İngilizler 19. Yüzyılda Osmanlı'yı Nasıl Beş Kez Yıkılmaktan Kurtardı?
on dokuzuncu yüzyıl, osmanlı imparatorluğu'nun artık kendi başına ayakta kalamadığının herkes tarafından bilindiği ama kimsenin bunu açıkça söylemeye cesaret edemediği bir yüzyıldır. avrupa diplomasisinin soğukkanlı satranç tahtasında imparatorluk ne bir oyuncu ne de bir figürdür artık; üzerinde hamlelerin yapıldığı, bölüşülmesi planlanan, ama henüz bölüşülmesinin vakti gelmediği bir coğrafyadır. işte tam bu noktada ingiltere devreye girer, ama bunu osmanlı'ya duyduğu bir sempati ya da medeniyet ortaklığı hissiyatıyla değil, son derece pragmatik bir hesapla yapar: rusya'nın boğazları ele geçirip akdeniz'e inmesi, londra'nın küresel deniz hakimiyetini tehdit edecek yegane jeopolitik kabustur. dolayısıyla osmanlıyı ayakta tutmak bir iyilik değil, bir sigorta poliçesidir.
bu bağımlılık ilişkisinin ilk somut tezahürü napolyon bonapart'ın 1798 mısır seferiyle ortaya çıkar
napolyon piramitler önündeki meşhur nutkunda “asırlar sizi izliyor” derken aslında yalnızca askerlerine moral vermiyordur. aynı zamanda osmanlı imparatorluğu'nun artık bir dünya gücü olmadığını, topraklarının modern ordular karşısında açık büfe hükmünde olduğunu bütün avrupa'ya ilan ediyordur. fransız ordusunun mısır'ı işgali karşısında osmanlının tek başına verebileceği askeri cevap trajikomik denecek kadar yetersizdir. memlüklerin süvarileri fransız kare düzenine çarpıp paramparça olurken meselenin bir askerlik sorunu olmaktan çıkıp medeniyet farkına dönüştüğü acı biçimde görülür. bu krizi çözen osmanlının savaş kabiliyeti değil, horatio nelson komutasındaki ingiliz donanmasının abukir'de fransız filosunu neredeyse tamamen imha etmesidir. nelson bu zaferi kazanmasaydı napolyon mısır'ı kalıcı bir fransız kolonisine dönüştürmeye girişecek, oradan suriye ve mezopotamya'ya uzanacak ve osmanlı coğrafyasının doğu yarısı yüz yıl erken parçalanacaktı büyük ihtimalle. yani daha yüzyılın başında tablo gayet nettir: imparatorluk kendi topraklarını koruyacak muharebe gücünden yoksundur ve varlığını başka bir gücün deniz üstünlüğüne borçludur.
ikinci kırılma anı 1828-29 osmanlı-rus savaşıdır ve bu savaş imparatorluğun ne denli kırılgan bir konumda olduğunu tüm çıplaklığıyla gözler önüne serer
navarin'de osmanlı donanmasının yakılmasının ardından başlayan bu harpte ruslar hem kafkasya'da hem balkanlar'da eş zamanlı taarruz ederler. rus generali diebitsch'in ordusu rumeli'yi yararak edirne'ye kadar iner ve istanbul'a yürümek için emir bekler. padişah ikinci mahmud'un sarayda yaşadığı panik tarih kaynaklarına “harp divanı toplantıları” olarak yansır ama gerçekte olan şey bir devletin kendi başkentini savunacak askeri kapasiteden yoksun kalmasıdır. rusları edirne'de durduran osmanlı ordusunun direnci değildir, bunu açıkça söylemek gerekir, ingiltere'nin petersburga gönderdiği sert diplomatik notalar ve “istanbul'a girerseniz bunun casus belli sayılacağı” tehdididir. çar birinci nikolay aslında istanbulu alabilecek güçteyken geri çekilir çünkü tek cephede ingiltere ile savaşmayı göze alamaz. edirne antlaşması ağır şartlar içerir, ama imparatorluk en azından var olmaya devam eder. yine ingiltere sayesinde, yine ingiltere'nin çıkarları doğrultusunda.
üçüncü ve belki de en ironik vaka kavalalı mehmet ali paşa meselesidir
çünkü burada osmanlı'yı yıkılma noktasına getiren bir dış düşman değil, imparatorluğun kendi valisidir. mısır'da modernleşme hamlelerini başarıyla gerçekleştirmiş, fransız subayların eğittiği disiplinli bir ordu kurmuş olan mehmet ali paşa, padişahın kendisine vaat ettiği suriye valiliğini alamayınca işi silaha döker. oğlu ibrahim paşa komutasındaki mısır ordusu konya'da osmanlı kuvvetlerini bozguna uğratıp kütahya'ya kadar ilerler. artık istanbul'a birkaç haftalık mesafededir ve padişah ikinci mahmud tam anlamıyla çaresizdir. bu noktada devlet öyle bir açmaza düşer ki tarihte eşi az görülür bir şekilde kendi valisine karşı korunmak için ezeli düşmanı rusya'dan yardım ister. çar nikolay bu davete seve seve icabet eder ve 1833'te hünkar iskelesi antlaşması ile boğazlar üzerinde fiili bir koruyuculuk tesis eder. ancak rusya'nın boğazlara bu denli yaklaşması ingiltere'yi alarma geçirir. 1839'da kriz yeniden alevlendiğinde ve mehmet ali paşa ikinci kez harekete geçtiğinde artık ingiltere doğrudan müdahale eder. 1840 londra konferansı'nda palmerston'un diplomatik baskısı ve ingiliz donanmasının akdeniz'deki varlığı kavalalı'yı mısır sınırlarına geri hapsetmeyi başarır. ironi şudur ki osmanlı devleti hem kendi valisini hem de o valisine karşı çağırdığı rusları ingiltere sayesinde defetmiş olur. düşenin dostu çok olur ama ancak düşenin coğrafyası stratejik öneme sahipse.
dördüncü hamle kırım savaşıdır ve bu savaş kağıt üzerinde osmanlı'nın galip taraf olarak çıktığı nadir çatışmalardan biri gibi görünür
ama gerçeği bilenler bilir ki bu zafer, osmanlı'nın zaferi değildir. ingiltere ve fransa'nın rusya'ya karşı yürüttüğü bir vekalet savaşının yan ürünüdür. savaşın asıl sebebi olan kutsal yerler meselesi bir bahane olmaktan öteye gitmez. mesele yine aynı meseledir: rusya'nın osmanlı üzerinden akdeniz'e inmesi. sivastopol kuşatması, balaklava muharebesi, hafif süvari tugayının ölüm hücumu bunların hepsi esas itibarıyla ingiliz ve fransız kanıyla yazılmış sayfalardır. osmanlı ordusu savaşın bazı cephelerinde savaşır elbette ama stratejik karar alma mekanizması tamamen müttefiklerin elindedir. savaş sonunda imzalanan 1856 paris antlaşması ise osmanlı'yı “avrupa devletler hukukunun eşit üyesi” ilan eder ki bu, tarihin en büyük diplomatik illüzyonlarından biridir. bir devletin toprak bütünlüğü diğer devletlerin kolektif garantisine bağlanıyorsa o devlet eşit üye değil himaye altındaki taraftır. zaten bu garanti de kağıt üzerinde kalmaya mahkumdur ve yirmi yıl bile dayanamayacaktır.
son ve en dramatik perde 1877-78 osmanlı-rus savaşı yani doksan üç harbidir
bu savaş osmanlı tarihinin en ağır askeri yenilgilerinden birini getirir. rus orduları hem kafkas cephesinde kars'ı düşürür hem de balkan cephesinde plevne'nin destansı direnişine rağmen tuna'yı geçip istanbul'a doğru ilerler. gazi osman paşa'nın plevne müdafaası ne kadar kahramanca olursa olsun sonucu değiştirmez. ruslar yeşilköye yani istanbul'un birkaç kilometre dışına kadar gelirler ve ayastefanos antlaşması'nı dikte ederler. bu antlaşma osmanlı'nın avrupa topraklarının büyük bölümünü fiilen elinden alır ve balkanlarda devasa bir bulgaristan yaratarak rusya'ya akdeniz'e açılan bir koridor sağlar. tam bu noktada ingiltere yine sahneye çıkar ama bu sefer yanına bismarck'ın almanyası'nı da alarak. 1878 berlin kongresi'nde disraeli'nin diplomatik manevraları ayastefanos'un ağır şartlarını törpüler, büyük bulgaristan parçalanır ve osmanlı avrupa'daki varlığını bir nebze de olsa korur. ama ingiltere bu hizmeti bedavaya yapmaz. kongrenin perde arkasında imzalanan gizli anlaşmayla kıbrıs'ın yönetimini devralmıştır çoktan. osmanlı, boğazları kaptırmamak için bir adasını feda etmiş, daha doğrusu ettirmek zorunda kalmıştır.
bu beş tarihi kırılma anına kuşbakışı bakıldığında ortaya çıkan tablo, uluslararası ilişkiler disiplininin en temel tezlerinden birinin ete kemiğe bürünmüş halidir: devletlerin dostları yoktur, çıkarları vardır. palmerston'un bu meşhur sözü boşuna söylenmemiştir. ingiltere osmanlı'yı beş kez kurtarmıştır evet ama her defasında kurtardığı şey osmanlı değil, kendi stratejik çıkarlarıdır. imparatorluk bu süreçte bir özne olmaktan çıkmış, büyük güçlerin satranç tahtasında konumu değiştirilen bir piyon haline gelmiştir. ve bu suni teneffüs de sonsuza kadar sürmemiştir. yirminci yüzyılın başında ingiltere'nin stratejik öncelikleri değişip rusya ile 1907 antantı kurulduğunda osmanlı artık korunmaya değer bir tampon değil, paylaşılmaya hazır bir miras olarak görülmeye başlanmıştır. öyle ki birinci dünya savaşı'nda müttefik olan iki devlet karşı cephelerde savaşacak ve ingiltere, bir zamanlar koruduğu imparatorluğun mezar kazıcılarından biri olacaktır.