Neden Artık Kimse Pek de Çalışmak İstemiyor?

Eskiden alın teri diyerek çalışmanın önemi vurgulanır ve insanlar işe sanki biraz daha isteyerek giderdi. Şimdilerde pek de öyle değil. Neden?
Neden Artık Kimse Pek de Çalışmak İstemiyor?
The Big Lebowski (1999)

normal olanı bu: para için çalışmak sevimsizdir ve insan doğasına aykırıdır

atalarımız, dedelerimiz tarlada, bağda, bahçede çalışıp, karnını doyurur, ihtiyaçlarını giderir, sonra da yatardı. egemen sınıflar, fakirleri durmadan çalışmanın erdemli olduğuna inandırmışlardır ki, güzelce sömürebilsinler. bir de fazla çalışmanın erdemini savunan emekçi sınıftan insanlar vardır ki, en acınası olanlar onlardır. köle zihniyeti bunların ideolojisi olmuştur.

bugünkü şartlarda, çoğu insan iyi bir yaşam sürmek için elbette çalışmak zorunda. çalışmaya karşı değilim. çalışmanın bir erdem olarak sunulmasına, kutsallaştırılmasına karşıyım. çalışma hayatının, egemen güçler tarafından, bir baskı aracı, sömürge aracı olarak kullanılmasına karşıyım.

çalışmanın kutsanmasını başımıza bela eden batı avrupa'daki protestanlardır. reformcu olduklarına bakmayın, bunlar katoliklerden daha yobaz ve insanlık düşmanıdır. max weber'in eserlerinde anlattığı protestan ahlakı, cennete gitmek ve ahiret hayatını kurtarmak için şuursuzca çalışmayı emreder. günah mahsülü olan insanın tek kurtuluşu sorgusuz sualsiz deli gibi çalışmaktır. bu ahlak anlayışının kapitalizmin yeşerdiği topraklarda doğması tesadüf değil tabii. daha sonra bu ahlak anlayışı endüstri devriminin yayıldığı tüm topraklarda kabul edilmeye başlamıştır.

insanlar eninde sonunda, yapay zeka ve robotlar sayesinde çalışmanın zulmünden, boyunduruğundan kurtulacak. insanların sadece kendilerine anlamlı gelen, keyif veren şeyler için gönüllü çalışacakları bir gelecek yaşanacağına inanıyorum. ama bunu görmeye, bizim ömrümüz yetmeyecek maalesef. ancak çalışmanın gerçek mahiyetini fark edip, bilinçlenmek, farkındalık kazanmak, en azından içimizi biraz ferahlatacaktır.

not: konu hakkında kafa yormak isteyenlere şu kitabı tavsiye ederim : david frayne - çalışmanın reddi

Ekonomik açıdan?

eskiden babalarımız tek maaşla ev alıp çoluk çocuk okutuyormuş. şimdi iki üniversite bitiriyorsun, girdiğin işte aldığın para anca kiraya ve faturaya gidiyor.

hal böyle olunca kimsenin içinden sabahın köründe kalkıp yollara düşmek gelmiyor haliyle.

insan emeğinin karşılığını göremeyince neden çabalasın ki. o yüzden insanlara tembel demeden önce bir dönüp şu anki düzene bakmak lazım.

müsaadenizle ben bu durum hakkında, kısaca üretime katılım ile siyasal özne olma arasındaki ilişkiye değineyim

tarih, kayıt altına alınmış bir tür "kimler siyasal özne olabilir, kimler olamaz" tartışmasıdır. bu soruya verilen yanıt değişiyor. aristo emek ile siyasal özneyi ayırmış mesela. köle üretir, vatandaş ise siyasal özne olur, tartışır, çözüm üretir demiş. john locke ise emek-mulkiyet-hak ilişkisini esas alır. haklara sahip olmak için çalışıyor olman, üretiyor olman gerekir der. kabaca değiniyorum ki kısa olsun. araya birileri mülkiyete fazlaca kıymet verdi, "en çok biriktiren en çok konuşmalı" dedi ve sanırım baya da etkili oldu.

bu aşamada marks giriyor devreye ve diyor ki "en çok üretenler, aynı zamanda siyasal payda en az payı alanlar." ki fikrin kazandığı teveccüh sayesinde bugün sendikal mücadele, grev, boykot, örgütlenme hakkı, işçi partileri falan görüyor ve konuşabiliyoruz. çünkü kabul edildi ki modern devlet ile vatandaşı arasındaki bağ siyasal hak ve üretim ilişkisine yapışıktır. marks teşhis etti ki üretim ilişkisi, doğrudan siyasal temsil türüne etki etti. mesela ticaret burjuvazisi yükseklince parlamentolar güçlenir, sanayi burjuvazisi geliştikçe monarşiler geriler, gibi tarihsel bağlar sabit.

marksizm sonrası dönem üretim sürecindeki kolektif gücün siyasal özne olma iddiası için pazarlık kozu olarak kullanılması dönemidir. iktidara tam hakimiyet ile çalışma koşullarının ve ücretlerin düzeltilmesi skalasında bir talepler yığını bunlar. sınıfsal mücadelenin özü bu. "ben çalışıyorum, ben üretiyorum, ben besliyorum, ben onariyorum ama ben konuşup karar veremiyorum" isyanı ile malul bir mücadele tarihi bu. simdi geldik işte gig economy, freelanca, platform işçiliği falan konuşuyoruz ve üretim emegi atomize olduğu ölçüde siyasal bilinç de atomize oluyor. bant başında yan yana duran emekçilerin örgütlenmesi ile uber şoförlerinin veya home ofis calisanlarin örgütlenmesi arasında ister istemez farklar var. bana kalırsa bu yeniliğe sosyalizmin vereceği yaratıcı bir yanit, sosyalizmin emekçilere bir borcudur ve tarihseldir de fakat konumuz şimdi bu değil.

özetle; çalışma arzusu diyorduk, neden yok?

üretim ile kamusal görünürlük arasındaki bağın geçmişi locke'a yani 17. yy'a kadar dayanır. o günden bu yana gittikçe artan bir şiddetle insanlık şuna inandı ve artık bilgiye dönüştü; üretiyorsam görünür olmalıyım, özne olmalıyım, aktif olmalıyım. şimdi gelin duruma bakalım; tüm kamusal görünürlük imkanlari gasp edilmiş, siyasal özne olmasının tüm mekanizmaları, tüm katılım organları felç edilmiş, iradesiz, kimliksiz, belleksiz, cesaretsiz, özgüvensiz kılınmış, polisiye rejiminin insafına terk edilmiş bir emekciler yığını, bu 400 yıllık inancını yitirmek üzere. norveçli ile urfalı arasındaki temel farklardan biri de bu işte. ülkesini şekillendiremiyor ama durmaksızın besliyor. eşyalarını değiştirme hakkınizin olmadığı, gibi dizisindeki metin karakteri gibi insafa kaldığınız bir evde çalışma arzusunu, sabah işe gitme heyecanini, ücretini bekleme saadetini hissetmemeniz zorunlu bir son.

slogan şu olmalı yani; üretimdeki gücünü kullan siyasal özne ol, siyasal özne olunca üretime daha aşkla katıl, aşkla katıldıkca yönetmeye daha çok talip ol. saygılar.