İzleyenlerin Bir Süre Etkisinden Çıkamadığı Film: Hamnet

Maggie O'Farrell'ın dokunaklı romanından sinemaya uyarlanan Hamnet filminin incelemesi.
İzleyenlerin Bir Süre Etkisinden Çıkamadığı Film: Hamnet

dikkat spoiler çıkabilir!

yazılmış en iyi hikâye hamlet midir? bence öyle. kaç kez tekrar tekrar döndüğümü hatırlamıyorum o talihsiz metne. (mesela şurda.)

kitabı okumamıştım fakat konusunu biliyordum. hamnet'in william shakespeare'in veba salgınında ölen oğlu olduğunu ve prens hamlet'i onun yasını tutarken yarattığını falan. tabii detaylara hâkim değildim.

film bir başka büyük hikâyeyle başlıyor. orpheus ve eurydice'in o güzel hikâyesini anlatıyor genç william, müstakbel eşi agnes'e. hani orpheus, ölen karısı eurydice'i geri getirmek için ölüler ülkesine gitmiş ve oranın hükümdarı hades'i ikna etmiş de, sonunda dönerken arkasına baktığı için, çünkü hades ona "sakın arkana bakma!" demişti ya, sonsuza dek kaybetmiş eurydice'i.


iyi ama filmde agnes, william'ın arkasındayken (düğünde ve tiyatroda), içinden sürekli "look at me!" (bana bak!) diye haykırıyor, neden? kaybolmak için mi? belki de onlara benzemek için! kendileri ölümsüz olamadılar ama aşkları anlatılageldi ölümsüzmüşçesine.

tabi bu arada william'ın kafası hikâyelerle (bir çeşit cin bunlar!) efsunlu. agnes ise "ormanın kızı". onun bambaşka bir sezgisi var. ölüm döşeğinde yanında sadece iki çocuğu olduğunu biliyor mesela. ikinci doğumunda ikizleri kucağına alınca işte o zaman anlıyor ki bunlardan birinin acısı gelip kalbine yerleşecek.

burada yönetmen chloe zhao'ya bir parantez açmak isterim. agnes kucağında ikizlerden ikincisini öldü zannıyla tutarken kamerayı öyle bir titretmesi var ki (daha sonra bu numarayı william'ın kendine sarılıp ağladığı sahnede de göreceğiz) bir anda anın içine hapsediyor sizi. filmde buna benzer çok şahane görsel detaylar için de zhao övgüyü hak ediyor.

ölüm, ayrılık, hasılı trajedi hikâyenin bu kısmından itibaren kendini iyice gösterecek. biliyoruz, bu çocuklardan biri ölüme yazgılı ama hangisi? hamnet mi judith mi? (trivia: bazı ülkelerde romanın adı hamnet and judith imiş) birbirlerinin yerine geçme oyununu çok seven bu iki çocuk, ölümü de kandırabilecekler mi?

vebanın yangınından tir tir titreyen judith'in yanına uzanan küçük hamnet, çünkü babası ona "ben yokken ailene göz kulak ol," demişti, ölüm karşısında da yer değiştirme oyununun (sonraki yıllarda shakespeare'in sık kullanacağı bir tema) işe yaradığını gösterecektir herkese.


ve ölüm ve yas ama william'ın londra'ya dönmesi, oyun yazması gerek. burada agnes o kadar doğal ki. "oğlunun ölümü karşısında oyunun ne anlamı var? hem bu oyun dedikleri ne? millete eğlence değil mi?"

william'la agnes'in dünyaya farklı yerlerden baktıkları o kadar masrafsız bir biçimde su yüzüne çıkıyor ki o an. mesela william şöyle bir laf ediyor (mealen), "onun gittiği yeri bulacağım ve onu geri getireceğim." orpheus değil miyim ben?

orada anlaşılıyor işte: hamnet'in ölümü ve prens hamlet'in ölüm karşısındaki tavrı. ah, evladı ölmese, o acıyı tatmasa, ölümü böyle incelikli, hamlet'teki satırlardan fışkırdığı biçimde, anlayabilir miydi shakespeare?

filmin finali o kadar güzel ki, varsa bir kusuru hikâyenin, kırık birkaç diyalog mesela, lüzumsuz görünen birkaç sekans, belki tembellikle geçiştirilmiş bir iki kamera açısı, hepsini örtüyor. bütün ikilikleri birbirine bağlıyor, hisler birbiriyle yer değiştiriyor, yas ve zafer, ölüm ve yaşam, yaşam ve ölüm; ve bu biçare danstan ölümsüzlük doğuyor.

agnes, tiyatroya gelir gelmez, oyuncuların girip çıktığı o aralığın, kendisinin, annesinin ve onun annesinin geldiği karanlık ormana açıldığını fark ediyor hemen. ama kafası karışık, mesela hamlet sahneye çıkınca, "oğlumun adını niye anıyorsunuz?" diye bakıyor. ikiliklerin dünyasına alışkın değil pek agnes. kelimelerin ikincil anlamlarının, o zayıflığın, o zayıflıkta yatan çaresizliğin, ilk ve direkt anlamlardan kaçışımızdaki zavallılığın, bu zavallılıktan hikâyeler türettiğimizin farkına yeni yeni varıyor.

bir parantez de jessie buckley'e. agnes diye biri var artık. yaşıyor, aramızda. onun her hâlini gördük biz, her hâline tanık olduk. böyle bir oyunculuk epeydir seyretmedim sinemada. nutkum tutuldu.

o kadar aşkın bir karaktere dönüşüyor ki agnes, shakespeare filan hikâye, sahnedeki oyunun sonunda can veren hamlet'e uzatıyor elini. dördüncü duvarı, bir annenin acı dolu kalbinin hükmettiği o el yerle yeksan ediyor. kurmacayla yaşam arasındaki o köprü inşa ediliyor. bizi, yani filmin seyircisini de alıp o sahneye taşıyor. daha da önemlisi ama anlıyor, william'ın kalbiyle aklının nehirlerinin akıp karıştığı o denizi. anlıyor william'ın "ölülerin gittiği o yeri" bulduğunu, hades'le pazarlık yaptığını ve hamnet'i ölümsüzleştirdiğini.

tek kelimeyle muhteşem bir film. ne eksik ne fazla.