Osmanlı Devleti Neden Zamanında Aydınlanamadı?
hala feodal dönemlerdeyiz. devleti yönetenler, bugün hala orta çağ'daki gibi pastayı bölüşürken; soylular, tüccarlar ve ruhban sınıfı arasında orta yolu buluyor. soylu sınıfı yerine sanayici/yatırımcıyı koyabiliriz. bir de banka/sermaye grubunu, namı diğer faiz lobisini eklememiz lazım. bütün pasta bunların.
görev dağılımı şu
soylular: üretim sahaları ve atölyeler açtım. insanlara iş imkanı verdim. insanların bir kısmını da ordun için yetiştirdim. bu yıl kazandığım para budur. buyur bu da vergim. seneye daha çok kazanmak için elimden geleni yapacağım hünkarım.
tüccarlar: soylulara üretim yapmaları için hammadde taşıdım. malı nereden daha ucuza temin edeceğimi, hangi yollarla maliyetleri düşüreceğimi araştırdım. buyur bu da kazandığım paranın vergisi. bir yolunu bulup seneye rakiplerden daha ucuza mal taşıyacağım hünkarım.
ruhban: sen dahil bütün insanlar, tanrının emrinde. tanrının yeryüzündeki halifesi ise benim. seni oraya ben koydum. heretik işlere kalkışma halkı kapına yığarım. dolayısıyla sana bir şey vermek zorunda değilim. sen bana ne vereceksin? vereceklerin hoşuma giderse insanlara kuru ekmek soğan yedirip sana biraz daha fazla vergi vermelerini sağlayabilirim. nitekim açlıktan kırılsalar da, "kudüs düşmeeeğez bayrak inmeeğeeez" deyill mi ;))))
görüldüğü üzere pastanın üretim aşamasında katma değeri en düşük olan kesim ruhban sınıfıdır. hiçbir şey üretmezler. devletin gelişimine katkısı sıfırdır. ancak geri kalmış toplumlarda pastadan en büyük payı bunlar alır.
osmanlı'da ruhban sınıfı güçlü değilken, padişahın bir emriyle oğul katline bile fetva çıkarılabilirken, devletin en güçlü, en parlak dönemleri yaşanmıştır. aynı dönemde ruhban sınıfının gücünün zirvede olduğu, papa'nın krallara taç giydirip taç çıkardığı, kardinallerin himayesi altındaki avrupa ise en karanlık, en verimsiz dönemlerini yaşamıştır.
protestanlığın çıkışından sonra işler değişti. avrupa kralları, tıpkı osmanlı'daki gibi ruhban sınıfını himayesi altına aldı. papa'dan taç giymek bir kenara dursun, kendi incillerini yazan krallar ortaya çıktı. din adamlarını papa değil, kral seçiyordu. ruhban sınıfın pastadan aldığı pay düştü. ruhban sınıfı çekilince pasta tüccarlara, sanayicilere ve soylulara kaldı. bunun sonucunda doğal olarak üretim patlaması oldu. hammadde arayışı başladı. çünkü bu sınıflar kârlarını maksimize etmek için üretmek zorunda. üreterek bulundukları ülkeyi de geliştirmiş oluyorlar. ruhban sınıfının ise öyle bir derdi yok. üretmeden de pastadan payını alır.
avrupa protestanlıkla ruhban sınıfına çökerken, osmanlı'da ruhban sınıfı, osmanlı'nın üstüne çöküyordu
padişah: matbaayı getirelim.
ruhban: istemezüüğük, gavur icadıığ
padişah: ordumuz avrupada kazanamıyor. nizam-ı cedidi kuralım.
ruhban: istemezüüüğüük, imanımız bozulacak.
padişah: medreseleri değiştirelim, batıyı yakalayalım.
rubhan: istemezüüüğük başımıza taş yağacak.
sonucu hepiniz biliyorsunuz. peki sizce bugünün osmanlı'sında pastadan en büyük payı hangi sınıf alıyor?
ekleme: "avrupa sömürdü o yüzden zengin. osmanlı sömüremedi?"
bu bahaneye kaçmak ucuzluk olur.
papa'nın sadık kulu ispanya, 1700'lü yıllara kadar amerika kıtasının tek hakimiydi. kuzeyde alaska sınırından, güneyde arjantin'e kadar... bugün abd'deki eyalet isimlerinin büyük bir çoğunluğu hala ispanyolcadır. ancak koyu katolik ispanya'da ruhban sınıfı çok güçlüydü. sömürüyü, üretim çarklarına entegre edip sistemin devamlılığını sağlayamadılar. ispanya'nın ele geçirdiği bütün zenginlikler, zamanla enflasyon altında eriyip gitti. bütün o kanlı aztek altınları bugün vatikan'ın kasasından çıkar. geriye ise fakir bırakılmış, mafyatik toplumlar bıraktılar.
kendi sorumuzu da cevaplayalım
libya'dan başlayıp balkanlara uzanan bugünün osmanlı coğrafyası, abd'nin sömürge topraklarıdır. pastayı bölüştürecek kral ya da yönetici atanmaz, pasta zaten bölüştürülmüştür. denetim için vali atanır. büyük ortadoğu eyaletinde halktan toplanan vergiler ruhban sınıfına devredilmiştir. bazı ayak işleri için; ruhban sınıfı içinden burjuva yaratılır, ruhban sınıfı içinden soylu yaratılır. ancak çatı güç olarak ruhban sınıfı seçilmiştir. eğer abd, sömürgelerinde çatı güç olarak dinciler yerine burjuvayı seçseydi; sen o zaman seyreyle bakalım, "ekmek soğan yiyin, ey şükür sen ne güzel şeysin, kudüs düşmedi ya, devlet aklı var hülooğ, lidere itaat edin" diyen dincileri. halkı fakirliğe razı etmek için daha iyisini bulamazlar. petrol, doğalgaz, madenler, hammadde, yarı mamul, limanlar, ticaret yolları gibi verimliliğin önemli olduğu pasta dilimi ise, amerikan şirketlerine bırakılmıştır.
Matbaa neden geç geldi?
matbaanın geç gelmesini sürekli "hattat lobisi direndi" veya "yobazlar istemedi" masallarıyla açıklamak, suçu hep başkasına atıp rahatlamanın en konforlu yoludur. asıl gerçek çok daha soğuk ve dümdüz maddedir: ortada o matbaadan çıkacak kağıt tomarına para verecek, alıp okuyacak ve üzerine kafa yoracak bir "talep" yoktu. avrupa burjuvalaşıp bilgiye aç bir pazar yaratırken, bizde aleti getirsen basacağın en fazla sıradan tüccar kayıtları, rüya tabirleri veya mevsimlik takvimler olacaktı. arz, olmayan talebi yaratmaz.
meseleyi 300 yıl önceki adamlara sallayıp entelektüel görünmek işin şov kısmı. asıl tokat, kafayı kaldırıp bugüne baktığımızda patlıyor.
şu an hepimizin cebinde insanlık tarihinin gördüğü en devasa, en limitsiz matbaa var. dünyanın tüm bilgi birikimine saniyeler içinde ulaşabiliyoruz. peki kitle bu sınırsız gücü ne için kullanıyor? dünyanın en büyük kütüphanesine girip, kapı eşiğinde çekirdek çitleyerek dedikodu yapmak için.
koca koca sosyolojik veya psikolojik dertleri iki kelimelik "atarlı" ergen cümleleriyle çözdüğünü sananlar, kendi hayatındaki vasatlığı başkalarına anonim olarak saldırarak bastırmaya çalışanlar ve vaktinin çoğunu 15 saniyelik videolarda dopamin arayarak hiç edenler... işte o 300 yıl önce matbaayı talep etmeyen kitlenin birebir güncellenmiş versiyonu tam olarak budur. alet değişti ama o aleti kullanan kafa yapısı milim oynamadı.
osmanlı'ya matbaa geç gelmedi, sadece aletin fişini takacakları bir zihinsel altyapı yoktu. bugün sistemin bize en hızlı interneti ve en akıllı cihazları hiç korkmadan vermesinin sebebi de bu. çünkü o devasa ekranda bir aydınlanma yaşamayacağımızı, sadece daha yüksek çözünürlükte gürültü yapacağımızı çok iyi biliyorlar.
çözüm bağlantı hızını artırmak, sansürü tartışmak falan değil. çözüm; o son model cihazı tutan kişinin, bir an durup "bende bu bilgi ağını gerçekten işleyecek kapasite var mı?" diye kendine dürüstçe sorabilmesidir. zihniyet ilkel kaldıktan sonra, elindeki aletin ne kadar akıllı olduğunun hiçbir önemi yok. gerisi sadece son model ferrari ile çamur bataklığında pati çekmekten ibaret.
Final notu
osmanlı'daki tebaa anlayışı bunun sebeplerinden biridir. sarayda yükselseniz bile her daim padişahın kulusunuzdur, tek sözüyle her şeyinizi kaybedebilirsiniz. bu yüzden osmanlı'da asla bir aristokrasi sınıfı oluşamamıştır, bu da sanatın ve özgür düşüncenin önünü tıkamıştır. sonrasında burjuvazi de gelişememiş ve işçi sınıfı asla proleteryaya evrilememiştir. avrupa'ya baktığınızda güçlü bir aristokrasi ve bu aristokrasinin himayeciliğinde yeşeren bir sanat ve düşün dünyası görürsünüz. işte tam da bu dünya rönesansı başlatmıştır. osmanlı'da ise rönesans yaşanamamıştır, dolayısıyla reform da. tarih birbirini tetikleyen büyük kırılmalar üzerinden yürür. osmanlı bunların hemen hepsini ıskalamıştır maalesef.