Okuduktan Sonra Zihninin Sandığın Kadar Sana Ait Olmadığını Hissedebileceğin Bir Yazı

Gün boyu zihnimizde beliren düşüncelerin ne kadarının gerçekten bize ait olduğunu pek sorgulamayız. Bu yazı, 'ben düşünüyorum' dediğimiz şeyin aslında ne kadar otomatik ve yönlendirilmiş olabileceğini yeniden düşünmeye davet ediyor.
Okuduktan Sonra Zihninin Sandığın Kadar Sana Ait Olmadığını Hissedebileceğin Bir Yazı

gündelik yaşantımızda sabah gözlerimizi açtığımız andan gece uykuya daldığımız ana dek varlığından pek haberdar olmadığımız bir iç savaşın tam ortasındayız. bu savaşı görmemizi engelleyen şey bizzat savaşın kendisidir çünkü dikkatimizi parçalayan her uyaran aynı zamanda onu fark etmemizi de imkansız kılar. düşüncelerimizi ve eylemlerimizi dikkatle incelediğimizde değerlerimizin nasıl durmaksızın aşındırıldığını ve zihnimizin nasıl sistematik biçimde sömürüldüğünü açıkça görebiliriz. gün boyunca her türlü işlevsiz düşünceyi zihnimizin derinliklerine biriktiriyor ve sonrasında sinsi bir işgalle boğuşarak berraklığımızı yitiriyoruz. günümüz insanının trajedisi bu işgalleri kendi iradesinin ürünü sanmasıdır oysa hiçbirimiz gerçek anlamda düşünmüyor, düşüncelere yalnızca maruz kalıyoruz. daniel wegner'in deneyleri otuz yıl önce irade hissinin büyük ölçüde sonradan üretilen bir rasyonalizasyon olduğunu ortaya koydu. beyin karar verdikten sonra zihin o kararı kendine mal eder ve biz de kendimizi failin ta kendisi sanırız.

olayların kurgusu, yorgun uyanıp içgüdüsel olarak gündelik ritüellerine sürüklenen insanın sabahıyla başlar. telefon, bilinçli bir karar verilmeden önce ele geçer çünkü ekranın ilk dokunuşu kortizol düzeyini yükseltir ve uyku ataleti bir anda dağılır. başkalarının görünürde kusursuz hayatlarına içten içe bir haset duyulur ama ekranda gördüğün şey bir hayat değil, birinin hayatının en filtrelenmiş yüzde birinin reklam algoritmalarıyla senin zaaflarına göre düzenlenmiş halidir. haberlere göz atıp dünyadaki yozlaşmayı gördüğünde öfkelenir, bu öfkeyi ise en azından o insanlardan daha ahlaklı olduğun düşüncesiyle sahte bir kibrin arkasına saklarsın. nietzsche'nin zayıfın intikam aracı dediği ressentiment mekanizması, ahlaki üstünlük duygusu kılığına bürünerek sessizce işler ve sosyal medya bu mekanizmanın bugüne kadar icat edilmiş en verimli dağıtım ağıdır. işe giderken trafiğe takılır, geç kaldığında hangi yalanı uyduracağını planlarsın. sabırsızlık birikir, kendini diğer sürücülere sessizce küfrederken bulursun ama bir şekilde zamanında varırsın. öğle yemeğinde düşük maaşlardan ve açgözlü zenginlerden yakınan iş arkadaşlarınla otururken biri başkasının dedikodusunu yaptığında sırf dışlanmamak için bu sohbete ortak olursun. ait olma içgüdüsü ahlaki duruşunu anlık olarak satın alır ve sen bu alışverişin farkına bile varmazsın.

masana döndüğünde sende kıskançlık ve kızgınlık uyandıran bir iş arkadaşını görüyorsun. senden daha çekici daha popüler ve sen ondan çok daha fazla çalışmana rağmen senden daha fazla kazanıyor. ona her yaklaştığında ya senden kaçıyor ya da seni görmezden geliyor. bir meslektaşına yardım etmeyi teklif ediyorsun ancak onun sana minnettar olmadığını hissettiğinde sinirleniyorsun. yardımın saf değildi demek ki, bir muhasebenin parçasıydı ve bunu ancak karşı taraf borcunu ödemediğinde fark edebildin. adam smith ahlaki duygular kuramı'nda ikiyüzlülüğün en rafine biçiminin insanın kendi niyetlerini kendinden saklaması olduğunu yazar çünkü bu sayede hem iyi görünmenin hem de iyi hissetmenin çifte kazancını elde edersin. işten sonra spora gittiğinde çekici bir kadını fark edersin ve düşüncelerin şehvete kayarak onu zihninde bir insandan ziyade bir arzu nesnesine indirger. kadın sana baktığında aklından geçenleri okuyabilirmiş gibi büyük bir utanç dalgasına kapılır, bakışlarını hızla kaçırırsın. eve dönerken caminin önündeki dilenciye para verdiğinde teşekkür alamamak içinde ontolojik bir pişmanlık uyandırır çünkü verdiğin şey para değil kendi iyiliğinin kanıtıydı ve karşılığını alamadın. zar zor tanıdığın bir komşun selamına karşılık vermediğinde sinirlenir, nedenini anlayamazsın. eve geldiğinde ruhsal enerjin tamamen bitmiştir ve birlikte yaşadığın birinin sıradan bir sözü içini ezici bir öfkeyle doldurur.

başkalarının her şeyi ne kadar kolay elde ettiğine kıskanırken aynı anda bazı yönlerden hala onlardan daha iyi olduğun düşüncesine sıkı sıkıya tutunursun. ego varlığını sürdürmek için hem aşağılanmaya hem de üstünlük hissine ihtiyaç duyar ve bu ikisini aynı anda barındıracak kadar esnektir. stres seni esir alır, kilo vermeye çalışmana rağmen iradeni yitirip sağlıksız şeyler yemeye başlarsın. kişisel gelişim üzerine aldığın kitaba göz atarsın ama en sevdiğin diziyi izleme arzusu galip gelir, uzun vadeli tatmini kısa vadeli hazza kurban edersin. bu arada silikon vadisinin en parlak mühendisleri yıllarını tam da bu anı mümkün kılmaya adamıştır ve senin irade zayıflığın dediğin şey aslında yüz milyar dolarlık bir dikkat endüstrisinin (bkz: dikkat ekonomisi) önünde tökezlemenden ibarettir. tiktok'un öneri algoritması beynin dopaminerjik sistemini laboratuvar farelerinin kokaine verdiği tepkilerden daha hızlı koşullandırır çünkü değişken oranlı ödül şeması kumar mühendisliğinin yüz yıllık birikimini tek bir ekranda yoğunlaştırır. gece çöktüğünde gün içindeki şehvetli düşünceler yeniden yüzeye çıkar ve pornoya yönelirsin, bu içerikler insanlık tarihinde hiçbir neslin karşılaşmadığı kadar sınırsız ve kişiselleştirilmiş biçimde zaaflarına göre sıralanmıştır.günü böyle ziyan ettiğin için kendine öfkelenir, kendi çabalarını ne kadar sık sabote ettiğini fark ederek büyük bir üzüntüye gömülürsün. neden nazik ve sabırlı olamadığını sorgularsın ve dostoyevski'nin yeraltı adamı tam da bu itirafı yüzüne çarpar: insan kendi çıkarına olanı bildiği halde sırf özgür olduğunu kanıtlamak için aleyhine olanı seçer çünkü aklın dayattığı iyiye boyun eğmek son özgürlüğünü elinden alır.

ertesi gün yorgun uyanırsın ve bu nevrotik döngü olduğu gibi sürer. tam bu noktada meselenin kökenine inmek gerekir. tüm ruhsal yaşam düşüncelere dayanır ve bir insanın yapabileceği en kritik girişim zihninde bir filtreleme mekanizması kurmaktır. düşünceler eyleme, eylemler alışkanlığa, alışkanlıklar karaktere ve karakter de kadere dönüşür. jung'un gölge arketipi tam da burada devreye girer: bastırdığımız her arzu ve reddettiğimiz her zaaf zihnin karanlık dehlizlerinde birikir, farkında olmadığımız anlarda davranışımızı yönetir. birine bir özne olarak baktığında onunla gerçek bir ilişki kurabilirsin ama aynı kişiye sadece araç olarak yaklaştığında hem onu hem kendini bir nesneye indirgersin, kant'ın deyimiyle amaç olanı vasıta haline getirirsin. internet olmadan bir pazar günü geçirmeyi denediğimizde hissedilen o anksiyete, iç dünyamız hakkında pek çok şeyden daha fazlasını anlatır çünkü kendi zihnimizle yalnız kalmanın artık dayanılmaz hale geldiğini söyler. pascal üç yüz yıl önce insanlığın tüm sorunlarının odada sessizce tek başına oturamamasından kaynaklandığını söylediğinde bunu bir ahlaki sezgiyle dile getiriyordu, bugün ise nörobilim aynı şeyi deneysel olarak doğrulamış durumdadır. `default mode network' aktive olduğunda zihinimiz bize huzur değil kendi çözümsüzlüklerimizin tekrarını sunar ve bundan kaçmak için dışarıdaki her uyarana koşarız. wilson ve ekibinin ünlü deneyinde katılımcılar boş bir odada kendi düşünceleriyle baş başa kalmak yerine kendilerine elektrik şoku vermeyi tercih etmiştir. bile isteye zararlı eylemleri seçip sonrasında bizi sefil hissettirmelerine şaşırmak ise kendi kendimizi kandıran yapısal bir körlüğün ta kendisidir.

burada bir parantez açmak gerekir çünkü meseleyi yalnızca bireysel zayıflığa bağlamak zihinsel bir tembellik olur. çağımızın insanı tarihte hiçbir kuşağın maruz kalmadığı ölçüde ince ayarlı bir dikkat sömürüsünün hedefindedir. sosyal medya platformları kumarhane tasarımcılarının yöntemleriyle inşa edilmiştir, bildirim sesleri ödül sistemini en verimli sömürecek frekanslarda kalibre edilmiştir ve algoritmalar dopamin kırıntılarını tam da bıraktığın yerde bulman için düzenlenmiştir. facebook'un kurucu ortaklarından sean parker yıllar önce platformun insan psikolojisindeki bir açığı istismar etmek üzere tasarlandığını itiraf etmişti, tristan harris de benzer bir itirafı google'dan ayrıldıktan sonra yapmıştı. shoshana zuboff bu yapıya gözetim kapitalizmi adını verdi ve insanı artık müşteri değil ham madde olarak tanımladı. yani gün boyu biriktirdiğin kötü düşüncelerin büyük kısmı senin ürünün değil, trilyon dolarlık bir endüstrinin zihninde kiraladığı parselin ürünüdür. ama bu gerçek seni sorumluluktan azat etmez çünkü sömürünün farkında olup hiçbir şey yapmamak, sömürünün kendisinden daha aşağılayıcıdır.

schopenhauer iradenin durdurulamaz bir açlık olduğunu ve her tatminin yeni bir yoksunluk doğurduğunu söylediğinde günümüz tüketim toplumunu tanımıyordu ama tam olarak onu tarif ediyordu. her bildirim bir açlık, her kaydırma kısa bir tatmin ve her tatminden sonraki o tanıdık boşluk ise yeni bir yoksunluğun kapısıdır. zihnini merkezinde iradi bir failin bulunduğu içsel bir kale olarak düşün. muhafızlar iyi düşüncelerin değil, düşünceleri eleme kapasitendir çünkü iyi düşünce de kötü düşünce de kapıda bekler ve mesele hangisine geçiş hakkı tanıdığındır. düşmanın saldırısı her zaman sinsidir ve dikkatli olmazsan duvarlar en savunmasız köşeden yıkılır. kötü alışkanlıklar karakteri inşa eder ve kötü düşüncelere verdiğimiz dikkat eylemlerimizi şekillendirerek avını sıkan bir kobra yılanı misali etrafımızda daralan bir halka oluşturur. bugün kötülüğün her zamankinden güçlü olduğu düşünülebilir ama bu durum metafizik bir istiladan değil, insanların çok daha disiplinsiz olmasından ve dikkatlerinin çok daha sistematik biçimde sömürülmesinden kaynaklanır. yıkıcı döngülerden çıkmak için zihnimizi korumayı öğrenmeli ve içsel bir disiplin geliştirmeliyiz. iyi haber şu ki gerçek değişim eylemlerle değil, zihnin derinliklerinde yatan dikkatin kendisiyle başlar. kötü haber ise bu savaşı kimsenin senin yerine veremeyeceğidir ve kaybettiğinde kaybettiğinin farkına bile varmayabilirsin çünkü zaten senin farkındalığını ele geçirmek bu savaşın ilk hedefidir.