İnsanlığın Belki de En Kadim Meselesi: Bir Arayış İçinde Olmak

Sosyal sınıf fark etmeksizin bütün insanların olayının esasında aramak olduğunu söyleyen düşündürücü bir görüş bildirisi.
İnsanlığın Belki de En Kadim Meselesi: Bir Arayış İçinde Olmak
Truman Show (1999)

aramak... insanın en kadim meselesi belki de budur

bir şeyi aramak, onu henüz bulamadığını kabul etmekle başlar ama asıl paradoks şurada gizlidir, insan ne aradığını bildiğini zanneder ama gerçek arayış tanımın bittiği yerde başlar. yani arayışın kendisi bir belirsizliğin içinde yürümektir ve bu belirsizliğe tahammül edebilmek başlı başına bir cesaret ister. sokrates bunu tek bir cümleye sığdırmıştı, “bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir” dediğinde aslında arayışın giriş kapısını tarif ediyordu. bilmediğini bilmek bir eksiklik değildir, hakikate açılan ilk gediktir.

ibn arabi bu gediği bir okyanus haline getirir. onun vahdet-i vücud anlayışında varlık tek bir bütündür, arayan ile aranan, bakan ile bakılan, soru ile cevap arasında gerçek bir ayrım yoktur. insan hakikati dışarıda ararken aslında kendi içine doğru yol alır ve bir noktada aradığı şeyin ta kendisi olduğunu fark eder. bu fark ediş bir son değil bir başlangıçtır çünkü gerçek hayret o anda başlar. ibn arabi hayrete düşmeyi cehalet olarak görmez, tam tersine hakikate en yakın olduğun anın işareti sayar. çünkü çünkü vahdet-i vücud'da sen sen hakikatten ayrı bir varlık değilsin, hakikatin kendini deneyimlediği bir formdan ibaretsin. öyleyse arayış dediğimiz şey aslında hakikatin kendi içinde kendi peşinde koşmasıdır ve bu koşuyu fark ettiğin an bildiğini zannettiğin her şey çözülür. “ben aslında hiçbir şey bilmiyormuşum” dediğin o an arayışın en dürüst noktasıdır. ibn arabi'nin hayreti ile sokrates'in bilgisizlik bilgeliği burada müthiş bir şekilde örtüşür, biri doğudan biri batıdan aynı eşiğe gelir.

jung da bu eşiğe psikolojinin dilinden ulaşır. `individuasyon' (bireyleşme) dediği süreç insanın kendi gölgesiyle yüzleşmesi, bastırdığı parçaları tanıması ve bütünleşmesidir. ama mesele sadece gölgeyle sınırlı değildir. jung'a göre kolektif bilinçdışının derinliklerinde “self” dediği bir arketip vardır ve bu arketip insanı bütünleşmeye çağıran içsel bir sestir. arayış dediğimiz şey aslında bilinçli zihnin bu çağrıya cevap verme çabasıdır. ama burada da aynı paradoks vardır, sen kendini ararken aslında senden kaçan şey yine sensindir. gölge görmek istemediğin ama seni tamamlayan o karanlık parçadır, onu kabul etmeden bütün olamazsın ve bütün olmadan arayışın bitmez. yani kaçtığın şeye doğru yürümek zorundasındır ki bu da arayışı rahat bir yolculuk olmaktan çıkarır.

Jung

burada ilginç bir kesişme var

ibn arabi nefsini bilen rabbini bilir derken, jung gölgenle yüzleşmeden kendini bilemezsin der. biri bunu ilahi bir ayna olarak görür, diğeri psişenin derinliklerinde bir arketip olarak tanımlar ama vardıkları yer şaşırtıcı derecede yakındır. doğu ile batı farklı nehirlerdir ama aynı denize dökülür. kendini tanımak dışarıda bir şey bulmak değil, içeride saklı olanı cesaretle görebilmektir.

ben bu paradoksu kendi hayatımda da çok net yaşadım. bir şeyi tutkuyla aradığım dönemlerde hep görünmez bir cam duvar vardı karşımda, uzansan dokunacaksın ama parmakların hep yüzeye çarpar. ne kadar koşarsam o kadar uzaklaşıyordu, sanki ufuk çizgisi gibi adım attıkça geri çekilen bir serap. ama vazgeçtiğim ya da en azından sıkı sıkıya tutunmayı bıraktığım anlarda aradığım şey sessizce yanıma geldi, arkamdan değil içimden. bu vazgeçmek değil aslında, tutunma biçimini değiştirmektir. avucunu sıktıkça su parmakların arasından akar ama avucunu açtığında yağmur kendiliğinden dolar. bunu anlamak yıllarımı aldı ve hala her gün yeniden öğreniyorum.

arayışın en büyük tuzağı onu bir hedefe indirgemektir

“şunu bulduğumda mutlu olacağım” dediğin an arayış bir araç haline gelir ve araç haline gelen her şey bulunduğunda değersizleşir. oysa arayışın kendisi amaçtır, yolda olmak varmaktan daha kıymetlidir. bunu söylemek kolay ama hissetmek çok zordur çünkü zihin hep bir varış noktası ister, belirsizliğe tahammülü yoktur. oysa hayatın kendisi bir belirsizliktir ve en derin huzur o belirsizliğin içinde ev kurabilmektir.

gerçek bilgelik aramayı bırakmak değil, bulamayacağını bile bile aramaya devam edebilmektir

çünkü arayış bir varma eylemi değildir, bir olma halidir. hakikatin peşinde koşan insan her adımda biraz daha çözülür, biraz daha yeniden kurulur ve bir önceki adımdaki kendine bir daha asla dönemez. yolun sonunda ne olduğunu kimse bilmez ama yolda olanın gözlerindeki ışık başka hiçbir yerde yoktur. cevabın olmadığını kabul ettiğin an cevaba en yakın olduğun andır ve bu kabulün kendisi bir son değil, en katıksız başlangıçtır.