Mars’ta Koloni Planları Varken Bazıları Neden Hala Dünya’nın Düz Olduğuna İnanıyor?

İnsanlar neden net kanıtlar karşısında hala düz dünya masalına tutunuyor?
Mars’ta Koloni Planları Varken Bazıları Neden Hala Dünya’nın Düz Olduğuna İnanıyor?

burada düz dünya saçmalığı teori başlığı altında tartışılıyor ama başlığın bizzat kendisi kocaman bir çelişki barındırıyor. bilimsel terminolojide teori dediğimiz kavram, aklımıza gelen rastgele fikirlerin bir araya getirilmiş hali değildir. yıllar süren gözlemlerle, deneylerle ve sarsılmaz kanıtlarla desteklenmiş, evrenin işleyişini açıklayan köklü bir iskelettir. yerçekimi bir teoridir, evrim bir teoridir. ancak düz dünya, teori mertebesinin yanından bile geçememiş, içi boş bir sanrıdan ve mitolojik bir masaldan ibarettir. bilimsel metodolojinin kapısından dahi giremeyen böylesine temelsiz bir inanca teori payesi vermek, bilimin bizzat kendisine yapılmış büyük bir haksızlıktır. bu nedenle ortada tartışılacak bir teori falan yok, sadece çaresiz bir inanç sistemi var.

yıl olmuş 2026, mars'ta koloni kurmayı planlıyoruz ama bazı tipler hala dünyanın tepsi gibi dümdüz olduğuna inanmaya devam ediyor. meseleye sadece cehalet, eğitimsizlik veya komplo teorisyenliği diyerek kestirip atmak daha kolay geliyor. ancak kazın ayağı pek öyle değil. karşımızda astronomik bir yanılgıdan ziyade, insanın varoluşsal sancılarına merhem olmaya çalışan derin bir psikolojik savunma mekanizması duruyor.

insanlık olarak son birkaç yüzyılda ciddi bir sarsıntı geçirdik. kopernik ve galileo çıkıp bizi evrenin merkezinden çıkardığından beri içimizde tarifsiz bir boşluk hissi var. eskiden her şeyin bizim için yaratıldığına, gökyüzünün sadece bizi izleyen yüce bir aklın çatısı olduğuna inanırdık. şimdiyse uçsuz bucaksız, buz gibi soğuk ve karanlık bir uzay boşluğunda, tamamen rastgele savrulan sıradan bir toz zerresinin üzerinde yaşadığımızı idrak ediyoruz. işte bahsi geçen kozmik önemsizlik hissi, insan psişesi üzerinde ağır bir yük yaratıyor.

düz dünya fikri tam da burada devreye girip korkmuş insan ruhuna sıcacık bir battaniye sunuyor. sonsuz ve anlamsız bir boşlukta başıboş dönmek yerine, etrafı aşılamaz buzullarla çevrili, üzeri kırılmaz bir kubbeyle kapatılmış, özenle tasarlanmış bir akvaryumda yaşama fikri müthiş bir ontolojik güven sağlıyor. böyle bir evren modelinde rastgelelik barınamaz. her şeyin merkezinde insan vardır. yukarıdan birileri bizi izliyor, bizi önemsiyor ve üzerimize titriyordur. psikanalitik açıdan bakarsak, yetişkin bedenine sıkışmış bireyin, anne karnındaki pürüzsüz güven hissine, korunaklı fanusa geri dönme çabasıdır (bakınız regresyon).

işin bir de toplumsal ve sosyolojik boyutu mevcut. modern dünyada sıradan insan, kurumlar ve bilimsel otoriteler karşısında kendini inanılmaz derecede aciz hissediyor. uzay ajanslarının yayınladığı karmaşık veriler, kuantum fiziği denklemleri, sicim teorileri derken sıradan insanın beyni yanıyor. sistemin kendine yabancılaştırdığı bahsi geçen kişiler, sadece kendi gözlerinin gördüğüne, kendi duyularına güvenerek epistemik bir isyan başlatıyor. sahile inip ufuk çizgisine bakıyor, "gözümle görüyorum dümdüz işte, bana masal okumayın" diyerek, anlamadığı karmaşık bilime karşı kendi basit ama sarsılmaz doğrusunu inşa ediyor. tıp dünyasına veya nasa'ya açılan savaş, aslında uzmanlık hegemonyasına karşı atılmış çaresiz bir çığlıktır.

dahası, herkesin kandırıldığı bir dünyada gerçeği gören seçkin bir azınlığa dahil olma hissi, beyne muazzam bir dopamin pompalıyor. "siz uyuyun, ben büyük oyunu çözdüm" kafası, hayatı boyunca hiçbir konuda öne çıkamamış, sistem tarafından ezilmiş sıradan birine eşsiz bir üstünlük hissi bahşediyor. aya gidilmediğini ifşa eden cesur bir dedektif veya aşı lobisini çökerten bir halk kahramanı gibi hissetmek, renksiz ve monoton bir hayata aniden sürükleyici bir macera filmi tadı katıyor. böylece hiçbir akademik geçmişi olmayan bir birey, birkaç youtube videosu izleyerek viroloji profesörlerini veya astrofizikçileri alt ettiğine inanıyor.

toparlamak gerekirse, düz dünyacı bir kişiyle fizik yasaları, yerçekimi formülleri veya uydu fotoğrafları üzerinden, aya gidilmediğini savunan biriyle roket mühendisliği üzerinden veya bir aşı karşıtıyla immünoloji üzerinden t tartışmak tamamen vakit kaybıdır. karşınızdaki kişi bilimsel bir gerçeği reddetmiyor, aksine karanlık ve anlamsız evrene karşı kurduğu son derece konforlu psikolojik sığınağını savunuyor. eğer o kubbeyi yıkarsanız, aşıyı zorunlu kılarsanız veya nasa'nın dürüstlüğünü kanıtlarsanız, altındaki insanı modernitenin dondurucu soğuğuyla baş başa bırakırsınız. haliyle hiç kimse böylesi bir hiçlik hissiyle yüzleşmek istemez.