Roma'da Toplumsal Yapı ve Sınıfsal Farklılıklar
roma cumhuriyeti ekseriyetle yurttaşların ortak siyasal düzeni şeklinde tasvir edilmiştir. bu doğrultuda ilk akla gelen; herkesin hukuk önünde eşit kabul edildiği ve kamusal görevlerin belirli kurallar çerçevesinde paylaşıldığıdır. ancak söz konusu yapı yakından incelendiğinde, bu görünümün altında derin ve süreklilik taşıyan bir hiyerarşinin bulunduğu fark edilir. siyasi güç, ekonomik imkanlar ve toplumsal prestij roma toplumunda eşit biçimde dağılmamaktadır; bilakis belirli çevrelerde yoğunlaşmış ve kuşaktan kuşağa aktarılmıştır.
cumhuriyet’in erken dönemlerinde bu hiyerarşi en açık biçimde patriciler ile plepler arasındaki ayrım üzerinden şekillenmiştir. soyluluk iddiasında bulunan patrici aileler, hem dini hem de siyasi makamlar için "geleneksel" olduğuna inandıkları bir hak talebinde bulunurken; geniş halk kitlelerini oluşturan plepler ise başlangıçta bu alanların büyük kısmının dışında bırakılmıştır. iki grup arasındaki gerilim yalnızca bir statü meselesi değil, aynı zamanda siyasal katılımın sınırlarını belirleyen temel bir mücadele alanıdır. misal; tribünlük kurumunun ortaya çıkışı, söz konusu gerilimin kurumsal bir çözüme kavuşturulma çabasını yansıtmaktadır.
zaman ilerledikçe roma toplumunun sınıfsal yapısı daha da karmaşık bir hal alır. patrici – pleb ayrımı eski belirleyiciliğini kısmen kaybederken, yerini yeni bir elit çevreye bırakacaktır: nobilitas. mezkur zümre teoride başarıya endeksli görünse de; pratikte politik gücün belirli aileler arasında paylaşıldığı bir düzenin tezahürüdür. evet, cumhuriyet kurumları işlevselliğini devam ettirmekte; fakat bu kurumların kontrolü büyük ölçüde aynı çevrelerin elinde kalmaktadır.
yine, roma toplumunda ekonomik güç ile siyasi nüfuz arasındaki doğru orantı da giderek daha da belirgin bir hal almıştır. aşina olduğumuz bir tabir olan burjuvanın arketipi olarak nitelendirebileceğimiz equites sınıfı; ticaret, vergi toplama ve finansal faaliyetler gibi araçlarla kayda değer bir servet biriktirmiş ve roma kastında kendisine önemli bir yer edinmiştir. bu grup doğrudan senato aristokrasisiyle örtüşmese de; devletin tüzel kişiliği ile ekonomi arasındaki bağın taşıyıcı kolonlarından biri olması nedeniyle siyasetteki etkisi yadsınamaz durumdadır. ezcümle roma’da siyaset, bilhassa geç cumhuriyet döneminde sadece aristokrat rekabetiyle sınırlı kalmayacak ve ekonomik çıkarların yön verdiği daha geniş bir güç alanı içerisinde şekillenecektir.
toplumun alt kesimleri ise bu yapının en geniş ama en kırılgan bölümünü oluşturur. şehirde yaşayan pleb kitlesi geçim sıkıntısı ve belirsizlik içinde yaşamını sürdürürken, kırsal nüfus uzun süren askerlik ve ekonomik dönüşüm hasebiyle gün geçtikçe zayıflamaktadır. bilahare tahıl dağıtımı gibi uygulamalar bu kitleleri kontrol altında tutmanın araçları haline gelecek ve bir dünya imparatorluğu kuracak olan cumhuriyetin köle emeğine dayalı üretim sistemi ekonomik yapıyı desteklerken sosyal gerilimleri daha da derinleştirecektir.
tüm bu anlattıklarımız ışığında roma cumhuriyeti’nde siyasi mücadele salt bireyler arasında yürütülen bir rekabet şeklinde okunmamalıdır. zira optimates ve populares olarak tanımlanan politik yönelimler, çoğu zaman toplumun farklı kesimlerinin çıkarlarıyla ilişkilidir. marius’un yükselişi, sulla’nın darbesi ya da clodius’un sokak siyasetini kullanması, bu sınıfsal yapının yarattığı gerilimlerin farklı biçimlerde ortaya çıkmasından ibarettir.
geleneksel tarih yazımında roma cumhuriyeti’nin istikrarı güçlü kurumlarına bağlanır; ancak bu kurumların üzerinde yükseldiği toplumsal yapı sürekli bir dengesizlik arz etmiştir. nitekim cumhuriyet genişledikçe, eşitlik fikri ile gerçek güç dağılımı arasındaki mesafe giderek açılmış; siyasal rekabet daha sert bir karakter kazanmıştır. cumhuriyet’in krizlerini anlamak adına bu yapının yarattığı gerilimleri göz ardı etmek mümkün değildir. çünkü roma’da siyaset, her şeyden önce, sınıf ile güç arasındaki ilişkinin bir yansıması olarak şekillenmektedir.
krallığın sonu ve sınıf mücadelesinin doğuşu (mö 509 – 287)
roma’daki toplumsal gerilimin kökleri cumhuriyet’in kuruluşuna dek uzanmaktadır. geleneksel anlatıya göre; mö 509 yılında son roma kralı tarquinius superbus şehirden kovulmuş ve monarşi sona ermiştir. bu olay roma tarihinde yalnızca bir rejim değişikliğine sebebiyet vermemiş; aynı zamanda siyasal gücün nasıl paylaşılacağı sorusunu da gündeme getirmiştir. krallığın ortadan kalkmasıyla birlikte iktidar aristokrat ailelerin kontrolüne geçmiş ve cumhuriyet’in erken yapısı büyük ölçüde bu çevrelerin çıkarları doğrultusunda şekillenmiştir.
kralın devrilmesinin ardından oluşturulan yeni düzende en yüksek makam olan konsüllük, fiilen patrici ailelerin tekelindedir. roma toplumu hukuken “yurttaşlardan” oluşuyor gibi görünse de siyasi katılım son derece sınırlıdır. geniş halk kitlesinden teşkil plebisite ise , bilhassa borç ilişkileri ve askeri yükümlülükler nedeniyle ağır bir baskı altında yaşamaktadır. cumhuriyet’in ilk yüzyılı bu eşitsiz yapının yarattığı gerilimle şekillenecektir.
söz konusu gerilim ilk büyük kırılmasını mö 494 yılında gerçekleşen birinci secessio plebis ile yaşar. pleb yurttaşlar roma’yı terk ederek mons sacer’e çekilir ve askeri hizmet vermeyi reddeder. bu rest doğal olarak cumhuriyet adına ciddi bir kriz anlamına gelir; zira roma ordusunun büyük kısmı toprak sahibi pleblerden oluşmaktadır. patrici elit söz konusu baskı karşısında geri adım atmak zorunda kalır. bu sürecin en önemli sonucu halk tribünlüğü (bkz: tribunus plebis) makamının kurulmasıdır. artık tribünlük vasıtasıyla plebler, haklarını koruma yetkisine sahip olacak ve veto etme aracılığıyla senato kararlarını durdurabileceklerdir.
ancak bu gelişme sınıf mücadelesini sona erdirmez. aksine, mücadele yeni araçlar ve yeni taleplerle devam edecektir. nitekim mö 451–450 yılları arasında hazırlanan on iki levha kanunları (roma hukukunun ilk yazılı örnekleri), keyfi yargı uygulamalarını büyük ölçüde sınırlamıştır. hukukun yazılı hale gelmesi plebler adına önemli bir kazanımdır, ancak toplumsal eşitlik için kat edilmesi gereken hala uzun bir yol bulunmaktadır.
sınıf mücadelesinin bir diğer önemli aşaması da mö 367 yılında kabul edilen licinius sextius yasalarıdır. söz konusu düzenleme ile birlikte konsüllüğün yolu plebisiteye açılmış ve böylece en yüksek magistralıklara erişim teorik olarak genişlemiştir. bu gelişme cumhuriyet’in siyasal yapısında önemli bir dönüşüm yaratacaktır. zira artık pleb kökenli bir yurttaş da en yüksek devlet makamına ulaşabilecek durumdadır. ancak pratikte mezkur makamlar yine sınırlı sayıda aile arasında dolaşmaya devam edecektir.
mücadelenin son büyük evresi mö 287 yılında çıkarılan lex hortensia ile gerçekleşir. bu yasa ile beraber pleb meclisinin (bkz: concilium plebis) aldığı kararlar tüm roma yurttaşları adına bağlayıcı hale gelmiştir. böylece plebler hukuki açıdan patricilerle eşit bir konuma yaklaşır. cumhuriyet’in erken dönemine damga vuran patrici–pleb ayrımı, en azından hukuki düzlemde büyük ölçüde aşılmış gibi görünmektedir.
ancak bu sürecin sonucunda ortaya çıkan tablo dikkatle incelendiğinde farklı bir gerçeklik ortaya çıkar. eski aristokratik ayrıcalıklar zayıflamış olsa da siyasi güç geniş kitlelere dağıtılmamış; bilakis, patrici ve pleb kökenli seçkin ailelerin birleşmesiyle yeni bir elit sınıf ortaya çıkmıştır. bu yeni yapı, cumhuriyet’in sonraki yüzyıllarına damga vuracak olan nobilitas'tan başkası değildir.
binaenaleyh erken cumhuriyet’te yaşanan sınıf mücadelesi bir eşitlik hikayesi olmaktan ziyade bir dönüşüm süreci olarak değerlendirilmelidir. patrici üstünlüğü doğrudan biçimde ortadan kalkmamış, yalnızca biçim değiştirerek yeni bir elit düzenine evirilmiştir. roma siyasetinin sonraki krizleri, bu yapının yarattığı gerilimlerin farklı biçimlerde yeniden ortaya çıkmasından ibarettir.
gentes ve patronaj: roma’da klan yapısının kurumsallaşması
roma toplumunun en erken örgütlenme biçimi bireylerden ziyade, gentes olarak adlandırılan geniş akrabalık toplulukları etrafında şekillenir. geleneksel anlatıya göre roma’nın kurucu düzeni, bilhassa servius tullius’un (mö 6. yüzyıl) reformlarıyla birlikte daha sistematik bir hal almıştır. bu reformlar öncesinde toplum büyük ölçüde soy temelli birlikler üzerinden dizayn edilmişken, servius’un düzenlemeleriyle beraber askeri ve siyasi organizasyonla daha doğrudan ilişkilendirilmiştir.
erken roma’da kesin sayıyı belirlemek zor olmakla birlikte, kaynaklar çok sayıda gens’in varlığından söz eder. bunların bir kısmı erken dönemde öne çıkan büyük aristokrat soylar üzerinden belirginleşir. cornelii, claudii, aemilii, fabii, valerii, julii gibi aileler yalnızca birer soy değil, aynı zamanda siyasal güç merkezleridir. cumhuriyet’in ilerleyen dönemlerinde yüzlerce gens ismi kaydedilmiş olsa da, devlet yönetimini fiilen yönlendirenler yukarıda bahsini geçirdiğimiz çekirdek aristokrat gruptur.
başlangıçta gens yapısı tamamen soy temellidir. aynı adı taşıyan bireyler ortak bir ataya bağlanır ve aynı nomen’i (klan adı) kullanır. burada amaç, çatı bir kimlik yaratmaktan çok; hukuki ve dini birliği sağlamaktır. her gens’in kendine ait ritüelleri (bkz: sacra gentilicia) bulunur ve söz konusu ritüeller dışarıya kapalıdır. ancak bu yapıdaki katı soy bağları zaman içerisinde gevşeyecek ve evlat edinme, evlilik ya da siyasi ittifaklar gibi unsurlar klanların genişlemesindeki önemli etkenler olarak öne çıkacaktır. böylece gens, biyolojik bir birlik olmaktan çıkarak siyasal bir organizasyona evirilecektir.
bu organizasyonun cumhuriyet siyasetindeki en önemli işlevi, seçim süreçlerinde kendini göstermiştir. roma’da magistralıklar seçimle belirlenmekte; ancak bu seçimler modern anlamda bireysel oy tercihine dayanmamaktadır. seçimler halk meclisleri (bkz: comitia) aracılığıyla yapılmakta ve oy kullanma bireyler üzerinden değil, gruplar (centuria veya tribus) üzerinden gerçekleşmektedir.
roma’da başlıca üç seçim meclisi bulunur
comitia centuriata: konsüller, praetorlar ve censorlar burada seçilir.
comitia tributa: daha alt magistralıklar (quaestor vb.) burada belirlenir.
concilium plebis: pleb tribünleri ve pleb aedilleri burada seçilir.
bu meclislerde oy kullanma sistemi doğrudan nüfus çoğunluğuna dayanmamaktadır. bilhassa comitia centuriata, daha evvel bahsettiğimiz servius tullius’un düzenlediği askeri sınıflara göre örgütlenmiştir. yurttaşlar servetlerine göre centuria adı verilen birimlere ayrılmış ve her centuria tek oy sayılmıştır. daha zengin sınıfların centuria sayısı daha fazla olduğu için, görüntüde bir eşit illüzyonu yaratılmış olmasına rağmen sonuçlar genellikle üst sınıfların lehine şekillenmiştir.
söz konusu sistem kaçınılmaz bir biçimde, gens ve nobilitas’ın siyasi gücünü pekiştirmiştir. zira seçim sürecinde belirleyici olan salt oy sayısı değil; oyların hangi sırayla kullanıldığı ve hangi grupların önce oy verdiğidir. zengin centurialar erken oy kullanmakta ve bu sayede daha alt sınıflar oy vermeden sonuç belirlenmektedir. velhasıl aristokrat aileler seçimleri yönlendirebilecek yapısal bir avantaja sahiptir.
seçimlerde etkili olan bir diğer unsur da patronaj sistemidir. buna göre; bir aristokrat sadece kendi ailesinin üyelerine değil, himaye ettiği geniş bir topluluğa da dayanmaktadır. clientes olarak adlandırılan bu kimseler seçimlerde destekledikleri adaylar için gerektiğinde forumda "görünürlük" sağlamış ve sonuçta politik bir ağırlık yaratmıştır. binaenaleyh roma’da seçim kazanmak yalnızca bireysel yetenek meselesi değildir; arkasında soy, ağ ve destek ilişkilerinin birleştiği karmaşık bir sistem bulunmaktadır.
misal; cornelii scipiones, askeri başarılarının yanı sıra geniş clientes ağları sayesinde cumhuriyet siyasetinde uzun bir süre etkili olmuştur. daha geç dönemlerde pompeius, doğu eyaletlerinde tesis ettiği ilişkilerle bu ağı roma dışına taşıyacak; caesar ise hem aristokrat soyunu hem de halk desteğini birleştirerek daha esnek bir güç modeli kuracaktır. bu örnekler, gens yapısının zamanla nasıl genişleyip farklı toplumsal kesimleri kapsayan siyasal bir araç haline geldiğini açık bir biçimde göstermektedir.
ancak bu sistem durağan değildir. nitekim cumhuriyet’in son yüzyılında geleneksel gens ve patronaj dengesi sarsılmaya başlamıştır. özellikle şehir plebinin büyümesi ve doğrudan mobilize edilebilir hale gelmesi, klasik müşteri ilişkilerinin yerini daha kitlesel siyaset biçimlerine bırakmasına neden olacaktır. clodius’un şehir plebini örgütlemesi ve collegia'yı yeniden teşkil etmesi, söz konusu dönüşümün en açık örneklerinden biridir.
sonuç olarak roma’daki klan sistemi sabit bir yapı değil, zaman içinde dönüşen bir organizasyondur. başlangıçta soy temelli kapalı bir birlik olarak ortaya çıkmış, cumhuriyet’in olgun döneminde nobilitas ile birleşerek aristokrat gücün temelini oluşturmuş, geç cumhuriyet’te ise patronaj ağları ve kitle siyasetiyle iç içe geçerek daha karmaşık bir hal almıştır. bu dönüşüm, roma siyasetinin neden giderek daha rekabetçi ve daha kırılgan hale geldiğini anlamak açısından bilhassa önemlidir.
nobilitas: eski soyluluğun yerine geçen yeni aristokrasi
yazımızın başlangıcında da belirttiğimiz üzere, patriciler ile plepler arasındaki uzun mücadele mö 367’de licinius sextius yasalarıyla konsüllüğün pleblere açılması, mö 287’de lex hortensia ile pleb meclisi kararlarının tüm yurttaşlar için bağlayıcı hale gelmesi gibi dönüm noktaları üretmiştir. ne var ki bu gelişmeler roma’da iktidarın geniş halk kitlelerine pay edildiği anlamına gelmemektedir. aksine eski patrici tekelinin yerine, daha esnek ama daha becerikli bir egemenlik biçimi olan nobilitas'ın doğmasına neden olacaktır. bu yeni yapı, hukuken kapalı bir kast değildir; fakat fiiliyatta devletin en yüksek makamlarını, şöhret düzenini ve kamusal hafızayı elinde tutan dar bir aile çevresidir.
nobilitas’ın yükselişi tam da burada önem kazanır. erken cumhuriyet’te belirleyici ayrım “patrici mi, pleb mi ?” sorusuyken, orta cumhuriyet’ten itibaren asıl soru değişir: ailenin ataları konsül olmuş mudur, olmamış mıdır ? artık bir aileyi gerçek anlamda üstün kılan şey salt zenginlik değil; kamusal şöhretin miras yoluyla devredilebilmesidir. mö 3. yüzyılın sonlarıyla beraber roma siyasetinde “tanınmış olmak” sadece sosyal beğeni meselesi olmaktan çıkarak; seçim kazanmayı, müvekkil ağlarını beslemeyi, evlilik ittifakları kurmayı ve genç erkekleri magistralıklara daha baştan avantajlı başlatmayı sağlayan bir sermaye işlevi görmeye başlayacaktır.
mezkur çevrenin içinde öne çıkan aileler de rastgele değildir. en eski ve en güçlü patriciler arasında bulunan aemilii, claudii, cornelii, fabii, manlii ve valerii gibi “büyük soylar” ikinci yüzyıl cumhuriyet aristokrat rekabetinin merkezindeki gentes maiores olarak anılmaktadır. fakat nobilitas yalnız patrici damardan ibaret kalmaz. zamanla pleb kökenli ama yüksek magistralıklara ulaşmış aileler de aynı elit dairenin parçası haline geleceklerdir. bilhassa caecilii, metelli, sempronii, licinii, domitii ve kimi dönemlerde livii gibi aileler, patrici soylarla evlilik ve magistralık üzerinden ittifaklar kurarak bu yeni aristokrat çevreye dahil olur. örneğin; scipio koluyla öne çıkan cornelii scipiones, büyük roma evleri içinde en sürekli başarı gösterenlerden biridir. hannibal’e karşı zafer kazanan publius cornelius scipio africanus bu aristokrat şöhretin belki de en parlak örneğini oluşturmaktadır.
burada dikkat edilmesi gereken husus şudur: nobilitas’ın gücü hukuki imtiyazdan çok, kurumsal üstünlüğünü fiilen tekeline alabilmesindendir. “nobilitas’ın hakları” denildiğinde modern anlamda yazılı imtiyazları düşünmek yanıltıcı olacaktır. onların sahip olduğu şey, kanunda açıkça yazmayan fakat siyaseti belirleyen bir üstünlük rejimidir. bu rejimin en görünür unsurlarından biri de imagines geleneğidir. bu gelenek doğrultusunda; yüksek magistralık sahibi ataların balmumu yüz maskeleri aile evinde sergilenmiş, cenaze alaylarında oyuncular tarafından taşınmış ve soyağacıyla birlikte kamusal biçimde gösterilmiştir. söz konusu durum, geçmiş zaferlerin evlerin duvarlarında asılı bir hatırasından ziyade, yaşayan bir siyasi propaganda aracıdır. bu sayede genç bir aristokratın seçim kampanyasına başladığında yanında sadece adı değil, yüzlerce yıllık kamusal hafıza da yürümüştür.
binaenaleyh nobilitas’ın başlıca “hakları”nı şöyle tanımlamak gerekir: ilk olarak, seçimlerde öncelikli tanınırlık; ikinci olarak, senato ve magistralık kariyerine aile ağıyla giriş kolaylığı; üçüncü olarak, evlilik ittifakları üzerinden soylar arası güç birikimi; dördüncü olarak, askeri komutanlıkların sağladığı şöhreti yeniden üretme imkanı.
öte yandan bu yapının işleyişinde cursus honorum merkezi rol oynamaktadır. quaestorluktan praetorluğa, oradan konsüllüğe uzanan siyasi kariyer teoride rekabete açıktır; gerçekte ise gerekli para, ağ, konuşma itibarı, seçim desteği ve askeri şöhret çoğunlukla nobilitas içerisinde yoğunlaşmıştır. burada sınıfın sadece biyolojik değil, aynı zamanda hatırlama ve görünürlük üzerinden de üretildiğini görmek gerekir. nobilitas soy ile olduğu kadar hafıza yönetimi ile de ayakta kalmaktadır.
ikinci ve birinci yüzyıllarda öne çıkan figürlere baktığımızda aynı tablo daha net bir biçimde karşımıza çıkar: quintus fabius maximus, marcus claudius marcellus, scipio africanus, lucius aemilius paullus, scipio aemilianus gibi isimler salt askeri başarılarıyla değil; aile prestijini devlet prestijine bağlayabilmeleriyle de dikkat çeker. daha geç dönemde caecilii metelli ailesi adeta ayrı bir siyasi makine gibi çalışmıştır; nitekim birden çok konsül, censor ve komutan çıkararak cumhuriyet’in geç aristokrat düzeninde olağanüstü etkili olur. yine, aynı dönemde cornelii içinden sulla gibi bir figür yükselmiş; claudii ve aemilii de yüksek siyasette ağırlığını korumuştur. burada dikkat çeken, tek tek “büyük adamların” değil; ailelerin devlet içinde ardışık mevzi tutabilmesidir.
hülasa nobilitas’ı basitçe “soylular sınıfı” şeklinde çevirmek eksik kalacaktır. söz konusu yapı, roma’da devlet görevlerini, toplumsal itibarı, aile hafızasını ve askeri şöhreti birbirine bağlayan bir egemenlik teknolojisidir. patrici–pleb mücadelesi sona erdiğinde eşitlik doğmamış, yalnızca aristokrasinin hüviyeti değişmiştir. eski doğum ayrıcalığının yerine, kamusal tanınırlıkla meşrulaştırılmış yeni bir soyluluk biçimi geçmiştir. cumhuriyet’in ikinci yüzyıldaki istikrarı büyük ölçüde bu düzen sayesinde kurulmuş; fakat aynı düzen, birinci yüzyıldaki krizlerin de zeminini hazırlamıştır. zira devletin zirvesi birkaç ailenin şöhret sahasına dönüştüğünde, siyaset kamusal hizmetten çok mirası koruma ve rakibi saf dışı bırakma mücadelesine dönüşecektir ...
equites: servet, devlet ve siyaset arasındaki ara sınıf
roma toplumunda siyasal güç uzun süre senato aristokrasisi etrafında şekillenmiş olsa da, cumhuriyet’in olgun dönemlerine gelindiğinde bu yapı tek başına belirleyici bir etken olmaktan çıkar. özellikle mö 3. ve 2. yüzyıllarda roma’nın akdeniz’e yayılmasıyla birlikte yeni bir güç odağı sahnedeki yerini alacaktır: equites, yani atlı sınıfı. bu grup, doğrudan siyasi makamları tekeline alan nobilitas’tan farklı olarak, ekonomik faaliyetler ve finansal ağlar üzerinden yükselişini sağlayacaktır.
equites başlangıçta askeri bir tanımlamayla ortaya çıkar. roma ordusunda kendi atını donatabilecek ekonomik güce sahip yurttaşlar bu sınıfa dahil edilmiştir. ancak zamanla bu tanım değişecektir. nitekim cumhuriyet’in genişleme süreci, savaş ganimetleri, eyalet gelirleri ve ticaret ağları sayesinde büyük servet birikimini mümkün kılmış ve bu noktadan itibaren equites, askeri bir kategori olmaktan çıkarak ekonomik elit niteliği kazanmıştır.
söz konusu sınıfın yükselişinde belirleyici unsur ise roma’nın eyalet sistemi olmuştur. zira anadolu, sicilya, hispania ve afrika gibi bölgelerin roma hakimiyetine girmesi, vergi toplama ve ticari girişim gibi faaliyetleri son derece karlı birer "iş kolu" hale getirmiştir. ahvalin bu şekilde hasıl olmasında senato'nun her zaman yaptığı gibi bu tarz alanları doğrudan yönetmek yerine özel girişimcilere bırakmasının etkisi de gözden kaçırılmamalıdır. işte tam da bu noktada publicani adı verilen vergi tahsildarları ortaya çıkacaktır. bu kişiler çoğunlukla equites sınıfına mensuptur ve eyaletlerde vergi toplama işini üstleneceklerdir.
zaman içerisinde publicani sistemi roma ekonomisinin en tartışmalı yönlerinden biri haline gelecektir. çünkü bu kişiler devlete belirli bir miktar ödeme taahhüt ederken, eyalet halkından mümkün olan en yüksek geliri toplamaya çalışmış ve bu durum, özellikle asia eyaleti gibi zengin bölgelerde ciddi suistimallere yol açmıştır. bu gelişmelerin sonucunda yerel halk üzerindeki ekonomik baskı artarken; roma yönetimine karşı olan hoşnutsuzluk da giderek derinleşmiştir. keza mithradates’in anadolu’da bu kadar kolay destek bulabilmesi de, büyük ölçüde mezkur ekonomik düzenin yarattığı tepkiyle ilişkilidir.
öte yandan equites’in gücü yalnızca ekonomik alan ile de snırılı değildir. bilhassa mö 2. yüzyılın sonlarında gerçekleştirilen reformlar bu sınıfın politik alandaki etkisini ciddi ölçüde arttırmıştır. gaius gracchus’un tribünlüğü esnasında mahkeme jüriliğinin senatörlerden alınarak equites’e verilmesi, söz konusu grubun devlet içindeki konumunu köklü bir biçimde değiştirmiştir. artık senato aristokrasisi yargı üzerinde tek başına kontrol sahibi değildir. böylece roma’da ilk kez ekonomik elit ile siyasal elit arasında açık bir güç dengesi ortaya çıkmıştır.
equites sınıfının bir diğer önemli özelliği, sosyal olarak nobilitas kadar kapalı olmamasıdır. bu gruba giriş, teorik olarak servet üzerinden mümkündür. bu nedenle roma toplumunda yükselmek isteyen bireyler adına equites tabiri caizse bir ara basamak işlevi görmüştür. ancak bu açıklık sınırsız değildir; büyük servet biriktirmek yine belirli fırsatlar ve bağlantılar ile bir korelasyon içerisindedir. binaenaleyh equites, tam anlamıyla “halktan gelen” bir sınıf değil, daha çok senato aristokrasisi ile geniş halk kitleleri arasında yer alan bir üst tabaka şeklinde değerlendirilmelidir.
geç cumhuriyet dönemine gelindiğinde equites’in rolü daha da belirginleşir. cicero gibi önemli figürlerin bu sınıfa mensup olması onun, senato ile halk arasında bir denge unsuru olarak görülmesine sebebiyet vermiştir. buna karşılık clodius gibi politik aktörlerin, şehir plebini mobilize etmek suretiyle equites’in ekonomik gücünü dolaylı yoldan hedef alması işleri daha da çetrefilli bir hale getirmiştir. diğer taraftan caesar ise her iki grup arasında daha esnek bir siyaset izleyerek hem aristokrat çevrelerle hem de ekonomik elitlerle ilişki kurmayı başaracaktır.
bu noktada ortaya çıkan tablo dikkat çekicidir. roma cumhuriyeti’nde siyasi güç artık tek bir sınıfın elinde toplanmamaktadır. nobilitas, equites ve halk kitleleri arasında çok katmanlı bir denge ortaya çıkmıştır. ancak bu denge istikrarlı değildir. aksine, farklı çıkarların sürekli çatıştığı bir yapı üretecektir. ekonomik çıkarların siyaseti yönlendirmesi, yargının tarafsızlığının tartışmalı hale gelmesi ve eyalet yönetimindeki suistimaller cumhuriyet sisteminin meşruiyetini giderek zayıflatacaktır.
alt sınıflar: plebs urbana, köylüler ve köleler
patrici–pleb ayrımının hukuki bakımdan aşılması, nobilitas’ın yeni egemen çevre hâline gelişi ve equites’in ekonomik güç kazanması, roma toplumunun alt katmanlarında yaşanan çözülmeyi görünmez kılmaz; tersine, daha da belirgin bir hale getirir. cumhuriyet’in orta ve geç dönemlerinde siyasi düzeni asıl zorlayan unsur, aristokrat rekabetin kendi başına sertleşmesi kadar, alt sınıfların taşıdığı ekonomik ve toplumsal gerilimdir. senato çevresi magistralıklar üzerinde çekişirken, equestrian çevre eyalet gelirleri ve mahkeme düzeni üzerinde nüfuz kurarken, roma’nın en geniş insan topluluğu geçim, toprak ve emek meselesi etrafında sıkışmaktadır. cumhuriyet’in son yüzyılındaki krizler, bu yüzden, sadece üst tabakadaki kişisel ihtiraslarla açıklanamaz; geniş kitlelerin gündelik hayatında biriken baskının siyasal alana taşması da hesaba katılmalıdır.
erken ve orta cumhuriyet’in temel toplumsal direği küçük toprak sahibi yurttaştır. roma ordusu uzun süre assidui, yani mülk sahibi yurttaşlar üzerine kurulmuş; binaenaleyh toprak ile askerlik arasında doğrudan bir bağ tesis edilmiştir. kendi tarlasını ekip biçen yurttaş, savaş zamanı silah altına alınmış; sefer sona erdiğinde ise yeniden toprağına dönmüştür. böyle bir düzen, hem ekonomik üretim ile askeri yükümlülüğü aynı zeminde toplamakta hem de cumhuriyet’in sosyal ahlakını belirlemektedir. fakat roma’nın akdeniz çapında genişlemesi bu dengeyi yavaş yavaş aşındırmaya başlayacaktır.
ikinci pön savaşı’ndan sonraki dönem bu noktada belirleyicidir. hannibal savaşlarının italya’da yarattığı yıkım, uzun askerlik yükümlülükleri ve dış seferlerin süresinin uzaması, küçük köylülerin hayatını ağır biçimde etkilemiştir. mö 3. yüzyılın sonlarından itibaren, özellikle mö 2. yüzyılda, uzun seferler sırasında toprağından uzak kalan yurttaşların borç yükü artmış; bazıları arazisini kaybederken, bazıları ise eski üretim gücünü toparlayamamıştır. aynı zaman diliminde açgözlü aristokrat aileler ve zengin yatırımcılar da geniş ölçekli toprak işletmeleri kurmaktadır. latifundia diye anılan bu büyük mülkler, köle emeğine dayanmakta ve piyasa için üretim yapmaktadır. günün sonunda mütevazi köylü ile büyük mülk sahipleri arasındaki rekabet eşit koşullarda yürümemiş ve zengin toprak sahibi, ucuz köle emeği ve geniş sermaye sayesinde üstünlüğü ele geçirmiştir. böylece roma toplumunun omurgasını oluşturan bağımsız köylü kesimi giderek erimiştir.
bu dönüşümün politik yankısı ilk büyük şiddetiyle tiberius sempronius gracchus’un mö 133 yılındaki reform girişiminde kendini gösterir. tiberius’un savunduğu toprak yasası, kamusal arazinin tek elde toplanmasını sınırlamayı ve onu topraksız yurttaşlara yeniden dağıtımı hedeflemektedir. burada asıl mesele salt sosyal adalet değildir; zira roma ordusunun insan kaynağı da daralmaya başlamıştır. topraksızlaşan yurttaş, eski cumhuriyet düzeninin ne iyi bir üreticisi ne de uygun asker kaynağı olarak görülmektedir.
tiberius’un reformu, bu yüzden, aristokrat zenginliğe yönelmiş radikal bir saldırı kadar, cumhuriyet’in çözülmekte olan toplumsal temelini onarma girişimi şeklinde de okunmalıdır. ancak senato çevresinin gracchus'un girişimlerine tepkisi son derece sert olmuş ve tribün, senatoda kafasına vurulan bir tabure sonucunda katledilmiştir. roma siyasetinde toplumsal sorunların artık ölümcül ölçekte çatışma üretebildiği ilk büyük eşiklerden biri budur.
on yıl kadar sonra, tiberius'un kardeşi olan gaius gracchus, mö 123–122 arasında çok daha geniş bir programla tekrar halk için sahneye çıkacak ve toprak meselesine ek olarak tahıl yasasını, koloni kurma girişimlerini, yargı düzenlemelerini de içeren bir paket ile daha kapsamlı bir siyasal denge kurmaya girişecektir. bilhassa ucuz tahıl dağıtımını kurumsallaştırması son derece önemlidir; zira bu karar, şehirde yaşayan yoksul yurttaşların siyasi ağırlığını artık açık bir biçimde kabul etmektedir. roma, bu tarihten sonra, yalnız forumdaki aristokrat konuşmalarla yönetilen bir kent olmaktan çıkar ve iaşe meselesi siyasetin merkezine yerleşir. şehir kalabalığını doyurmak, geç cumhuriyet boyunca her büyük politik figürün hesaba katmak zorunda olduğu bir zorunluluğa dönüşecektir.
köylü nüfusun çözülmesi ile plebs urbananın büyümesi arasında doğrudan bağ vardır; çünkü kırsalda tutunamayan çok sayıda yurttaş roma’ya yönelmiştir. şehrin kalabalık nüfusu, üretim araçlarından büyük ölçüde kopmuş, düzensiz gelirlerle yaşayan, siyasi gösterilere ve patronaj ilişkilerine açık hale gelmiş insanlardan oluşmaktadır. burada dikkat edilmesi gereken nokta, şehir plebinin salt “aylak kalabalık” olmadığıdır. bu kitle daha evvel de belirttiğimiz üzere, roma’daki seçimlerde, meclislerde ve sokak gösterilerinde görünür bir siyasal ağırlık taşımaktadır. cumhuriyet’in son yüzyılında tahıl fiyatı, kira baskısı, iş imkanı ve patron ilişkileri gibi gündelik meseleler siyasi kararların ayrılmaz parçası bir haline gelecektir. aristokratlar artık sadece rakip aristokratları yenmek gibi bir "lükse" sahip değildir; forumdaki kalabalığın nabzını da tutmak zorundadır.
mö 100’de lucius appuleius saturninus etrafında gelişen hadiseler bu yeni şehir siyasetinin en erken örneklerinden biri olarak öne çıkar. saturninus'un, tahıl ve toprak yasalarıyla kitlelerin desteğini araması, şiddet içeren siyasi çatışmaları da beraberinde getirmiştir. bu çizgi daha sonra publius clodius pulcher’da çok daha gelişmiş bir biçimde görülecektir. clodius’un mö 58’de tribünlüğe geldiğinde tahıl dağıtımını ücretsiz hale getirmesi, şehir plebinin desteğini kurumsal biçimde elde etme çabasıdır. şehir plebi artık yalnızca "yönetilen" bir topluluk değil; aynı zamanda politik figürlerin yükselişini mümkün kılan canlı bir güç alanıdır.
fakat şehir plebinin büyümesi, kırsal dünyanın çözülmesinin sadece görünür tarafıdır; zira daha derindeki kırılma, köylü ile ordu arasındaki bağın zayıflamasında yatmaktadır. eski cumhuriyet yurttaş ordusu, mülk sahibi erkeklerin devlete bağlılığı üzerine kuruludur. oysa mö 2. yüzyılın sonlarında, bilhassa jugurtha savaşı ve ardından kuzeyden gelen germen tehdidi sırasında, eski asker toplama düzeninin yetersizliği açık bir şekilde kendini göstermiştir. işte gaius marius’un mö 107’den sonraki uygulamaları bu ortamda belirleyici olacaktır.
marius’un mülksüz yurttaşları orduya kabul etmesi, çoğu tarihçi tarafından roma askeri düzeninde büyük dönüşüm olarak değerlendirilir. gerçekten de mezkur düzenleme ile birlikte köylü sınıfının çözülüşü ile alt sınıf hareketliliği doğrudan birleşecektir: topraksız yurttaş cumhuriyet’in eski modeline göre asker sayılmazken, yeni modelde profesyonel asker olarak sisteme dahil olur. böylece devlet ile mülk sahipliği arasındaki bağ zayıflarken, asker ile komutan arasındaki kişisel bağ güçlenmiştir. başka bir ifadeyle, köylü sınıfının çöküşü salt ekonomik yapı üzerinde etkili olmamış; iç savaşlara dek uzanacak olan askeri gerilimi de beraberinde getirmiştir.
alt sınıfların üçüncü büyük katmanı ise kölelerdir ve burada mesele daha da sertleşir. evvela, roma’nın akdeniz çapındaki fetihleri, muazzam bir köle akışı yaratmış; sicilya, ispanya, yunanistan, makedonya ve doğu seferlerinden getirilen esirler, tarımdan madenciliğe, ev hizmetinden zanaata dek geniş bir skalada kullanılmıştır. bilhassa sicilya ve güney italya’daki büyük mülklerde köle emeği temel üretim gücü haline gelmiştir. bu durum iki yönlü bir sonuç doğuracaktır: bir yandan aristokrat serveti ve büyük işletme modeli güçlenirken; öte yandan "özgür yoksullar" için ekonomik alan giderek daralmıştır. velhasıl köle emeği, alt sınıf yurttaşın yerini doğrudan doldurmasa da onun pazarlık gücünü zayıflatmış ve toplumsal gerilimi derinleştirmiştir.
roma dünyasında köle emeğinin taşıdığı patlama potansiyeli erken tarihlerde kendini göstermiştir. birinci sicilya köle savaşı (mö 135–132) ve ikinci sicilya köle savaşı (mö 104–100), büyük mülk sisteminin ne kadar kırılgan olduğunu açıkça ortaya koyar. ancak en çarpıcı örnek kuşkusuz spartacus isyanı’dır (mö 73–71). capua’daki gladyatör okulundan kaçan küçük bir grubun kısa sürede on binlerce kişiyi etrafında toplaması, köle nüfusunun nicel büyüklüğü kadar toplumsal huzursuzluğun derinliğini de gösterir. spartacus’ün ordusu roma’yı yıkamamıştır, evet; fakat roma elitine sistemin altında kaynayan büyük gerilimi tüm çıplaklığıyla göstermiştir.
köleler siyasal haklardan yoksun olmalarına rağmen roma toplumunda en dolaysız siyasal etkiye sahip sınıflardan biri haline geleceklerdir. çünkü varlıkları, üretim yapısını, toprak düzenini ve özgür yurttaşların geçim imkanlarını doğrudan etkilemektedir. köle emeği sayesinde büyüyen latifundia sistemi, küçük köylüyü çözer; küçük köylünün çözülmesi şehir plebini büyütür; şehir plebinin büyümesi ise geç cumhuriyet siyasetini kalabalıkların idaresine bağımlı kılar. yani köle meselesi, siyasi sistemin dışında kalan izole bir topluluk sorunu değildir; bilakis cumhuriyet’in sınıf yapısını dönüştüren temel unsurlardan biridir.
bütün tablo birlikte ele alındığında, roma cumhuriyeti’nde alt sınıfların edilgen ve biçimsiz kitleler şeklinde düşünülmesi imkansız gibi görünmektedir. köylüler cumhuriyet’in eski düzeninin taşıyıcısıyken bir kenara atılmış, şehir plebi yeni siyasal mobilizasyon alanına dönüşmüş, köleler ise ekonomik büyümenin görünmez temeli olurken aynı zamanda sosyal patlama ihtimalini de sürekli canlı tutmuştur. gracchus reformlarından marius’un asker toplama düzenine, clodius’un tahıl siyasetine ve spartacus isyanına kadar uzanan çizgi, roma’daki alt sınıfların yalnız acı çeken topluluklar olmadığını, aynı zamanda devlet düzeninin yönünü belirleyen asli tarihsel kuvvetler olduğunu göstermektedir.
roma toplumundan günümüze sınıf ayrımının izleri
roma cumhuriyeti’nde ortaya çıkan toplumsal yapı, yalnızca kendi dönemine ait bir düzen olarak kalmamıştır. patricilerden nobilitas’a, equites’ten şehir plebine kadar uzanan katmanlar incelendiğinde, güç ile imkanların belirli çevrelerde toplanma eğilimi günümüzde de açık bir biçimde görülmektedir. bu durum, isimler ve kurumlar değişse de, farklı toplumlarda yeniden karşımıza çıkan bir örüntüyü işaret eder.
roma’da siyasal yükselişin yolu teoride açıktır; ancak bu yolun kimler için erişilebilir olduğu her zaman aynı değildir. aile geçmişi, maddi imkanlar, kurulan ilişkiler ve kamusal görünürlük sürecin etkili faktörleridir. benzer bir tablo modern toplumlarda da gözlemlenir. hukuki eşitlik kabul edilmiş olsa da, bireylerin başlangıç noktaları arasında ciddi farklar bulunur. eğitim, çevre ve ekonomik zemin, fırsatların dağılımını etkileyen başlıca unsurlar olarak öne çıkar.
roma’daki nobilitas, geçmiş başarıların miras olarak devredildiği bir yapıyı önümüze koymaktadır. söz konusu durum, günümüzde belirli ailelerin ya da çevrelerin ekonomik ve sosyal avantajları nesilden nesile aktarabilmesiyle karşılaştırılabilir. burada dikkat çeken nokta, üstünlüğün salt bireysel başarıyla açıklanamamasıdır. birikmiş avantajlar, kapalı bir zümreye ait "yeni başarıların" zeminini teşkil etmektedir.
equites sınıfı ise ekonomik güç ile siyasal etki arasındaki bağı görünür kılar. roma’da vergi toplama, ticaret ve finans üzerinden yükselen bu grup, doğrudan yönetimde yer almadan da karar süreçlerini etkileyebilecek bir konuma ulaşmıştır. modern dünyada da ekonomik aktörlerin siyaset üzerindeki etkisi benzer bir ilişkiyi karşımıza çıkarır. toplumu ilgilendiren kararların alınma süreçleri sadece resmi makamların görev alanı dahilinde değildir; ekonomik güç, bu sürecin dışında fakat etkili bir katmandır.
alt sınıfların konumu da bu çerçevenin dışında değildir. roma’da şehir plebinin geçim koşulları ile politik yönlendirme arasında kurulan bağ, ekonomik kırılganlığın siyasi tercihleri nasıl etkileyebileceğini göstermektedir. benzer bir ilişki, farklı toplumlarda ve farklı araçlarla yeniden ortaya çıkar. modern zamanlarda geçim sıkıntısı, bireysel bir sorun olmaktan ziyade; kamusal tartışmanın merkezindedir.
tabi ki tüm bu benzerlikler roma ile günümüz arasında doğrudan bir eşitlik kurmayı gerektirmez. ancak sınıf farklılıklarının yalnız geçmişe ait bir olgu olmadığını da açık biçimde ortaya koyar. toplumsal yapılar değişse de; güç, imkan ve prestij gibi unsurlar yeni dünyanın sokaklarında hala aramızda dolaşmaktadır.
roma örneği bu açıdan tarihsel bir anlatının ötesine geçer. toplumların nasıl örgütlendiğini, eşitlik iddiası ile gerçek dağılım arasındaki mesafenin nasıl oluştuğunu ve bu mesafenin hangi yollarla yeniden üretildiğini anlamak için güçlü bir çerçeve sunar. bu çerçeveyi doğru okumak tüm insanlık için daha iyi bir düzen yaratmanın tartışmasız ön koşullarından biridir.