Sakin Kültürüyle Tanınan Japonya, Nasıl Cyberpunk Türünün Lideri Oldu?

Akira, Ghost in the Shell, Cyberpunk 2077... Genellikle sakin bir kültürü olan Japonya nasıl oldu da böyle karanlık, neon ışıklı bir alt kültürün önde gelen ülkesi oldu?
Sakin Kültürüyle Tanınan Japonya, Nasıl Cyberpunk Türünün Lideri Oldu?

kimonolu samuraylar nasıl oldu da neon distopyaların efendisi oldu?

japonya hakkında düşününce aklınıza neler geliyor? tapınaklar, kimono, çay seremonileri, samuraylar... peki aynı ülke nasıl oluyor da akira, ghost in the shell, cyberpunk 2077'nin ilham kaynağı gibi karanlık, teknolojik, fütüristik distopyaların lideri oluyor?

tohumları çocukluğumda izlediğim japon çizgi fimleriyle -günümüz tabiriyle 'anime'- atılmış, kendisi eski cevabı yeni bu soru bir süredir zihnimi meşgul ediyordu ve kendimce bulduğum bazı cevaplar oldu.

travma + teknoloji = cyberpunk

japonya'nın cyberpunk hikayelerinde lider olmasının sırrı aslında basit ama derinden gelen bir gerçeğin gölgesinde barınıyor: batı için bilim kurgu olan şeyler, japonya için yaşanmış deneyimdi. gelenek ile gelecek arasındaki çatışma sadece bir hayal değil, günlük hayatın gerçeğiydi. ve en önemlisi, travmayı sanatla işlediler. cyberpunk onlar için bir eğlence değil, bir tür terapi yöntemiydi.

hikaye nasıl başladı?

1868: ilk büyük şok - meiji restorasyonu

250 yıl boyunca dış dünyaya kapanan japonya, bir anda modern dünyayla yüzleşti. devlet şunu söyledi: "teknolojide batı gibi olacağız ama ruhumuz japon kalacak." bu ilk büyük çelişkiydi: samuray kültürü + buhar makineleri. sonuç? ilk kimlik bunalımı: biz kimiz? geleneksel mi, modern mi?

1945: asıl travma - atom bombası

ii. dünya savaşı japonya için sadece bir yenilgi değildi. hiroshima ve nagasaki'ye atılan atom bombaları, toplumun ruhunda derin bir yara açtı. bu olay şunları sorgulamaya başlattı: teknoloji iyi mi, kötü mü? gelecek umut mu vadediyor, tehlike mi? geleneksel değerlerimiz hâlâ anlamlı mı?

ilk kültürel yankılar hemen geldi. 1954'te çekilen godzilla filmi bunun en güçlü örneğiydi. dev canavar aslında nükleer radyasyonun yarattığı bir mutanttı -teknolojinin dehşetinin mükemmel bir metaforu. ardından 1956'da tetsujin 28-go geldi: dev robotlar, savaş teknolojisinin gücünü ve tehlikesini anlatan hikayeler.

1960-1980: mucize ve bunalım

20 yıl içinde japonya, yıkıntılarından dünyanın 2. büyük ekonomisi haline geldi. tokyo mega-kent haline geldi. sony, honda, toyota gibi devler doğdu. ama bu hızlı büyüme yeni sorunlar getirdi. günlük hayatta garip çelişkiler yaşanmaya başladı. sabah takım elbise giyip metroya binen aynı japon insanı, akşam geleneksel festivalde yukata giyiyordu. modern gökdelenlerin hemen yanında 300 yıllık tapınaklar duruyordu. global kapitalizmin acımasız temposu, geleneksel "uyum" (wa) kültürüyle bir arada yaşamaya çalışıyordu.

bu dönemin eserleri de bu çelişkiyi yansıtıyordu. 1963'te astro boy geldi: robot bir çocuk. "makineler insan olabilir mi?" sorusunu soruyordu. 1964'te cyborg 009: insan-makine karışımları. insan olmak nerede bitiyor, makine nerede olma başlıyor?

1980-1990: cyberpunk'ın altın çağı

bu dönemde iki önemli şey oldu. batı'da cyberpunk türü doğdu - william gibson'ın 1984'te yazdığı "neuromancer" romanı ve ridley scott'ın 1982'de çektiği "blade runner" filmi. ilginç olan şuydu: bu hikayelerin çoğu neon-city tokyo ve japon kültürü öğeleri yansıtıyordu; dev ekranlarda katakana ve hiragana karakterleriyle geyşalar ışıldıyordu.

william gibson bunu şöyle açıklamıştı: "can see more chronological strata of futuristic design in a tokyo streetscape than anywhere else in the world" (tokyo sokaklarında dünyanın başka herhangi bir yerinden daha fazla kronolojik gelecekçi tasarım katmanı görebilirsiniz). japonlar bunu okudu ve şöyle düşündü: "biz zaten bunu yaşıyoruz!"

o dönemin efsane eserleri

akira (1988)

neo-tokyo 2019. şehir ekonomik çöküş sonrası yeniden inşa edilmiş. gençler isyan ediyor, devlet kontrol kaybediyor. "akira" denilen güç kimsenin kontrol edemeyeceği bir enerji - atom bombasının metaforu.

ghost in the shell (1995)

ana karakter kusanagi bir cyborg. bedeni tamamen makine ama aklı/ruhu insan. sürekli soruyor: "ben hala ben miyim? ruhum nerede başlıyor, makineliğim nerede bitiyor?". bu tam anlamıyla japon felsefesinin sorusu: insan ne ile insan olur?

neon genesis evangelion (1995)

travmatize gençler dev robotlara biniyor dünyayı kurtarmak için. ama asıl konu robotlar değil - yalnızlık, insan bağlantısının imkansızlığı, travmanın kuşaktan kuşağa geçmesi.


peki neden japonya? başka bir ülke değil de?

üst üste yığılmış travmalar

japonya'nın hikayesi aslında üst üste yığılmış travmaların hikayesi. 1868'de meiji restorasyonu ile geleneksel düzen yıkıldı. 1945'te atom bombası teknolojinin dehşetini gösterdi. 1991'de ekonomik balon patladığında gelecek umudu da kayboldu. cyberpunk batı için bir hayal, japonya için bir anı defteriydi.

boşluk sevgisi (ma)

japon sanatında boşluk, doluluk kadar önemlidir. çiçek düzenlemesinde (ikebana) çiçekler arası boşluk anlatır. haiku şiirinde söylenmeyenler, söylenenleri tamamlar. manga panellerinde beyaz alanlar hikayeyi ilerletir.

cyberpunk'ta da aynı mantık işliyor: insan ile makine arası boşluk, geçmiş ile gelecek arası boşluk, kimlik ile yapay arası boşluk. bu boşluklarda gerilim var - japon estetiğinin özü budur.

geçiciliğin güzelliği (mono no aware)

japonca'da "şeylerin hüznü" anlamına gelir. her güzel şeyin geçici olduğunu bilmek ve bu yüzden daha değerli bulmak. kiraz çiçekleri bir hafta açar ve solar - bu yüzden kıymetlidir. samuraylar ölüme hazır yaşardı ve güçlerini kaynağı buydu.

cyberpunk'ta aynı felsefe devam eder. blade runner'daki androidler kısa ömürlüdür ve bu onları insani yapan şeydir. ghost in the shell'de bedenler değişkendir, kimlik geçicidir. her teknoloji eskir ve bu da onları "güzel" kılar.

kusurlu güzellik (wabi-sabi)

batı'da "mükemmel" güzeldir. japon estetiğinde "kusurlu" güzeldir. çömlekteki çatlak onu özel kılar, yaşlanmış ağaç güzeldir. cyberpunk'ta da aynı şekilde, kirli ve paslanmış teknoloji estetiktir. glitch'li ekranlar sanattır. yıpranmış cyborg duygusaldır. bu yüzden japon cyberpunk'ı pırıl pırıl değil, kirli ve yorgun görünür. bu onların realist estetiğinin yansımasıdır.

tokyo: yaşayan cyberpunk şehri

tokyo'nun kendisi bir cyberpunk filmi gibidir. zamanda çarpışma her köşede yaşanır: 300 yıllık tapınağın yanında hologram gösteren billboard. dar sokakta ahşap ev, karşısında 50 katlı gökdelen. sabah modern iş kıyafeti, akşam geleneksel kimono.

teknoloji yoğunluğu var ama garip bir şekilde: her köşede robot tuvalet, otomat makineleri her yerde, ama hala çok yerde sadece nakit kabul ediliyor. bu gerçek bir çelişki - hayal değil, günlük hayat.

oksimoron mu, yoksa doğal evrim mi?

buraya kadar yazdıklarım beni şu sonuca götürüyor: "bu bir çelişki, bir oksimoron". ama ben şunu öneriyorum: belki de değil. japon kültürünün özünde adaptasyon var. tarih boyunca çin yazısını alıp kanji'yi yarattılar, budizm'i alıp zen'i yarattılar, batı teknolojisini alıp kendi tarzlarını yarattılar, yenilgiyi yaşayıp yeniden doğdular. cyberpunk da bir adaptasyon: modern travmayı geleneksel estetikle işleme yöntemi.

neden lider oldular?

- batı cyberpunk yaklaşımı: "ya böyle bir gelecek olursa?" (spekülatif)

- japon cyberpunk yaklaşımı: "biz zaten buradayız." (yaşanmış)

fark nerede?

japonlar için cyberpunk bir kaçış değil, bir katharsis - travmayı işleme, anlamlandırma, sindirme yöntemi. batılı yazar hayal ediyor, japon sanatçı ise bildiklerini anlatıyor.


bugün ne durumda?

2000'lerden sonra değişim başladı. 1990'larda "gelecek karanlık" diyen akira ve ghost in the shell vardı. 2000'lerde "geçmiş güzeldi" diyen studio ghibli filmleri geldi. 2010'larda "şimdi'yi kurtaralım" diyen your name ve weathering with you çıktı.

cyberpunk esasen travma işleme mekanizmasıydı. travma entegre edilince, yeni hikayelere geçildi.

sonuç: en eski kültür, en modern hikayeler

japonya'nın cyberpunk liderliği bir paradoks gibi görünüyor ama aslında en doğal süreç. çünkü japon kültürü geçicilik üzerine kurulu (mono no aware), boşluğu değerli buluyor (ma), kusuru güzel görüyor (wabi-sabi), ve değişime açık (tarih boyunca adaptasyon).

ve en önemlisi: samimiydi. başka kültürler "böyle bir gelecek gelebilir" derken, japonlar "bu bizim hikayemiz" dedi. belki de en geleneksel onlar oldukları için en radikal geleceği hayal edebildiler.

son soru: şimdi hızla modernleşen güney kore, çin gibi ülkeler de benzer bir sürece girecek mi? kendi travmalarını işlemek için kendi cyberpunk'larını mı yaratacaklar?