Marlboro Man'den Unutulmuş Film Yıldızına: Mickey Rourke'un Üzücü Kariyer Özeti

1952 doğumlu aktör, her ne kadar Darren Aronofsky filmi The Wrestler ile geri dönüş yapsa da kötü gidişatı durduramadı. İşte son yıllarının özeti.
Marlboro Man'den Unutulmuş Film Yıldızına: Mickey Rourke'un Üzücü Kariyer Özeti

bir haber okumuştum, üzülmüştüm ama hiç şaşırmamıştım: “bir dönemin efsanesiydi! mickey rourke artık tanınmaz halde. 73 yaşındaki oyuncunun bakımsız ve daha önceki popüler imajından oldukça farklı görünen hali, büyük şaşkınlık yarattı.”

ve uzaktan çekilmiş bir fotoğrafı vardı. saçları dökük, yüzünde yoğun botoks operasyonlarından arta kalan yılgınlık, postürü tamamen bozuk, omuzları çökmüş bir gölge gibi. ne acı bir fotoğraf, ne boktan bir son. haberde kullanılan “şaşkınlık yarattı” lafına takıldım sadece. neyine şaşırdınız allah aşkına? kaç yıldan beridir böyle bu adam. bir sabah öldü haberini alıp şok geçireceksiniz. her ünlü ölümünde olduğu gibi. kendisini doğru düzgün tanımayanlar bile “eskiden neymiş, ölmeden önce ne olmuş” hikayesine kapılıp emmisinin oğluymuş gibi eğreti bir üzüntü pazarlayacak.

mickey rourke, kendisini bağıra çağıra gelen sona adım adım ilerlemeye devam ediyor. hep sevdiğim bir oyuncu oldu. büyük yönetmenlerin filmlerinde oynadı, oynadığı filmlere karizmasıyla çok şey kattı. ama bir yerde kontak kapattı kendisi. boks tutkusunun oyunculuk tutkusuna üstün geldiği bir dönem vardı. sırf bu tutku yüzünden oyunculuğu kenara itip ringlere döndü. tutku beslediği boks için oyunculuktan ve yakışıklığından vazgeçti, suratını mahvetti. beş yıl boyunca avrupa ve asya’yı dolaşıp boks maçları yaptı. sorduklarında “bunu kendim için yaptım, çünkü boksu her zaman oyunculuktan daha çok sevdim” cevabını verdi. o güzelim suratını mahvetti. 2014 yılında, 62 yaşındayken 29 yaşındaki genç bir boksörün bile karşısına çıktı. ve onu da yendi.

mickey rourke’un altın çağlarında hayat verdiği karakterleri düşünürseniz, hepsinin ortak bir noktası olduğunu fark edersiniz. bu ortak nokta da hangi karakter olursa olsun canlandırdığı karakterlerin çoğunun başına buyrukluğu, tatlı serseri havasında olduğudur. oyunculuğu bir kenara bırakıp boksa dönmesi aslında beyazperdedeki mickey rourke karakterlerinin hikayelerine benzer. gerçi şöyle bir gerçek de var. bir dönem iyi yönetemediği bir kariyeri vardı. kötüye gidiyordu işler. oyunculuk kariyerinin kötüye gittiğini fark edip boksa yönelmesi hayatı için ürettiği bir panzehir bile olabilir. boksa düşkünlüğünü özel hayatında da kullanıp hayat arkadaşı carre otis’i dövmesi gündem olmuş ve haklı olarak şöhretine leke düşürmüştü. bunun dışında sokak kavgaları, gazetecilere yönelik saldırıları da bardağı taşıran damlalar oldu. bu olaylar yapımcıların da gözünden düşmesine yol açtı. hatta boks yapmanın yanı sıra, motorsiklet ve araba satıcılığı yaptığı bir dönem de oldu.


boks, kötü hayat, serserilik, uyuşturucu, alkol… ve tabii kandıramadığı zaman da hızla akarken o muazzam surat mahvoldu. yaşlanmanın getirdiği doğal deformasyonu daha da ağır hissetmeye başladı. ilahlıktan canavarlığa geçiş zamanları önüne geçilmez şekilde başladı.

80’ler altın yılıydı. diner’da “boggie”, rumble fish’te “motorcycle boy”, nine 1/2 weeks’te “john gray”, angel heart’ta “harry angel”, barfly’da “henry chinaski.” o dönemin ikonik aktörlerinden biriydi şüphesiz. ama 90’larla beraber yitik yıllar başladı onun için. hatta 1990’da “despetare hours” ile “altın ahududu” alması, o yılların nasıl geçeceğine dair bir işaret gibiydi. basketbolcu dennis rodman karşısında rol kesmeler, kliplerde enrique iglesias’a dayak atan mafya babası tripleri ile doldurulan anlamsız yıllar… kariyerinin zirvesindeyken ulaştığı aşırı özgüvenin yarattığı dengesizlikleri düşününce, hollywood’a dönüş yapmak için sarf ettiği çabalar dramatik bir boyut kazanıyordu.

neyse ki robert rodriguez kendisine elini uzattı. “once upon a time in mexico” ve “sin city” gibi filmler girdiği bataklıktan çıkmasına yol açtı. özellikle sin city’deki marv rolü dönüm noktalarından biri oldu. günah şehri'nin tekinsiz arka sokaklarında intikam arzusu ile dolaşan bu karakter, kendisine inanılmaz yakışmıştı. gerçekten bu rolün hakkını fazlasıyla vermiştir. marv karakterinin fiziksel deformasyonu, mickey rourke’un kendisiyle müthiş bir uyum içindeydi. belki yüzü gözü dağılmış, bedeni yıpranmıştır ama hala söyleyecek sözü ve atacağı yumruğu vardır. ve darren aronofsky’nin “the wrestler”i yetişir imdadına. filmde canlandırdığı “the ram”, gerçek hayattaki mickey rourke ile de benzerlikler taşır. the ram’in filmde attığı her adımda, tebessümündeki acıda, kavgadan yorulmuş görünümünde gerçek mickey rourke’u da görürüz.

mickey rourke, the wrestler ile altın küre kazandı, oscar adayı da oldu. bu büyük geri dönüşünün ardından, iron man 2 , the expendables ve immortals gibi büyük bütçeli aksiyon filmlerinde rol aldı. daha sonra estetik ameliyatların etkisiyle ve kişisel sorunlarla boğuştu, oyunculuktan ziyade boks tutkusuyla gündeme geldi. sonra haberler düşmeye başladı önümüze: “mickey rourke kendisi gibi yıkık dökük bir evin bile kirasını ödeyemez hale geldi... ünlü oyuncunun son umudu da yıkıldı... kaderde bu yaşta evsiz kalmak da varmış!” ne kadar abartı bilemeyiz tabii. kötü durumda olduğu muhakkak, basın da zaten böyle hikayeleri çok sever.


yakın bir zamanda ölürse bunu da müthiş hikayelerle pazarlayacaklarından şüphem yok. çünkü hollywood basınının düşkün ünlü ölümlerinden aldığı zevki, napolyon prusya ordularını ezerken almamıştır. yaşadığı hayattan dolayı pişmanlık duyuyor mu acaba? "yüz bedenin ruhudur" demiş ludwig wittgenstein... yüzüne bakarsak, fazlasıyla pişmanlık duyduğuna eminim. ama şöyle bir gerçek var ki, "o kendi yüzüne hiç bakmadı!"