Oyunculukları, Temposu ve Görselliğiyle İzlemesi Çok Keyifli Film: Project Hail Mary

Phil Lord ve Christopher Miller’in yönettiği, başrolünde Ryan Gosling’in yer aldığı Project Hail Mary filminin detaylı incelemesi.
Oyunculukları, Temposu ve Görselliğiyle İzlemesi Çok Keyifli Film: Project Hail Mary

(andy weir'in aynı adlı eserinden uyarlanan ve 20 mart'ta vizyona giren project hail mary filmi hakkında yazdık! yazımız için: türler arası radikal empati)
...

phil lord ve christopher miller, yaklaşık on yıllık bir aradan sonra yönettikleri project hail mary ile bilim kurgu türüne uzun süredir eksikliği hissedilen bir “ontolojik umut” aşılamayı başarmış. andy weir’ın aynı adlı romanından drew goddard tarafından senaryolaştırılan film, türün son yıllardaki distopik ve klostrofobik eğilimlerine radikal bir reddiye niteliğinde. hikaye, güneş sisteminin “astrophage” adı verilen mikroorganizmalar tarafından enerji kaybına uğramasıyla tetiklenen küresel bir kıyamet senaryosunu merkezine alsa da, asıl başarısını bu makro felaketi bireysel bir bellek inşası ve türler arası bir dostluk serüvenine indirgeyebilmesinde buluyor. lord ve miller’ın spielbergvari bir duyguyla harmanladığı bu anlatı, bilimi soğuk bir rasyonalite olmaktan çıkarıp, evrenin derinliklerinde hayatta kalmanın ve anlam bulmanın en insani yolu olarak kutsuyor.

filmin sinematografik dili, başkarakter ryland grace’in amneziyle sarsılan zihnini izleyici için deneyimlenebilir bir “fenomenolojik süreç” haline getiriyor. boş bir uzay gemisinde, geçmişine dair hiçbir referans noktası olmadan uyanan grace’in “ben kimim?” sorusuyla başlayan arayışı, greig fraser’ın ımax formatındaki geniş açılı kozmik görselliği ile flashbacklerin daraltılmış çerçevesi arasındaki kontrastla görsel bir kimlik kazanıyor. bu çerçeve oyunu, karakterin kişisel tarihini hatırladıkça genişleyen perspektifini ve evrenle kurduğu yeni bağı simgelerken; daniel pemberton’ın polifonik tınıları işitsel bir keşif haritası sunuyor. project hail mary, teknik kusursuzluğunu sandra hüller’ın temsil ettiği sert pragmatizm ile ryan gosling’in “rocky” adlı dış-dünyalı bir varlıkla kurduğu “etik ötekilik” bağı arasındaki gerilimden alarak, modern bilim kurgu külliyatında şimdiden sarsılmaz bir yer ediniyor. karşımızda 21. yüzyılın en iyi bilim kurgu filmlerinden biri var.

--- buradan sonrası spoiler ---


bellek, kimlik ve epistemolojik uyanış

filmin açılışı, izleyiciyi ana karakter ryland grace ile birlikte kognitif bir boşluğa, yani felsefi bir tabula rasa durumuna hapsediyor. bir hastane yatağında, etrafındaki iki cesetle uyanan ve kendi ismini dahi hatırlamayan bir adamın trajedisi, aslında seyirciyle karakter arasındaki bilgi asimetrisini sıfırlayan dahiyane bir anlatı tercihi. grace’in beyaz tahtaya yazdığı “ben kimim?” sorusu, filmin sadece hayatta kalma üzerine değil, aynı zamanda benliğin inşası üzerine kurulu olduğunun kanıtı gibi direkt olarak karşımıza çıkıyor. bu süreçte amnezi, bir engel olmaktan çıkıp, karakterin geçmişteki “hatalarından” (akademik camiadan dışlanmış bir biyolog olması gibi) arınarak saf bilimsel merakına dönmesini sağlayan bir aracıya dönüşüyor.

flashbacklerin kurgusu, drew goddard’ın senaryosunda adeta birer “hafıza sızıntısı” gibi işlemekte. grace, gemideki bir sorunu çözdükçe, dünya’da o sorunun kökenine dair bir anısını hatırlar. bu durum, bir nevi deleuze’ün “zaman-imge” kavramıyla da paralellik gösterir; çünkü geçmiş ve şimdi, lineer bir çizgide değil, bir kristalin yüzeyleri gibi iç içe geçer. dünya sahnelerinde karşılaştığımız eva stratt (sandra hüller) karakteri ise bu uyanışın antitezi gibi. stratt, duygulardan arınmış, “makyavelist” bir pragmatizmle insanlığı kurtarmaya odaklanırken; grace’in uzaydaki yalnızlığı, onun insani duygularını ve ahlaki pusulasını yeniden keşfetmesine olanak tanır.

grace’in hafızasındaki boşluklar doldukça, onun aslında “gönüllü” bir kahraman olup olmadığı sorusu filmin etik ağırlık merkezini oluşturmakta. bu noktada ortaokul öğretmeni kimliği ile üst düzey moleküler biyolog kimliği arasındaki çatışma, filmin ilerleyen bölümlerinde büyük bir dramatik patlamaya zemin hazırlar. biraz üzerine düşünüldüğünde, kendi varlığını sorgulayan bir karakterin, tüm bir gezegenin varlığını kurtarma sorumluluğunu üstlenmesi, varoluşçu bir ironi aslında. film, bu ironi üzerinden karakterin yetkinliğini teknik bir beceri olmanın yanında, bir hayata tutunma biçimi olarak da resmediyor.

filmin ilk yarısındaki bu epistemolojik yolculuk, izleyiciyi yalnızca teknik bir maceraya hazırlamakla kalmıyor, diğer yandan da karakterle incelikli bir özdeşim kurmamızı da sağlıyor. bu özdeşimdeki en etkili nokta ise “ben kimim?” sorusuna verilen cevabın olay örgüsü kuruldukça bir isimden ibaret kalmaması ve “başkası için neyi feda edebilirim?” sorusuna dönüşmesi. bu uyanış süreci, project hail mary’nin ana çekirdeğini oluşturan spielbergvari duygusallığının temelini atan en güçlü yapı taşı.

iletişimin ontolojisi olarak rocky ve türler arası radikal empati

project hail mary‘nin kalbi, ruhu ve hatta her şeyi, hiç kuşkusuz ryland grace ve rocky arasındaki benzersiz ilişki. bu ikili arasındaki etkileşim, bilim kurgu sinemasında sıkça gördüğümüz “istila” veya “üstünlük” temalarını yıkarak yerine radikal bir iş birliği ve dilsel keşif sürecini koymakta. rocky’nin tasarımı (kayaya benzeyen, örümcekvari, beş kollu yapı), antropomorfik (insan biçimli) uzaylı klişelerinden uzaklaşarak izleyiciye “gerçekten yabancı” olanla bağ kurma zorluğu yaşatır. ancak james ortiz’in kukla ustalığı ve harika seslendirmesi (ortiz, filmde hem rocky’nin seslendirmesini yapmış hem de karakterin setteki baş kuklacısı (lead puppeteer) olarak görev almıştır) ve rocky’nin melodik, ıslık benzeri dili, bu fiziksel yabancılığı kısa sürede derin bir sempatiye dönüştürüyor.

iki türün iletişim kurma süreci, filmin en keyifli ve entelektüel açıdan en doyurucu kısımlarından biri. grace’in bir çeviri yazılımı oluşturması, temel matematik ve fizik yasalarını bir “ortak dil” olarak kullanması, bilimin evrenselliğine duyulan bir saygı duruşu gibi. burada karşımıza çıkan şey, basit bir dostluktan daha fazlası olarak, iki farklı uygarlığın matematiksel bir paydada buluşması. bu noktada rocky ve grace, birbirlerini tamamlayan birer yapboz parçasına dönüşürken; bizlere ise “öteki” ile kurulan bağın ancak karşılıklı eksikliklerin kabulüyle mümkün olabileceğini gösterir.

grace ve rocky arasındaki bağ, emmanuel levinas’ın “ötekinin yüzü” etiğini de hatırlatmakta. rocky’nin bir yüzü olmasa da, onun varlığı grace için mutlak bir sorumluluk doğurur. ikisinin de amacı aynıdır: kendi güneşlerini ve halklarını kurtarmak. ancak bu süreçte kurdukları dostluk, görev bilincinin ötesine geçer. yumruk tokuşturma gibi küçük kültürel aktarımlar, biyolojik olarak bu kadar farklı iki canlının, duygusal spektrumda ne kadar benzer olabileceğini kanıtlar nitelikte. bu sahnelere rahatlıkla, lord ve miller’ın mizah ile dramı dengeleme yeteneğinin zirvesi diyebiliriz.

rocky, bir yardımcı karakterden daha fazlası olarak, grace’in vicdani aynası görevinde. insanlığın “astrophage” tehdidi karşısında yaşadığı panik ve stratt’ın sert yönetimiyle kontrast oluşturan rocky’nin naif ama dahi mühendisliği, filme o çok ihtiyaç duyulan sıcaklığı katıyor. ikilinin “bilim yaparak” sorunları çözmesi, izleyiciye bir puzzle çözmenin hazzını yaşatırken, aralarındaki dayanışma evrenin gizemini de şu soruyla mühürler: “eğer evrendeki o muazzam yalnızlığımız bir gün bozulursa, bu karşılaştığımız bir tehdit sinyali mi olur, yoksa sadece kozmik bir kucaklaşma daveti mi?”


imax vizyonu, işitsel manzara, estetik ve teknik deha

phil lord ve christopher miller, project hail mary‘nin senaryosunu ekrana taşırken, duyusal bir deneyim olarak tasarlamış. görüntü yönetmeni greig fraser (dune, the batman), uzayın uçsuz bucaksızlığını ve klostrofobik gemi içlerini büyüleyici bir tezatla sunuyor. bu noktada filmin en dikkat çekici teknik tercihlerinden biri, en-boy oranı (aspect ratio) kullanımı. dünya’daki flashback sahneleri 2.39:1 formatında dar bir çerçeveyle sunularak karakterin o dönemki sıkışmışlığı ve kısıtlı vizyonu vurgulanırken; uzay sahnelerinde ekranın ımax formatında (1.90:1 veya 1.43:1) tam genişliğe ulaşması, keşfin ve evrenin sonsuzluğunu temsil eder nitelikte.

görsel efektler ve prodüksiyon tasarımı, “el yapımı” bir his ile yüksek teknolojiyi başarıyla birleştiriyor. rocky’nin dijital bir karakter yerine fiziksel bir kukla olarak setlerde yer alması, ryan gosling’in performansına dokunsal bir gerçeklik katmış. uzayın “turkuaz” ve canlı renklerle bezeli tasarımı, bilimkurgunun alışılagelmiş gri ve karanlık paletini yıkarak, evreni korkutucu olduğu kadar davetkar bir yer olarak resmediyor. tau ceti sistemindeki ışık oyunları ve astrophage’ın yarattığı kızılötesi hattın görselliği, izleyiciyi adeta bir “kozmik akvaryumun” içine bırakıyor.

işitsel tarafta ise daniel pemberton’ın besteleri, filmin ruhunu belirleyen en gizli kahraman konumunda. pemberton, kozmik bir derinlik ile “schoolhouse rock” neşesini birleştiren, plucking tekniklerinin yoğun olduğu bir müzik inşa etmiş. rocky ve grace’in iletişim kurmaya çalıştığı sahnelerdeki ritmik yapılar, izleyiciyi de o zihinsel keşif sürecine dahil ediyor. müzik, duyguyu desteklemekle kalmıyor; aynı zamanda rocky’nin ses tasarımıyla uyum sağlayarak filmin dilini tamamlayan bir unsura dönüşüyor. efsanevi john williams’dan alıştığımız klasik temalar kadar ikonik olmasa da, pemberton da modern ve deneysel yaklaşımı filme özgün bir kimlik kazandırmayı başarmış.

özellikle ımax formatında izlendiğinde, ses ve görüntünün senkronizasyonu izleyiciye fiziksel bir ağırlık hissettiriyor. geminin metalik gıcırtıları, vakumun sessizliği ve astrophage’ın “toot tooting” (püskürterek ilerleme) sesleri, evrenin yaşayan, nefes alan bir mekanizma olduğu hissini pekiştirmekte. lord ve miller ise teknik imkanları hikayenin duygusal vuruşlarını güçlendirmek (örneğin uzaydaki cenaze töreni sahnesindeki sessizlik) için muazzam kullanıyor. bu teknik titizlik, filmi “seyirlik” bir işten “yaşanılan” bir deneyime dönüştürüyor.

eva stratt ve pragmatizmin gölgesinde etik seçimler

sandra hüller tarafından canlandırılan eva stratt karakteri, filmin ahlaki gri alanlarının en somut temsilcisi. stratt, dünya hükümetleri tarafından sınırsız yetkiyle donatılmış, insanlığı ne pahasına olursa olsun kurtarmaya odaklanmış bir figür. hüller’ın soğukkanlı, tavizsiz ve duygularını bir zırh gibi kuşanan performansı, filmin umut dolu atmosferine sert bir gerçekçilik katıyor. stratt bir kahraman mıdır, yoksa bir tiran mı? film, bu soruya kolay bir cevap vermekten kaçınırken; bunun yerine izleyiciyi “mutlak yok oluş karşısında ahlak ne kadar esneyebilir?” sorusuyla baş başa bırakıyor.

stratt ve grace arasındaki dinamik, akademisyen-bürokrat çatışmasının çok ötesinde. flashback sahnelerinde stratt’ın grace’i bir “araç” olarak görmesi, biyopolitik bir tartışmayı da beraberinde getirir. insan hayatının sayısal bir veriye dönüştüğü, kaynakların rasyonel bir şekilde dağıtıldığı bu “olağanüstü hal” senaryosu, modern dünyanın kriz yönetim biçimlerine (pandemi, iklim krizi) doğrudan bir eleştiri ve ayna tutma girişimi gibi. hüller’ın karakteri ise karaoke sahnesindeki beklenmedik kırılganlığıyla aslında bu devasa yükün altında nasıl ezildiğini de hissettirerek, tek boyutlu bir kötü adam olmaktan çıkar.

bir başka bakış açısıyla stratt, utilitaryanizm (faydacılık) akımının da uç noktadaki bir temsilcisi. “çoğunluğun iyiliği için azınlığın (veya bireyin) feda edilmesi” ilkesi, stratt’ın tüm kararlarının temeli. grace’in uzaya gönderilme biçimiyle ilgili o büyük sır ortaya çıktığında, stratt’ın pragmatizmi ile grace’in bireysel iradesi arasındaki çatışma zirve yapıyor. bu nokta, filmin bilimsel bir başarı öyküsü olmasının yanında, aynı zamanda bir “rıza” ve “özgür irade” tartışması olduğunu teyit eder mahiyette.

filmin sonunda stratt’ın mirası kurtulan bir dünya mıdır, yoksa travmatik bir geçmiş midir bilinmez; ancak karakterin varlığı, grace’in uzaydaki etik kararlarını daha anlamlı kılıyor. çünkü grace, stratt’ın ona dayattığı “zorunlu kahramanlık” rolünü aşarak, rocky için yaptığı seçimle kendi “özgür kahramanlığını” ilan eder. stratt’ın dünyasında sevgi ve dostluk birer lükstür; oysa grace, evrenin öbür ucunda bu lükslerin aslında hayatta kalmanın en temel motivasyonu olduğunu öğrenir.


bilimsel iyimserlik ve geleceğe dair bir “hail mary”

project hail mary, sinema tarihindeki en iyimser “kıyamet” filmlerinden biri olabilir. iklim krizine (güneş’in sönmesi aracılığıyla) ve küresel felaketlere dair kolektif kaygılarımızı ele alırken, bu sorunların çözümünü sadece teknolojide değil, “birlikte çalışma” becerimizde de buluyor. filmin finaline doğru evrilen o muazzam duygu yoğunluğu, izleyiciye bir “teslimiyet”in yanında, “eyleme geçme” çağrısı da yapar. bu noktada “bilime güvenmek ve merak etmek” teması, 1960’ların uzay yarışı dönemindeki o saf heyecan, modern sinemanın imkanlarıyla yeniden canlandırılmış.

ryan gosling’in performansı, bu iyimserliğin en büyük taşıyıcısı. gosling, sıradan bir aksiyon kahramanı olmaktan çıkarak; korkan, hata yapan, çok konuşan ama bunu durduramayan, sevinen, hatta “ben zeki miyim?” diye bağıran çok insani bir portre çiziyor. onun bu “sıradanlığı”, izleyicinin “ben de orada olsam böyle hissederdim.” demesini sağlayacak kadar samimi. gosling’in rocky ile olan kimyası ise sinema tarihinin en unutulmaz ikilileri arasına girmeye aday. iki farklı dünyadan birbirlerini bulan bu ruh eşlerinin bir araya gelerek koca bir evreni kurtarması, sinemada her zaman çok sevilen o underdog hikayelerinin en asil örneği.

filmin felsefi sonucu ise fedakarlığın doğası üzerine kuruluş olması. gerçek fedakarlık, bir zorunluluk sonucu yapıldığında mı daha değerlidir, yoksa tüm kaçış yolları açıkken bilinçli bir seçim olarak yapıldığında mı? lord ve miller, bu sorunun cevabını filmin son sekanslarında gözyaşları ve tebessümler eşliğinde veriyor. project hail mary, insan olmanın (veya rocky gibi “insan-dışı” ama etik bir özne olmanın) en yüce biçiminin, kendinden büyük bir amaç uğruna risk almak olduğunu hepimize hatırlatıyor.

project hail mary; the martian’ın rasyonel zekasını, ınterstellar’ın kozmik epikliğini ve e.t.’nin zamansız duygusallığını tek bir potada eritiyor. ancak bununla da kalmayıp; arrival’ın o büyüleyici dilsel keşif sürecini, 2001: a space odyssey’nin huşu uyandıran görsel ihtişamını ve cast away’in insan ruhunu sınayan mutlak yalnızlığını modern bir anlatıyla harmanlıyor. filmin bu hibrit yapısı, sadece sinematik bir kolaj sunmakla kalmıyor; aynı zamanda ısaac asimov’un “çözüm odaklı” rasyonalizmini, arthur c. clarke’ın evrimsel merakıyla aynı düzlemde buluşturuyor. dahası anlatı, contact filmindeki o sarsıcı “ilk temas” heyecanını, gravity’nin fiziksel klostrofobisi ve hayatta kalma mekanikleriyle birleştirirken; europa report’un metodolojik titizliğini de kendi dokusuna yediriyor. james ortiz’in ellerinde hayat bulan rocky’nin varlığı ise, sinema tarihindeki “öteki” tasvirlerini the abyss’in merak uyandıran yabancılığından alıp, star trek’in kültürel diplomasi idealizmine kadar uzanan geniş bir spektrumda yeniden tanımlıyor.

bu devasa referans ağı, filmin “geçmişe bir saygı duruşu” olduğu anlamına gelmesin, çünkü project hail mary bilim kurgu türü için yepyeni bir etik koordinat sistemi çizmekte. lord ve miller, türün geneline hakim olan o gri ve nihilist “kozmik dehşet” estetiğini elinin tersiyle iterek, yerine “kozmik dayanışma” paradigmasını koyuyor. bu paradigma değişimi, insanlığın kolektif krizler karşısında nasıl bir duruş sergilemesi gerektiğine dair bir laboratuvar gibi. ryland grace ve rocky’nin tau ceti sistemindeki o vakur iş birliği ise biyolojik determinizmin ötesine geçen bir dostluğun, evrensel entropiye karşı durabilecek yegane güç olduğunu savunur meziyette.

kısaca project hail mary, sinema salonlarının neden hala vazgeçilmez olduğunu kanıtlayan görsel ve düşünsel bir şaheser. bize sadece gökyüzündeki yıldızları değil, birbirimizin gözündeki o sönmeyen merak ışığını hatırlatan bir deneyim. bu filmle birlikte bilim kurgu türü; lord ve miller’ın bu vizyoner dokunuşuyla, karanlık dehlizlerinden çıkarak yeniden güneşli, umut dolu ve yeni sorulara hazır bir geleceğe kapı açıyor.

--- spoiler ---