Interstellar Filminde Gördüklerimizin Ne Kadarı Gerçek?

Interstellar, kara delikler ve zamanın göreceliği gibi kavramları merkeze alıyor. Peki filmde anlatılanların ne kadarı güncel fizik kuramlarıyla örtüşüyor, ne kadarı sinemanın hayal gücü?
Interstellar Filminde Gördüklerimizin Ne Kadarı Gerçek?


1- bazı temel bilgiler

genel konular

evrenimiz, adına büyük patlama denen ama gerçekte bir patlama olmayan bir olayla doğdu. doğduğundan beri genişlemeye devam ediyor. burada "neyin içine genişliyor" sorusu çok sık sorulur ama bir şeyin içerisine doğru bir genişleme olmadığını bilmeniz önemli. evrenin dışı diye bir kavram yok. bildiğimiz bilmediğimiz, gördüğümüz görmediğimiz her şey evren olarak tanımlanıyor zaten. genişlemeden anlamanız gereken şey bir esneme hareketi. bu esneme, bir lastiğin esnemesi gibi değil çünkü lastik, bir maddedir ve fazla esnediğinde kopar. evrendeki esnemeyi sağlayan şey maddenin varlığı değil. evrenin kendi yapısı bu. esnemeden kasıt, galaksiler arası uzaklıkların sürekli artmasından ibaret.

bir bilgisayar oyunu düşünün. oyun dediğimiz şey kodlardan, yani temelde sayılardan ibaret. şehirler ve bunları birbirine bağlayan yollar olsun bu oyunda. oyunu geliştiren kişi bu yolların ölçeğini x2 şeklinde genişletmek istesin. birkaç sayıyı değiştirip artık şehirlerin aralarındaki yolları iki kat uzattığını farz edin. şehirlerin birbirlerine göre olan göreli konumlarında bir değişiklik olmadı ama aralarındaki mesafe uzadı. işte buna benzer bir durum var evrende de. göreli konumlarda değişim olmadan araları açılan cisimler söz konusu.

fizik yasalarının temelleri, klasik fizik de dediğimiz newton mekaniği ile atıldı. zamanla bunun her alanda işlemediğini gördük. devasa kütleleri açıklamada gayet iyi ama atomdan daha küçük ölçeklere indiğimiz zaman yetersiz kalıyor. burada da kuantum fiziği devreye girdi. görelilik yasaları da bu ikisinin arasında bir yerde ortaya çıktı tarihsel anlamda. klasik fizikle açıklanamayan bazı olayları açıklayarak yerini de sağlamlaştırmış oldu.

görelilik ile birlikte fizik başlıkları arasına uzay zaman kavramı ve bu ikisinin de bir şekilde bükülebileceği gerçeği girdi. günlük hayatta a noktasından b noktasına giderken, eğer maksat ekstra gezip oyalanmak değilse, en kısa sürecek yolu seçeriz genellikle. bu da aradaki en dolambaçsız, düz yola karşılık gelir. mesela ışık da böyledir. uzayda hareket ederken mümkün olan en kısa yolu izler; eğer önüne, sağından solundan dolaşmasını gerektiren bir engel çıkmazsa. elbette normal şartlarda ışık "dur şunun arkasından dolanayım" şeklinde bir bilince sahip değil ama eğer önüne büyük kütleli (ki uzaydaki birçok şey zaten bu sınıfa giriyor) bir cisim çıkarsa, istemeden de olsa dümdüz bir yol izleyemez hâle gelir çünkü kütleler uzayı bükerler. yani ışığın izlediği yol büküldüğü için ışık da otomatikman o yolu takip eder.

kütle ne kadar büyükse, bükülme de o kadar kuvvetli olur. dolayısıyla mesela dünya'nın, etrafındaki dokuyu bükmesi bir şeydir ama bunu bir kara delik yaptığında bu bambaşka bir şeydir. zira bu aşırı kuvvetli bükülüş, sadece uzay üzerinde değil zaman üzerinde de belirgin bir etkiye sahiptir. bir cismin kütle çekim kuvveti ne kadar güçlüyse, o cismin etrafında zaman o kadar yavaşlar. dünya için bu birkaç mikro saniye ile geçiştirilebilecek kadar küçükken, bir kara deliğin etrafında zaman durma noktasına gelir. yalnız bu, uzaktan bakan bir gözlemci için geçerlidir. kara deliğin hemen yakınında olan kişi böyle bir değişiklik algılamaz.

konuyla ilgili olarak, yazının ilerleyen kısmında işimize yarayacak olan bir bilgi de gelgit olayı. uydumuz ay da belirli bir kütleye sahip bir cisim olduğundan bunun da bir kütle çekim kuvveti var ve bu kuvvet bizim üzerimizde bir etkiye sahip. dünya üzerindeki özellikle büyük su kütleleri gibi harekete hazır bölgelerin olduğu yerler, ay'ın kütle çekim kuvvetinin etkisiyle ay'a doğru hareket ederler. bunun etkisi, dünya'nın ay'a daha yakın olan taraflarında, uzak taraflara kıyasla daha büyük olur. gelgit dediğimiz , denizlerin kabarması ve çekilmesi şeklinde görülen olayın nedeni bu.

filmde bulk adı verilen bir kavram geçiyor. burada kurgu devreye giriyor. bulk, bildiğimiz 3 uzay ve 1 zaman boyutunun ötesinde, daha yüksek bir uzaysal boyut. biz insanlar böyle bir boyuta geçemiyoruz ama orada yaşayan canlılar kütle çekimi ve uzay zaman gibi önemli özellik veya yapıları manipüle edebiliyorlar.


kara delikler ve solucan delikleri

bunlar ayrı bir başlığı hak ediyor. bir kara deliğin en iyi bildiğimiz 2 versiyonu var. sade anlatabilmek adına bu ikisinden bahsedeceğim sadece. bunlardan biri, galaksilerin merkezindeki süper kütleli olanlar ama bunların tam olarak nasıl oluştuğunu henüz kesin olarak bilmiyoruz.

bir de hidrojeni yani "yakıtı" biten yıldızlardan geriye kalan kara delikler var. yıldızın yakıtı bitince enerji üretimi kademeli olarak sona erer ve bazı fiziksel süreçler sonunda, eğer yıldızın kütlesi çok büyükse, yıldız patlayarak ölür. geriye kalan şey de bir kara delik olur. bunun böyle devasa bir kütle çekim kuvvetine sahip olmasının nedenin basitçe anlatayım. yakıtı olup enerji üretebilen, yani dengedeki büyük bir yıldızda 2 kuvvet birbirine eşittir: kütle çekim kuvveti ve ışınım basıncı. bunlardan ilki yıldızın merkezine doğru çeken bir kuvvetken ikincisi merkezden dışarıya doğru iten bir kuvvettir. yakıt ve enerji bitince, bu ikinci kuvvetin nedeni ortadan kalkmış olur ama kütle çekimi var olmaya devam eder. dolayısıyla yıldız üst katmanlarını süpernova ile uzaya dağıttıktan sonra geriye kalan çekirdekteki bu kuvvet etkili olmaya devam eder. artık bunu dengeleyecek ikinci bir kuvvet olmadığından ya da var olanlar da yetersiz kaldığından geriye sadece sürekli olarak işleyen bir çekme kuvveti kalmış olur. bu sayede ışık dahil hiçbir şey, bu yapıdan kaçamaz.

bir kara deliğin tersi bir yapı olsaydı ne olurdu? içinde hiçbir şeyin duramadığı, sonsuz bir itme ile dışarı atıldığı bir yapı. teorik olarak var; beyaz delik. dediğim gibi teorik, varlığına ilişkin bir gözlemimiz yok.

bir beyaz delik, matematiksel olarak bir kara deliğin tersidir. bu ikisini birbirine uzun kısımlarından yapıştırılmış iki huni gibi düşünebilirsiniz. temsilen şöyle:


şimdi düşünün; bir kara delikten girdiniz, o tünel gibi kısımdan seyahat ettiniz ve diğer uçtan çıktınız. işte bu yapıya solucan deliği deniyor. bunlar böyle kâğıt üzerindeki gibi birkaç santimlik değil devasa yapılar olduklarından, bunun girdiğiniz ucuyla çıktığınız ucu arasında mesafe olarak büyük bir fark var. işte bu sayede de evrendeki bir a noktasından bambaşka bir b noktasına kısa sürede gidebilirsiniz. kısa süreden kasıt? ışıktan hızlı. yani bildiğiniz zaman yolculuğundan bahsediyoruz ki buralar nedensellik ilkesi gibi 1-2 fiziksel yasayı çiğneyebileceği için birçok bilim insanı tarafından "olması mümkün değil" olarak değerlendirilen kısımlar.

kara deliklerde olay ufku adlı bir bölge var. bu aslında köprüden önceki son çıkış dediğimiz yer. eğer bir cisim, madde ya da hr neyse, bunun içerisine düşmüşse, buradan geriye dönmesi imkânsız olarak biliniyor bugünkü fizik bilgilerimiz çerçevesinde. zamanın durduğu varsayılan nokta da tam olarak burası diyebiliriz. buradan sonra artık tekillik adı verilen, o inanılmaz çekim gücüne maruz kalırsınız. hatta yine bugünkü bilgilerimizin yettiği kadarıyla tahminimiz, tekilliğe düşen maddelerin atomlarına ve belki de atom altı parçacıklarına kadar parçalanacağı.

bu durumda dikkatle okuyup üzerinde düşünen akıllarda şu soru gelir; o zaman solucan deliklerinden nasıl sağ çıkacağız? el cevap; çıkmayacağız. yani genel görelilik öyle diyor ama bir şerh düşüyoruz; kuantum fiziği aynı fikirde değil. buna göre egzotik madde sayesinde tekillik, kendi üzerine kapanan ve maddeyi parçalayan bir yapı olmaktan çıkabilir veya negatif enerji etkisi olursa ve solucan deliğinin tüneli açık kalabilir. yalnız tabii burada da bir tartışma var teorik fizikçiler arasında; bu sadece mikro solucan delikleri için mi geçerli olur yoksa devasa olanlar da buna dahil mi? biz bu tartışmaya girmeden yolumuza devam edelim.

biz neden kara deliklerin tünel gibi olan ve o tekilliğe giden kısımlarını göremiyoruz? çünkü bizim içinde bulunduğumuz ve algıladığımız boyutlar buna izin vermiyor. filmde bulk denen boyutlarda yaşayan canlılar ise bunu görebiliyor. ne görüyoruz peki? birkaç sene önce "fotoğrafını" çekebildiğimiz kadarıyla işte bunu:


turuncu kısımlar olay ufkundaki birikim diski bölgeleri. ortadaki siyah kısımlar gerçek kara deliğin gölgesi.

2- filmde olup bitenler ne kadar gerçek?

toz fırtınaları

dünyada yaşanan felaketle başlayalım. filmde insanların ekranlarda anlattığı bazı şeyler vardı hani, yeni gezegene taşındıklarında. orada anlatılanlar, 1900'lerin ilk yarısında gerçekleşmiş bir toz fırtınasından sonra insanların tanıklığından alınan konuşmalar. yani kurgu değil. biliyorsunuz, filmde küresel bir felaket söz konusu. bir salgın nedeniyle bitki örtüsü yok olmuş büyük ölçüde. toprağın tutunabileceği güçlü bir kök sitemi kalmadığı için de her kuvvetli rüzgârda toprak ince bir toz tabakası hâlinde kalkıp ortalığı kaplıyor.

burada kurgusal olan kısım sadece şu; bu boyutlardaki fırtınalarda insanlar ayakta kalamaz.

peki o bitkisel salgın ne kadar gerçekçi? şöyle söyleyeyim; imkânsız değil ama olasılık olarak da son derece düşük bir şeyden bahsediyoruz. insanların, zaman ilerledikçe oksijensizlikten boğulacağı fikri ise daha da gerçeklikten uzak bir ihtimal.

başka bir yıldıza seyahat olasılığı

günümüz koşullarında bunun imkânı yok. şu anda, yanlış hatırlamıyorsam, insan yapımı en hızlı araç parker solar probe ve bunun hızı da saniyede 200 km bile değil. üstelik bu kadar hızlı olmasının nedeni güneş'e yaklaştıkça çekim kuvvetinin etkisiyle de hızlanacak olması. bu araçla bile en yakın yıldıza gidebilmek yaklaşık 6600 yıl kadar zaman alıyor. biraz daha zorlarsak roket teknolojisi ve kütle çekimsel sapan etkisiyle birlikte maksimum 300 km/s hıza ulaşabiliriz dersek bu da 5000 yıl civarında bir yolculuk zamanı anlamına geliyor. bir insan ömrü için hiç eğlenceli olmadığı ortada.

bu durumda kısa bir yol gerekiyor ki filmdeki bu kısa yol da yukarıda bahsettiğimiz solucan deliği. solucan deliklerinin de gerçek değil teorik cisimler olduğunu hesaba katarsak günümüz şartlarında böyle bir yolculuk yapamayacağımız gerçeğiyle karşı karşıya kalıyoruz. yani filmdeki cismin matematiksel olabilirliği gerçek ama kesinlikle var olması ve onun üzerinden seyahat edilebilmesi kısmı, bugün için kurgudan ibaret.

satürn'e 2 yılda gitmek

yukarıdaki konuyla bağlantılı olarak evet, eğer yeterince hıza sahipseniz bu mümkün.

solucan deliğinin şekli 

yukarıda birbirine eklenmiş bir kara ve beyaz delik görseli paylaşmıştım ama dikkat ettiyseniz filmdeki solucan deliği buna hiç benzemiyor ve direkt küre şeklinde görünüyor. aslında bu, kâğıt üzerindeki gösterimden çok daha gerçekçi çünkü kâğıt sadece 2 boyutlu bir gösterime izin veriyor. 2 boyutlu bir düzlemdeki dairenin 3 boyuttaki karşılığı küredir. yani bu kısım kurguya değil gerçeğe giriyor.

deliğin yüzeyinde bir kara delik karanlığından ziyade yıldızlar falan görünüyor hatırlarsanız. hemen hemen şöyle bir şeydi:


bunun nedeni bunun sadece bir kara delik olmaması ve tünelin diğer ucundaki galaksinin bozulmuş bir görüntüsünün tünelin bu ucuna ulaşması. ışık, tünelin içinden fiber optik kablo gibi geçerek diğer tarafa ulaşabildiği için böyle bir durum ortaya çıkıyor. bu da kurgusaldan ziyade gerçeğe yakın olan ihtimal. tünel kısmını ise bulk canlıları görebilir sadece ki bu kısım kurgusal olan taraf.

bu arada, bu sadece bir tahminden ibaret değil. kip thorne'un kurduğu denklemleri simülasyon ile görselleştirdiklerinde bu sonuca ulaşılmış. o yüzden gerçeğe yakın dedim.

miller’ın gezegeni

genellikle en çok konuşulan kısımlardan biri buydu filmde.

böyle bir gezegen var olabilir mi? yani kara deliğe o kada yakın olup sağlam kalabilir mi? bunun cevabı; evet. kara delikler her ne kadar güçlü çekim kuvvetlerine sahip olsalar da sonsuz bir sınırı yok bunun. olay ufkunun dışarısında olan herhangi bir şey, olay ufkuna fazla yaklaşmadığı sürece yörüngede kalabilir.

gezegendeki 1 saat, dünya’daki 7 yıla eşit diye bir bilgi vardı, malumunuz. mümkün mü diye sorarsak, bunun cevabı biraz karışık aslında. 7 yılın yaklaşık olarak 61 bin saatten biraz fazla olduğunu düşünürsek, burada zamanın dünya'dakinden yaklaşık 61 bin kat yavaş olduğu sonucuna varırız. bu kısım mantık olarak doğru ama gerçekçi olması şarta bağlı çünkü normalde böyle bir şeyin olabilmesi için gezegenin olay ufku ile neredeyse teğet durumda olması gerekiyor. öyle bir durumda zaten gezegen, bütünlüğünü koruyamaz ve parçalanır. ancak gargantua'nın devasa bir hızla dönmesi durumunda olay değişir. eğer dönmüyor olsaydı, miller'ın gezegeninin gargantua'dan çok uzakta olması gerekirdi ve bu saat farkı imkânsız olurdu. gargantua hızla döndüğü için etrafındaki uzay zamanı da inanılmaz bir şekilde bükerek, hamur gibi sürüklüyor çevresinde. bu sürüklenme nedeniyle gezegen olay ufkuna aşırı derecede yaklaşıyor ve devasa zaman farkı da bu sayede ortaya çıkıyor. yani normal şartlarda pek mümkün olmayan ama ekstrem şartlarda mümkün olabilecek bir kurgu var burada. teorik olarak mümkün diyelim kısaca.

bu gezegenle ilgili senaryoda esas sorun başka bir yerde. zamanın bu kadar yavaşlayacağı kadar gargantua'ya yaklaşan bir gezegene inip sonra hiçbir şey değişmemiş gibi oradan tekrar havalanma ve kaçma kısmı biraz ütopik çünkü kaçış hızı ya da kurtulma hızı olarak adlandırdığımız bir özelliği var gök cisimlerinin. bir cismin kütle çekim ivmesiyle orantılı bir nicelik bu. kütle arttıkça, o kütleden kurtulup uzaya çıkabilmeniz için gereken hız da artıyor. bir kara delikten kurtulabilmek için ışık hızını aşmanız gerektiği için ışık bile ondan kaçamaz diyoruz. bu durumda kara deliğe ve kütle çekimine ne kadar çok yaklaşırsanız, oradan ayrılmanız için gerekecek hız da o kadar artacaktır. yani oraya iniş yapmakta kullandığınız o araca gerekecek hız ile oradan ayrılmak için kullanacağınız hız arasında çok büyük bir fark var. dolayısıyla bu kısım biraz tutarsız olmuş.

devasa dalgalar konusuna gelelim. olabilir mi bu kadar büyük dalgalar? gezegen yörüngede kütle çekim kilidine uygun hareket ediyorsa olabilir. kütle çekim kilidi dediğimiz şey ay'ın hep aynı yüzünü görüyor olmamızın nedeni. yukarıda gelgit konusundan bahsederken dedim ki dünya'nın ay'a yakın olan tarafı, daha fazla çekim gücüne maruz kalır. aynı durum burada da var. gezegen, gargantua'nın çekim etkisinde ve burada artık dev boyutlarda çekim kuvvetleri geçerli olduğundan, gezegenin kara deliğe yakın kısmı daha fazlasına maruz kalıyor. dolayısıyla aslında gezegen ragbi topu gibi uzuyor. gezegen gargantua ile aynı yüzü hep ona bakacak şekilde kilitli olduğundan, uzama da hep aynı yönde var olmaya devam ediyor.

devasa dalgalar aslında yatayda tamamen hareketli değil ki bence işin en ilginç kısmı burası. algımız şöyle, değil mi; bir dalga gelip vuruyor, sonra geçiyor, ardından ikinci dalga gelip vuruyor. denizde gördüğümüz şey normalde budur. burada durum o değil. yataydan ağır ağır ilerleyen bir dalga gibi görünüyor manzara ama aslında bir anda duvar gibi hızla yükselip sonra hızla çekilen, çöken bir dalga var burada. yani bunu algılarınızı birbirine katmadan anlatmamın bir yolu yok ama, olay bundan ibaret. bu arada, bu kadar büyük dalgaların bu şekilde hareket edebilmesi için, kütle çekim kilidi hareketine ek olarak bir de düzenli bir çalkalanma hareketi yapması gerekiyor gezegenin ama bunun varlığına ilişkin bir görüntü yok filmde. dolayısıyla bu kısımlar gerçekte bazı şartlara bağlı olsa da yine de görselliği etkileyici hâle getirmek adına kurguya daha yakın şekilde düşünülmüş diyebiliriz.

gezegenin bu kadar aydınlık olması da pek gerçekçi olmayabilir. bir kara delik enerji üretemez. başta da anlattığım gibi, bunlar yıldız ölüleridir. dolayısıyla ışık da saçmazlar ki zaten ışığı bile "yuttuklarını" da söyledik. etrafında birikim diski olan bir kara delikten bir miktar ışık, bu diskten, yayılabilir ama bu da öyle gün ışığı kadar parlak ve yoğun olmaz. gezegenin bu kadar aydınlık olabilmesi için gereken ışığı üretecek kadar enerjik bir birikim diski de filmin diğer bir kısmında tutarsızlığa yol açar; gargantua'ya doğru giderken kızararak ölmeleri gerekir.

gargantua ve titreşimler

bu kısım doğru. kara deliklerin titreşim yaptığı özel rezonans frekansları var ve romilly'nin elindeki kâğıtlardaki çalışmalar, yang ve zimmerman'ın gerçek çalışmaları. yani burası kurgusal değil, gerçek bilgilere dayanıyor.

mann’ın gezegeni

büyük ihtimalle bu arkadaşın yörüngesi oldukça basık bir elips şeklinde çünkü gargantua'nın etrafındaki birikim diskinden herhangi bir ısı iletimi almıyor olmalı ki donmuş hâlde kalsın.

daha önemli bir merak konusu var ki o da donmuş bulutlar konusu. böyle bir şey mümkün arkadaşlar. çok soğuk gezegenlerde çok hafif elementler katılaşarak atmosferde asılı durabilirler. tabii filmde oldukça abartılı şekilde verilmiş ama temelde mümkün diyebiliriz. gezegen gargantua'ya yaklaştığı zaman bunlar çözülüp atmosfere karışabilir.

endurance 

aracın başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelmediğinden, tasarımının da tek parça olmaması normal. güçlü çekim kuvvetlerine maruz kaldığında hissedeceği gerilimi azaltacak şekilde bir yapı olarak düşünülmüş.

dr. mann laf dinlemeyip bunu havaya uçurduğunda, kendi ekseni etrafında ciddi bir hızla dönmeye başlıyor araç ki bu da mümkün. 70 g'lik bir merkezcil ivme oluşabilir. kenetlenme sonrası dr. brand'in bunun oluşturduğu merkezkaç kuvveti etkisine maruz kaldığı zaman kısa sürede bayılması gayet gerçekçi çünkü bu oldukça yüksek bir g kuvveti, insan vücudu için. cooper'ın bayılmaması da mantıklı çünkü o deneyimli bir pilot ve refleks olarak bazı kasları sıkarak bu durumu farklı bir etkiyle atlatmış olabilir. romilly neden bayılmadı onu ben de çözebilmiş değilim ama yine de daha gerçekçi olan, hepsinin birden birkaç saniyeliğine bayılması olurdu. yalnız o zaman da film istenen amaca ulaşamazdı. mecburen ayık kaldılar senaryo gereği.

patlama sahnesi şu açıdan gerçekçi; uzayda ses dalgaları yayılmayacağı için herhangi bir patlama sesi duymadık ve oksijenli yanma da mümkün olmadığı için, gemi alev almadı. bu kısımlar gerçekçi.

bazı görselleştirmeler

gargantua'nın fiziksel görünüşü ve gezegenden bakılınca gökyüzünü pek fazla kaplamaması, bilinçli olarak abartılmış ya da küçültülmüş şeyler. sonuçta bu bir film ve görsellik de konu kadar önemli.

tabii ki filmdeki kara delik versiyon, izleyicinin beğenisi de göz önünde bulundurularak çok daha net ve etkileyici şekilde tasarlanmış ancak yukarıda bir yerde paylaştığım gerçek kara delik fotoğrafı ile gargantua'nın görüntüsü arasında ana fikir olarak pek bir fark yok. yani aslında gargantua, gerçek bir kara deliğin neye benzeyeceğinden yola çıkılarak tasarlanmış. film, gerçek fotoğrafın görüntülenmesinden daha önceki yıllarda çekildi ancak simülasyonlar kara deliklerin buna benzer bir şekilde görüneceğinin bilgisini zaten daha önceden de bize veriyordu.

özetle, filmdeki kara delik gerçekçi bir görüntüye sahip diyebiliriz.

bu kadar bahsettik, yakışıklı bir pozunu da ekleyelim:


olay ufkuna yaklaşma veya içeriye düşüş

kara deliğin olay ufkunda yörüngeye girilip orada sağ salim kalınabilir mi? büyük ihtimalle hayır.

olay ufkunun civarında eğer bir birikim diski varsa bunun sıcaklığı 1 milyon kelvine kadar yükselebilir. dolayısıyla orada durmak sizi patates gibi kızartır, ancak etrafında birikim diski olmayan bir kara deliğe doğru düşüyorsanız buada sıcaklık anlamında herhangi bir sorun yaşanmaz.

normal şartlarda, fizikten ve simülasyonlardan bildiğimiz kadarıyla, bir cisim kara deliğe düşerken adına "spagettileşme" denen bir süreçten geçer. şöyle bir durum:

bu durumun nedeni, kara deliğe yaklaştıkça kütle çekim gücünün artması dolayısıyla, ayak kısmınızdaki çekim etkisinin kafa kısmınıza kıyasla çok daha güçlü olması. tabii baş aşağı düşerseniz uzayacak kısım baş tarafınız olur. bu etki de sonuç olarak cismi parçalarına ayıracaktır. bilinen fiziğin söylediği bu.

ancaaaak... eğer düşmekte olduğunuz kara deliğin yüzeyi çok ama çok genişse, yine birtakım fiziksel nedenlerden ötürü bunun gerçekleşmeyebileceğine dair görüşleri olan teorik fizikçiler de var. yani bu sahneler gerçekçi olabilir de olmayabilir de. bunun için kesin konuşacak kadar bilgimiz yok.

diyelim ki tek parça hâlinde içeriye girebilmek mümkün oldu. peki oradan dışarıyla haberleşmek mümkün mü?

içeride ne olduğu konusunda da yine pek bilgimiz yok. içine tek parça hâlinde girdikten sonra orada parçalara ayrılır mıyız, aslında düştüğümüz şey bir solucan deliği de bizi bir beyaz delikten dışarıya mı atar, içeride bambaşka bir dünya mı var yoksa evrenin dokusu merkezde tamamen yırtılıyor da başka evrene kapı mı açılıyor, bilmiyoruz. dolayısıyla bunun hakkında yorum yapmak zor.

kara deliklerden ışık bile kaçamıyor olsa da hawking radyasyonu, kara deliklerden kaçabilen bir şeylerin olabileceğini söylüyor. tabii bu "bir şeyler" ev, araba gibi somut ve bolca kütlesi olan cisimler değil. adına sanal parçacık denilen birtakım matematiksel parçacıklardan bahsediyorum. bunların evrenin herhangi bir yerinde, evrenin kendi enerjisinden "borç alarak" ortaya çıktığı ve kısacık bir süre içerisinde bu borç alınan enerjiyi iade ederek yok oldukları tahmin ediliyor.

eğer böyle bir parçacık çifti bir kara deliğin olay ufku sınırında ortaya çıkarsa, çift üyelerinden biri kara deliğe düşerken diğeri büyük bir enerjiyle diğer tarafa savrularak kara delikten kurtulabilir. hawking ışınımı basitçe bu. böylece dışarıya "bilgi" sızdımak da mümkündür ama bu bizim burada tartıştığımız şekilde bir bilgi sızdırma değil, tamamen rastgele parçacık bilgilerinden bahsedebiliriz en fazla. ancak bu durum, içeriye düşen büyük ve kütleli bir cisim için söz konusu olmayacaktır diye tahmin ediyorum. yine de içeride ne olduğunu bilmediğimiz için de "kesinlikle imkânsız" diyebilmek için daha çok veri gerekiyor.

uzaysal boyutlar ve içindeki canlılar

normal şartlarda uzay 3 ve zaman 1 olmak üzere toplam 4 boyutlu bir evrende yaşadığımızı deneyimliyoruz. filmde bulk (yığın) ve brane (zar) şeklinde kavramlar var. teorik fizikçiler evrenimizi 3 boyutlu bir zar olarak hayal ederler. bu zar, daha yüksek boyutlu bir yığın içerisinde yer alır. bilim dünyası, evrenin aslında 10 boyutlu (9 uzay ve 1 zaman) bir yığın içinde yüzen bir zar olabileceği fikrini süper sicim teorisi başlığı altında ciddiye almaya başlayalı yaklaşık 40-50 yıl geçti ama filmde karmaşıklığı önlemek adına fazladan sadece 1 boyut daha varmış gibi işlenmiş konu. yani bu kısım bilinçli olarak kurgusal olarak bırakılmış.

5. boyutta yaşayan canlılardan bahsediliyor filmde. bunlar aslında insanların gelecek zamanda boyut değiştirdiği düşünülen torunları diyebiliriz. biz onları doğrudan göremeyiz ama kütle çekimsel etkilerini hissedebiliriz. kitapların kitaplıktan düşmesi gibi dolaylı olaylardan söz ediyorum. kızı, cooper'ı hiç göremedi ve duyamadı ama kitapların hareketini gördü. bu kısımlar, yani 5. boyut varlıkları da tamamen kurgusal ama bu boyutun varlığı ve mikroskobik şekilde kendi üzerine kıvrılmış olabileceği varsayımı sicim teorisi ile çelişmez.

kara deliğin içerisinde olup bitenler

burada ön plana çıkan şey tesseract adlı 4 boyutlu küp. hiperküp de denebilir buna.

bir noktayı dümdüz harekt ettirirseniz 2 uçlu bir çizgi elde edersiniz.
bir çizgiyi dik açılarla birkaç kez döndürürseniz 4 yüzü olan bir kare elde edersiniz.
bir kareyi dik açılarla birkaç kez hareket ettirirseniz 6 yüzü olan bir küp elde edersiniz.
bir küpü dördüncü uzaysal boyutta hareket ettirirseniz 8 yüzü olan bir tesseract elde edersiniz.

cooper bunun içerisinde düştüğünde, 3. boyuttan ötesini algılayamayan bir varlık olduğu için, bunun yüzlerinden birinde (ki bunun bir yüzü bir küptür) hapsolmuştu.

bu küpün her bir yüzü, kızının odasının farklı bir yönünü görür. ortamda bir sürü dikey ve yatay çizgi olduğu ve bunların bazı yerlerde kesiştiği gözünüzden kaçmamıştır.


bunlar aslında odanın geçmiş ve geleceğini temsil eden bir zaman kafesi. kesiştikleri her düğüm, odanın belirli bir zaman dilimindeki hâlini gösterir. aralardaki boşluklarda hareket edebilen cooper, bu sayede geçmiş ve gelecek arasında mekik dokur rahatlıkla. 5. boyuttaki bir cismin içerisinde olduğundan kızıyla doğrudan bağlantı kuramaz ama kitapları düşürmek, saati mors alfabesi ile manipüle etmek gibi kütle çekimsel yönlendirmeleri yapabilir. buralar tamamen kurgusal.

son 

evet, bildiğiniz üzere bilim kurgu filmler -adı üstünde- bilim ve kurgunun bir karışımı. dolayısıyla filmin kurgu kısımlarını "böyle saçmalık olmaz. bilimsel değil." diye eleştirmek de anlamsız olur. totalde bakıldığında gayet güzel ve yaratıcı bir senaryo ile karşı karşıyayız. bilimsel kısımları da fazlasıyla mevcut. mesela fantastik bilim kurgu filmlerinde daha çok kurgu ağırlıklı senaryolar görebiliyoruz. o nedenle bir bilimsever olarak ben bu filmi başarılı buluyorum. "senin fikrinden bize ne" diyene de saygım sonsuz.

eğer çok daha fazla ve detaylı inceleme isterseniz kip thorne tarafından yazılmış olan yıldızlararası bilimi adlı kitabı okuyabilirsiniz.