinema yapma isteği ve özgün avrupa sinemasında iz bırakma isteği bulunmaktadır. rachel’a göre gerçek hislerle yapılan sinema, aslında tüm klasik olmuş filmlerin kimliğine sinmiş, olmazsa olmaz bir niteliktir. rachel bunu gustav’ın perspektifi ile başarabileceğini anlar.

gustav, küçük yaştayken yitirdiği annesini oynaması için, yıllardır görüşmediği kızı nora’ya teklif götürüp, yüksek sesle yaşanan tartışmayla reddedilince, rachel kemp ile tanışması, gustav’a bu rolü oynaması için başka bir alternatif doğmuştur. amerikalı rachel’ın gustav’ın sinemasını takdir etmesi, 15 yıldır film çekemeyen gustav’ın bir tür geri dönüş bileti anlamına gelir. gustav’ın rachel’la olan güzel ilişkisi, yönetmenin tekrar nitelikli bir eser üretmesine yetecek midir? üstüne üstlük filmdeki baş karakterin, geçmişi acılarla dolu ve intihar etmiş bir kadın olan, gustav'ın annesi karin olması, bununla beraber kadının büyük trajedisinin bire bir seyirciye aktarılmasının, ne kadar mümkün olabileceği de, son derece tartışmalı bir husus olacaktır.


sentimental value’nin alameti farikası tam olarak burada yatar

film dört yapraklı yoncanın estetiği misali, dört farklı muazzam oyunculuk performansıyla doludur. filmin ekran süresinin tamamına yakınını kaplayan bu sıra dışı yorumlar, filmin dört oyuncusuna şimdiye kadar bir çok ödül adaylığı ve ödül kazandırmıştır. bunun devamının altın küre ve oscar ödül töreni’nde de geleceğini söylemek gayet mümkündür.

manevi değer’in bir diğer güçlü yanından söz etmek gerekirse, bunun filmin üstün işçilik sergilenen kurgusu olduğunu söylemek gerekir. danimarkalı film editör olive bugge coutte’un, filmde hikayenin geçmişine gittiğimiz ve toplamda 5 farklı zaman aksını gördüğümüz sahnelerin sürekliliği bozmadan kesilmesi muazzam. bu sayede 135 dakikalık bu nefis filmi, hiç sıkılmadan izleyebiliyorsunuz. bunu söylerken kastedilen non-lineer (doğrusal olmayan) kurgu yapısı değil de, hikayenin bir anlatıcısının olması ve ana hikaye sürerken, geçmişe gidilen kesitlerin, filmin akışını güzelleştirmesi vurgulanmak istenmiştir.

51 yaşındaki yönetmen joachim trier, bu değerli filmiyle ailevi problemleri, geçmiş travmaları, 100 yıla yayılan hikayede durup izlediğimiz olayları ve bunların ötesine geçerek en çok da baba ve kızlarının hikayesini bize anlatıyor. yönetmen bu hikayeyi anlatırken, o çok bilinen antik hikaye olan “elektra kompleksi” ne hiç uğramıyor. baba/kız ilişkisine aslında bizim topraklarımızda da bilinen bir ton olan, “aksi baba ve baba sevgisinden yoksun büyüyen kızları” sorunsalından yaklaşıyor. biz bunu izlerken, kuzey avrupa’nın sosyo-kültürel yapısına uygun diyaloglara şahit oluyoruz. karakterler birbirine sinirlenirken ya da sevgi belirtisi gösterdikleri ve duygusal yumuşama anlarında, aralarındaki mesafe her zaman hissediliyor. hatta amerikalı oyuncu ile oldukları sahnelerde, hemen takılan maskeleri ve değişen tavırları gözlemleyebiliyorsunuz. bu, oyuncular tarafından kasıtlı olarak uygulanan bir yorum.

intihar trajedisi, aslında joachim trier sinemasında sık sık rastladığımız bir unsur. yönetmenin önceki filmlerinin bir çoğunda yer alan, karakterlerin hayata tutunmak için çabalamak yerine mağlubiyeti tercih etmesi, manevi değer filminde de mevcut. babaannenin holokost zamanında gördüğü işkencelerin travmasını atlatamaması sebebiyle başlayan toksik zincir, gen havuzuna dahil olan gustav karakteri ve kızı nora'yı da hayatlarının bazı anlarında kıstırıyordu. yönetmenin perspektifiyle ve karakterlerin muhteşem yorumlarıyla izlediğimiz anlar, drama yaratmada yine çok başarılı. çünkü trier iyi bildiği sularda yüzüyor. kanımca bu defa olimpiyat rekoru kıracak kadar da formunda.

filmin manevi değer taşıyan en önemli unsuru, açık olarak yönetmenin pek çok sahneyle seyircilerine vurguladığı oslo’daki evdir. o ev hem büyük travmalara sahne olmuş, hem de nora’nın yıllarını geçirdiği, acı,tatlı anılarını o’nunla birlikte yaşayan ve hisseden, bir nevi ruhu olan özel bir mekandır. ev doluyken mutludur ancak insanlar orayı bir bir terk ettiğinde mutsuz ve kasvetli bir yapıya dönüşmektedir. ev, adeta içindeki insanlarla yaşamış, onlarla nefes almış, onların hatıralarının odak noktası olmuştur. evin içideki sobadan duyulan “gizli” konuşmalar, nora’nın çocukluğunu ve gençliğini kaplamış, nora olgunlaşma adımlarını bu sayede daha hızlı atmak durumunda kalmıştır. bu genç yaştaki mecburi olgunlaşma süreci, nora’nın hassasiyetini artırmış, genç kadının hayatı, tüm bu “incelikler yüzünden” daha zorlaşmıştır.

babalar ve kızları - "incelikler yüzünden" (manevi değer youtube shorts)


gustav’ın eski eşi sissel’in ölümü, evdeki eski eşyaların paylaşılması hususunu gündeme getirmiş, nora, yılların hatırası o özel vazoyu almak istemiştir. eski eşyaların manevi değeri, orada yaşayanların hatıralarındaki önemi ile belirlenmektedir. özellikle hayatını kaybetmiş insanların ardında bıraktıkları, onunla geçmişi olan ve anılarında vefat eden yakınlarını yaşatmaya devam edecekler için, bir tür avuntu kaynağına dönüşecektir.

avrupa sineması'nın kendine has dokusunu üstünde taşıyan bu kıymetli film, şu anda kıtanın en parlak dönemini yaşayan ve formunun zirvesinde olan bir kaç yönetmeninden olan kuzey avrupalı joachim trier’in, kariyerinin en özel işi. manevi değer, soğuğuyla meşhur norveç’ten çıkan ve ülkenin kültürel kodlarını yansıtan bir yapım olsa da, gerek içine giren yabancı karakter, gerekse de film içinde filmle birleşen, buram buram art house kokan estetiğiyle, evrensel sanat dili yakalama hususunda başarılı olabilmiş bir eser. yapımın bu özelliği, joachim trier sinemasının şimdiye kadar en çok sevileni filmi olma niteliğini de beraberinde getiriyor. çünkü film, başarılı dramasını direkt olarak sanatın gücü'nden alıyor. bu sebeptendir ki filmin en sevdiğim kısımları, tiyatro gösterisine hazırlık aşaması ve gösterim sonrası anlar, sahne çekimi, metin okuması ve diğer hazırlıklar ile, gustav’ın retrospektifinin izleri oldu. sentimental value en çok bu yönüyle 7. sanatı sevenler, işin mutfağındakiler ve sinema aşıkları için çekilmiş özel bir film.

tüm bu sebeplerle yılın en iyi üç uzun metrajından biri olduğunu düşündüğüm filmi, nitelikli sinema eserlerini özleyen herkese öneririm. joachim trier’in 26 aralık 2025 cuma günü, ülkemiz sinemalarında vizyona girecek bu güzel filmini, kesinlikle kaçırmayın.

letterboxd puanı: 4.5/5 (link)

ekleme: filmin önemli bir özelliğini açıklamam gerekirse; joachim trier sinemasını erken dönemlerinden beri bilenler ve yönetmenin filmleriyle sıkı bir gönül bağı kuranlar için sentimental value, biraz daha genel beğeniye hitap etmesinden ötürü, eski hayranlar tarafından görece daha az benimsenecek bir filmdir. bununla beraber yönetmenin filminde holokost'a (yahudi soykırımı) değinmesi, ödül beklentisi içinde olduğunu gösteriyor. ayrıca filminde amerikan oyuncu bulunması ve filmin bazı sahnelerinin ingilizce çekilmesi de benzer gayenin sonuçları. bu kısımda, bazı sinemacıları romantize edenler için birkaç husustan bahsedelim; sanatınızla milyonlara hitap edecek kadar büyüdüğünüzde, büyük hırslar da peşinizden sizi kovalamaya başlar. her yönetmenin, takdir edilmeyi ve milyonların canlı olarak izlediği törenlerde alkışlanmayı istemesi gayet normaldir. bu elbette joachim trier için de geçerli. yönetmen bu filmiyle daha önce ulaşamadığı ödülleri almak, daha çok beğenilmek ve ayakta alkışlanmak istemiş. bunun bir sorun olmadığını ve aynısını o seviyeye gelen hemen her yönetmenin yapacağını düşünüyorum. dolayısıyla yönetmene bu hususta yüklenmek, bence anlamsız olacaktır.