Led Zeppelin'in Efsane Şarkısı Stairway to Heaven Nasıl Ortaya Çıktı?

İngiliz grubun 1971 tarihli kült albümü Led Zeppelin IV'te yer alan Stairway to Heaven'ın ortaya çıkış hikayesi.

Şarkıyı önden verelim

1971'de atlantic records'un new york ofisinde bir plak yöneticisinin sekiz dakikalık bir şarkıya bakıp “bunun nesi single olacak, bu adamlar kafayı yemiş” dediği rivayet edilir. adam haklıydı aslında, kafayı yemişlerdi, ama öyle bir delilikti ki bu sonraki elli yıl boyunca gitar çalan her insanın parmaklarına ve her rock dinleyicisinin kulak zarına kazınacaktı.

meseleyi salt bir şarkı olarak görüp geçiştirmek yapılabilecek en büyük haksızlık olur. delta blues'un çamurlu ve kökü derinlere inen damarından beslenen bir grubun, bir anda ingiliz folk müziğinin pastoral havasına ve kelt mitolojisinin sisli gizemli atmosferine rotasını kırışının somutlaşmış halidir aslında bu eser.

olayın evveliyatı galler'in kuş uçmaz kervan geçmez bir köşesinde, bron-yr-aur denilen, elektriği suyu olmayan 18. yüzyıldan kalma medeniyetten eser taşımayan bir kulübede başlar. robert plant ve jimmy page, amerika turnesinin yorgunluğunu atmak ve biraz kafa dinlemek için buraya kapanırlar.

led zeppelin iii albümüne yöneltilen dar görüşlü “e hani nerede bildik zeppelin gürültüsü, bu fazla yumuşak olmuş” eleştirilerine verilecek en güzel cevabı arıyorlardı ve hem akustik dinginliği hem de heavy metal'in ezip geçen balyoz kuvvetini aynı potada eritecek bir formülün peşine düştüler. page hırslı, plant ise daha felsefi takılıyor o dönem. öyle bir şey yapalım ki, hem akustik olsun hem de milletin aklını alsın modu hakim.

şarkının tüyleri ürperten tekinsiz havasını kazandığı yani asıl kimliğini bulduğu mekan ise ingiltere'nin en tekinsiz yerlerinden biri olan headley grange. eski bir düşkünler evi, rutubet, gotik hava, gıcırdayan tahtalar... tam ortamı yani. bu köhne yapının doğal reverb'i öyle bir karakter katıyor ki kaydın görünmez beşinci elemanı haline geliyor adeta.

bir akşam şömine başında loş ışıkta page akustik gitarıyla o meşhur girişi tıngırdatırken plant'in içine resmen bir şeyler doğuyor, neredeyse trans halinde elinde kağıt kalem ve materyalist dünyanın maneviyat karşısındaki acizliğini yüzümüze çarpan dizeleriyle buluştuğu an, “there's a lady who's sure all that glitters is gold" dizelerini yazmaya başlıyor. işin garibi plant o anı "kalemi ben tutuyordum ama sanki başkası yazıyordu" minvalinde anlatır hep. işte o an rock tarihinin eksenini kaydıran kırılma noktalarından birini oluşturuyordu aynı zamanda.


müzikalite desen ayrı bir kafa

aranjman açısından parça ana akımın dayattığı klasik verse-chorus-verse kalıbını elinin tersiyle bir kenara itmiş durumda. ortada bir nakarat yok, bunun yerine dümdüz tırmanış var. yavaş yavaş ve kararlı adımlarla tırmanan bir crescendo üzerine inşa edilmiş sürekli form değiştiren progresif bir yapıyla karşılaşıyoruz. john paul jones'un mellotron tuşlarından süzülen yapay ama büyüleyici flüt tınıları parçaya orkestral ve neredeyse sinematik bir derinlik katarken, pastoral ve sakin girişten hard rock'ın yırtıcı zirvesine geçişteki kritik köprüyü john bonham'ın kendine has üslubu inşa ediyor. meşhur laid back yani hafif geriden gelen vuruşları ama bir kez girdi mi davul derisini değil dinleyicinin diyaframını titreten imza atakları.

işin en can alıcı ve gitaristlerin bile çoğunlukla yanıldığı teknik detayı ise efsanevi soloda saklı

dinleyicilerin zihninde jimmy page ile özdeşleşmiş heybetli humbucker manyetikli gibson les paul'üyle çalındığı zannedilen, jilet gibi keskin ve akışkan solo aslında bambaşka bir gitardan çıkmıştır. yardbirds günlerinden yadigar, jeff beck'in page'e hediye ettiği, gövdesi elle boyanmış ve dragon lakabıyla anılan 1959 model bir fender telecaster'dır solonun gerçek kahramanı. muhtemelen supro marka küçük bir lambalı amfinin sıcacık tınısı ve doğal kırılma noktası yani breakup'ı kullanılarak, stüdyoda tek seferde ve tamamen doğaçlama olarak analog banda kaydedilmiştir bu efsane. sahne performanslarında page'in boynunda gördüğümüz görsel şölen yaratan çift saplı gibson eds-1275 ise şov malzemesi olmaktan ziyade teknik bir zorunluluğun ürünüdür. şarkının başındaki altı ve on iki telli narin akustik bölümlerle sondaki distortion dolu vahşi kısımlar arasında gitar değiştirmeden anlık geçiş yapabilmenin tek yolu bu garip görünümlü enstrümandır çünkü.

bir de plak şirketi boyutu var ki tam derslik

dönemin plak şirketi atlantic records'un “bu şarkı sekiz dakika sürüyor, ticari açıdan intihar bu, radyolar asla çalmaz, hadi makası vurup single yapalım” şeklindeki baskılarına karşı grubun menajeri peter grant masaya yumruğunu vurarak tarihi bir rest çekmiştir. tek bir nota bile kesilmeyecek, single da basılmayacak, bu hikayeyi baştan sona dinlemek isteyen gider albümü satın alır demiştir ve bu kararlı tutum müzik endüstrisinde album oriented rock yani aor çağını başlatan stratejik bir hamle olarak tarihe geçmiştir. albümün (led zeppelin iv) otuz yedi milyonluk inanılmaz satış rakamına ulaşmasının ardında bu vizyoner inatçılık yatmaktadır.

albüm kapağındaki sırtında çalı çırpı taşıyan gizemli figürün, brian edwards isimli led zeppelin hastası bir araştırmacının dedektif titizliğiyle 2023'te orijinalini ortaya çıkardığı üzere 1892 tarihli bir fotoğraftaki lot long adında bir saz çatı ustası olduğu gerçeği bile bu miti zedeleyememiş, aksine zamansızlık vurgusunu iyice perçinlemiştir.

velhasıl kelam, bu eser satın alınan merdivenin hiçbir yere çıkmayacağını, şarkının sonunda dediği gibi, rüzgarın fısıltısını dinlemeyi bilenler için varış noktasının insanın kendisi olduğunu anlatır. dinleyin, dinlettirin, rock tarihinin bu en büyük anıtına saygı duruşunda bulunun.