Hülagü Han: Bağdat’ın Fatihi mi, Tarihsel Hafızanın Faili mi?
hülagü han, 13. yüzyıl avrasya tarihinin en sert kırılma noktalarından birinde karşımıza çıkmaktadır: onun adı, çoğu anlatıda bağdat’ın düşüşüyle özdeşleşmiş durumdadır; fakat bu özdeşlik, hülagü’yü açıklamaktan çok daraltır. zira hülagü han, tekil bir yıkım anının faili olmaktan ziyade, moğol imparatorluğu’nun genişleme evresinin sona erdiği ve kalıcı siyasi yapıların zorunlu hale geldiği bir sürecin aktörüdür. onu anlamak, moğol fetihlerinin nasıl bölgesel hanedanlıklara dönüştüğünü anlamaktan bağımsız düşünülemez.
buradaki mesele, bir figürü aklamak ya da mahkum etmek değildir. moğol hakimiyetinin neden ve nasıl bölgesel hanedanlıklara ayrıldığını, ilhanlı devleti’nin hangi koşullar altında ortaya çıktığını ve hülagü’nün bu tabloda nasıl bir rol üstlendiğini açık biçimde ortaya koymak esas alınır. nihayetinde bağdat, mezkur anlatıda merkez değil; sürecin görünür hale geldiği noktadır.
moğol imparatorluğu: genişleme mantığı ve yönetim sorunu
moğol imparatorluğu, cengiz han’ın orta asya'da dağınık halde bulunan muhtelif boyları tek bir otorite altında toplamasıyla birlikte askeri hareketlilik üzerine kurulu siyasal bir yapı olarak şekillenmiştir. söz konusu denklemde ordu, siyasetin taşıyıcı kolonu hüviyetindedir ve hız, disiplin, koordinasyon gibi etkenler bu yapının temel unsurlarını teşkil etmektedir. bu sayede moğol hakimiyeti kısa sürede çin’den orta asya’ya, iran’dan doğu avrupa’ya uzanan geniş bir coğrafyada etkili olacaktır.
alışılagelenin aksine mezkur genişleme, yerleşik devlet modellerinden farklı bir mantıkla işler. fethedilen alanlar, ilk aşamada idari bütünlük gerektiren bölgeler olarak değil; askeri denetim sahaları olarak görülür. ancak coğrafya büyüdükçe bu yaklaşım sürdürülebilirliğini kaybeder. tarım yapan nüfus, şehirler, vergi düzeni ve yerel idare gelenekleri, sürekli askeri hareketle uyum gösteremez.
imparatorluk bu noktada iki yönlü bir baskıyla karşı karşıya kalacaktır: bir yandan hanedan içi güç ilişkileri gevşeme emareleri göstermeye başlarken, diğer yandan büyük han’ın merkezi otoritesi pratikte sınanır. bütün bunlara ek olarak batı toprakları bir süre sonra, geri çekilip bırakılabilecek alanlar olmaktan çıkacaktır. bu şartlar altında moğol hakimiyeti, istemeden de olsa yerleşik yönetim biçimleriyle temas kurmak zorunda kalır.
batı seferlerinin yürütülmesi için görevlendirilen hülagü han, işte tam da bu dönüşümün ortasında sahneye çıkar. onun hareket alanı, fetihle yönetim arasındaki boşluğu görünür kılan bir coğrafyada şekillenir. velhasıl ilhanlı devleti’ne uzanan yol, söz konusu "zorunluluklar" üzerinden açılacaktır ...
ilhanlı devleti'nin teşkili
moğol batı seferleri, başlangıçta kalıcı bir devlet kurma amacı taşımamaktadır. hülagü han’ın önüne konan görev, belirli coğrafyaları idare etmekten çok, direnç noktalarını ortadan kaldırmak üzerine kuruludur. iran, ırak ve azerbaycan hattında ilerleyen moğol ordusu, mezkur alanları merkezden kopuk askeri sahalar olarak ele alır. ancak sefer ilerledikçe, fethedilen coğrafyanın niteliği bu yaklaşımı sürdürülemez hale getirecektir.
bu bölgeler, göçebe bir askeri varlığın kısa süreli denetimiyle yönetilebilecek alanlar değildir. zira yerleşik nüfus, tarımsal üretim, şehir ekonomisi ve köklü bürokratik gelenek gibi faktörler, moğol hakimiyetini geçici olmaktan çok, kalıcı bir yapıya büründürecektir. orduyu beslemek, vergi toplamak ve düzeni korumak, sürekli hareket halindeki bir organizasyondan ziyade, yerleşik bir idareyi zorunlu kılmıştır. ilhanlı düzeni, tam olarak bu zorunluluğun içinden doğacaktır.
yine, moğol merkezî otoritesindeki gelişmeler de bu süreci hızlandıracaktır. büyük han’ın otoritesi teoride sürse de, imparatorluk coğrafyasının genişliği fiili denetimi zorlaştırmaktadır. batıdaki moğol varlığı, merkezden gelecek talimatları bekleyerek yönetilebilecek bir noktada olmaktan çok uzaktadır. hülagü’nün kontrol ettiği alan ise, askeri olduğu kadar idari kararların da yerinde alınmasını gerektiren bir yapıya dönüşmüştür. bu durum, nihayetinde, ilhanlıların bağımsız bir siyasal birim olarak şekillenmesinin önünü açmıştır.
hülasa ilhanlı devleti, ilan edilen bir yapı değil; oluşan bir düzen niteliği taşır. hülagü ve çevresindeki moğol elitleri, büyük han’a bağlılık anlamı taşıyan “ilhan” unvanını kullanmayı sürdürür; ancak uygulamada bölgesel bir yönetim pratiği ortaya çıkar. yerel bürokrasi tamamen tasfiye edilmez, aksine işlevsel olduğu ölçüde kullanılır. moğol askeri gücü ile iran coğrafyasının idari mirası yan yana gelmiştir.
bu kuruluş süreci, ilhanlıları ne klasik bir göçebe hanlık ne de tam anlamıyla yerleşik bir devlet haline getirir. ortaya çıkan yapı, fetihle kazanılan gücün korunabilmesi için geliştirilen ara bir formdur. ilhanlı devleti’nin karakteri, bu ara form üzerinden şekillenir; güçlü bir askeri omurga, yerleşik idareyle desteklenir. hülagü’nün tarihsel rolü de tam olarak burada belirginleşmektedir: fetihlerin geri dönülemeyecek hale geldiği noktada, yerleşik otoriteyi zorunlu kılan süreci başlatan bir figür.
hülagü han
hülagü han, cengiz han’ın torunu, tuluy’un oğludur ve moğol hanedanı içinde askeri yetkiyle donatılmış bir prens olarak yetişir. onu diğer moğol komutanlarından ayıran unsur, kişisel bir fetih arzusundan çok, merkez adına hareket eden bir siyasal aktör konumunda sahneye çıkmasıdır. hülagü’nün batı’ya yönelişi, bireysel bir inisiyatiften ziyade, büyük han möngke’nin imparatorluk stratejisinin parçası olarak şekillenir.
yukarıda da bahsini geçirdiğimiz üzere bu görevlendirme, sıradan bir askeri sefer niteliği taşımamaktadır. hülagü’nün önüne konan hedefler, moğol hakimiyetini tehdit edebilecek ya da denetim dışında kalabilecek güç merkezlerinin tasfiyesini içerir. iran, mezopotamya ve çevresi, bu açıdan bakıldığında fethedilecek topraklardan çok, kontrol altına alınması gereken siyasal alanlar olarak değerlendirilmektedir. hülagü’nün hareket tarzı da bu çerçevede biçim kazanır.
hülagü, seferleri boyunca bağımsız bir hükümdar gibi davranmaz ve büyük han’a bağlılığını açık bir biçimde sürdürür. “ilhan” unvanının kullanımı, bu bağlılığın sembolik ifadesi olarak öne çıkmaktadır. ancak seferlerin ulaştığı coğrafya, merkezden sürekli yönlendirilebilecek bir alan olmaktan hızla uzaklaşır. bu durum, hülagü’yü askeri komutan kimliğinin ötesine taşır ve onu fiilen bölgesel bir iktidar odağı haline getirir.
hülagü’nün siyasal konumu, moğol imparatorluğu’nun iç dengeleriyle doğrudan ilişkilidir. merkezi otoritenin zayıflaması, hanedan üyeleri arasındaki güç rekabeti ve imparatorluğun genişliği, hülagü’nün hareket alanını genişletmiştir. söz konusu genişleme, bilinçli bir bağımsızlık ilanı şeklinde değil; yerinde karar alma zorunluluğu üzerinden gelişir ve hülagü’nün kimliği de, tam da bu zorunluluk içinde belirginleşir.
binaenaleyh hülagü han’ı klasik anlamda bir “kurucu hükümdar” ya da salt bir “fatih” olarak tanımlamak yetersiz kalacaktır. o, moğol imparatorluk düzeninin batı sınırlarında, askeri genişlemenin artık tek başına yeterli olmadığı bir aşamada öne çıkan figürdür. hülagü’nün tarihsel önemi, fetihleri kadar, fetihlerin ardından ortaya çıkan idari ve politik sorunları ele alma şekliyle de doğrudan bağlantılı olacaktır.
hülagü'nün tarihte iz bırakan eylemleri
hülagü han’ın tarih sahnesindeki etkisi, tek bir askeri hamleyle sınırlı kalmaz; fakat bazı eylemler, hem dönemi hem de sonraki yüzyılların hafızasını belirgin biçimde şekillendirecektir. zira mezkur eylemler, moğol hakimiyetinin yakın doğu’daki sınırlarını ve niteliğini açık biçimde ortaya koyar.
hülagü’nün ilk büyük hamlesi, iran’daki nizari ismaili yapılanmasına yöneliktir. alamut ve çevresindeki kalelerin ele geçirilmesi, moğol ilerleyişine karşı örgütlü ve süreklilik taşıyan bir direnişi ortadan kaldırır. bu tasfiye, askeri olduğu kadar siyasi bir anlam da taşımaktadır. moğol hakimiyeti açısından bakıldığında, merkezi olmayan ama etkili bir güç odağı sahneden çekilmiştir. hülagü’nün batı seferlerinin önü bu hamleyle açılacaktır.
1258’de bağdat’ın ele geçirilmesi ise, hülagü’nün en çok bilinen eylemidir. şehir, moğol ordusu tarafından kuşatılır ve kısa sürede düşer. abbasi halifesinin öldürülmesiyle birlikte hilafet kurumu fiilen sona erer. bu gelişme, yalnızca askeri bir başarı olarak değil; yakın doğu’daki siyasi sürekliliğin kopuşu olarak da değerlendirilmektedir. bağdat, bu tarihten sonra merkez olma vasfını kaybeder ve bölge, farklı güç odaklarının rekabet alanına dönüşür.
öte yandan, hülagü’nün faaliyetlerini sadece "yıkım" olarak değerlendirmek, olguları basite indirgemekten başka bir anlam taşımaz. evvela, abbasi iktidarı sonrası bağdat'ta iran merkezli bir idari yapı şekillenmeye başlar. bu bağlamda vergi toplama düzeni yeniden işler hale getirilir, yerel idarecilerle temas kurulur ve moğol askeri elitinin kalıcı varlığı sağlanır. bu süreç, aynı zamanda ilhanlı yönetiminin fiili çerçevesini de oluşturacak ve hülagü’nün hakimiyet alanı, geçici bir askeri bölge olmaktan çıkarak düzenli bir yönetim sahasına dönüşecektir.
bilimsel faaliyetlere verilen destek de hülagü döneminin dikkat çekici yönleri arasındadır. meraga rasathanesi’nin kurulması, dönemin önde gelen alimlerinin bu merkezde toplanmasıyla sonuçlanır. söz konusu girişim, moğol yönetiminin yerleşik kültürle kurduğu ilişkinin somut bir göstergesi olarak değerlendirilmektedir. hülagü’nün himayesi, idari ve askeri alanın ötesinde, entelektüel üretime de uzanmıştır.
sonuçta hülagü han’ın eylemleri, moğol ilerleyişinin batı’daki en sert ve en kalıcı sonuçlarını doğurur. onun döneminde moğol hakimiyeti, yalnızca fetihlerle değil; yıkımın ardından ortaya çıkan yeni düzenle de tanımlanır. bu nedenle hülagü, yakın doğu tarihinde geçici bir istilacıdan çok, siyasi dengeleri geri dönülemez biçimde değiştiren aktör olarak kabul görmektedir.
hülagü'ye dair az bilinen ayrıntılar
hülagü han, sert askeri kararlarıyla tanınmasına rağmen kişisel dünyasında tek boyutlu bir figür değildir. moğol hanedanı içinde yetişmiş birçok prens gibi, çocukluğundan itibaren avcılık, at terbiyesi ve savaş eğitimiyle iç içe büyür. ancak onu çağdaşlarından ayıran yönlerden biri, yerleşik kültürle kurduğu görece yakın ilişkidir. iran coğrafyasına yerleşmesiyle birlikte saray hayatı ya da av sahalarının yanı sıra entelektüel çevrelerle de temas kurmaya başlar.
hülagü’nün eşi dokuz hatun, nesturi hristiyanlığına mensuptur ve hülagü’nün dini hoşgörü politikalarında belirgin bir etkisi olduğu kabul edilir. saray çevresinde hristiyan din adamlarının bulunması, hülagü’nün abbasi halifesine karşı sert tutumuyla sık sık yan yana getirilerek bahsi geçen konuda bir sağlama yaratır. bu durum, hülagü’nün dinle kurduğu ilişkinin inançtan çok politik ve pragmatik bir zeminde ilerlediğini göstermektedir.
aynı şekilde, kaynaklar, hülagü’nün astronomiye özel bir ilgi duyduğunu aktarır. meraga rasathanesi’nin kurulması, salt bir devlet projesi olmanın ötesinde, hülagü’nün kişisel meraklarıyla da ilişkilendirilir. dönemin önemli alimlerinden nasîrüddin tûsî’nin hülagü’nün himayesi altına girmesi, söz konusu ilginin tesadüf olmadığını düşündürür. savaşla tanımlanan bir figürün gökyüzüyle ilgilenmesi, çağdaş anlatılarda şaşırtıcı bulunmuştur.
hülagü’nün mizacı konusunda da farklı anlatılar yer alır. sertliği ve acımasızlığı vurgulayan kaynakların yanında, sadakate önem veren, çevresindeki komutanlarla uzun süreli ilişkiler kuran bir lider profili çizen kayıtlar da mevcuttur. itaatsizlik sert biçimde cezalandırılırken, bağlılık karşılıksız bırakılmaz. bu özellik, aynı zamanda, moğol yönetim geleneğinin tipik bir yansıması olarak görülmektedir.
ölümünden sonra hülagü’nün mezarının yeri bilinmemektedir. bu belirsizlik, moğol hanedan geleneğiyle uyumludur ve hülagü’nün etrafında oluşan tarihsel efsane katmanını güçlendirir. bağdat’la özdeşleşen adı, mezarının bilinmezliğiyle birlikte, onu somut bir hükümdardan çok tarihte iz bırakmış bir gölge figüre dönüştürecektir.
bağdat halifesinin ölümü üzerine rivayetler
1258’de bağdat’ın düşmesinden sonra abbasi halifesi el-musta‘sım’ın öldürülmesi, tarih yazımında kesin bir anlatıya sahip değildir. aksine, olayın kendisi kadar nasıl gerçekleştiği de tartışma konusu olmuştur. muhtelif kaynaklar, halifenin ölümünü farklı biçimlerde aktarır ve bu çeşitlilik, yaşanan yıkımın hafızada nasıl işlendiğini gösterir.
en yaygın rivayetlerden biri, halifenin kanının yere dökülmemesi için özel bir yöntemle öldürüldüğü yönündedir. moğol geleneğinde asil kanının toprağa akıtılmasının uğursuzluk getireceğine dair bir inanç bulunur. binaenaleyh el-musta‘sım’ın bir halıya sarılmak suretiyle atlar tarafından ezildiği anlatılır. söz konusu rivayet, bilhassa islam ve batı kaynaklarında sıkça tekrar edilir ve moğol töresine vurgu yapar.
başka anlatılarda ise halifenin aç bırakılarak öldürüldüğü bilgisi yer alır. bu versiyon, halifenin saray hazineleriyle birlikte bir odaya kapatıldığı, ancak yiyecek verilmediği yönündedir. buradaki vurgu, moğol şiddetinden çok, halifenin zenginliğiyle çaresizliği arasındaki karşıtlığa yöneliktir. anlatı, ahlaki bir ders üretme eğilimi taşır.
bazı kaynaklar, halifenin doğrudan idam edildiğini aktarır ve rivayetleri ayrıntılandırma ihtiyacı duymaz. bu anlatılarda yöntemden çok sonuç öne çıkar: abbasi hilafeti sona ermiştir. özellikle moğol ve moğol etkisindeki kroniklerde, ölüm biçimi tali bir ayrıntı olarak geçer.
halifenin ölümünün nasıl gerçekleştiği, siyasi olduğu kadar sembolik bir değer de taşımaktadır. abbasi halifesinin kanının dökülüp dökülmediği, sadece bir ayrıntı değil; islam dünyasında kutsallıkla ilişkilendirilen bir makamın nasıl sona erdiğine dair anlatının merkezidir.
bu nedenle el-musta‘sım’ın ölümü, tarihsel bir olaydan çok, farklı hafızaların ürettiği bir anlatı alanı olarak karşımıza çıkar. moğol kaynakları töreyi, islam kaynakları trajediyi, batılı kronikler ise egzotik ayrıntıyı öne çıkarır. ortaya çıkan tablo, bağdat’ın düşüşünün yalnızca siyasi değil; anlatısal bir kırılma yarattığını da gösterir.
bağdat yağması ve “dicle’nin mürekkep akması” anlatısı
bağdat’ın düşüşüyle birlikte en sık tekrarlanan anlatılardan biri, şehrin kütüphanelerinin yağmalandığı ve kitapların dicle nehri’ne atıldığı yönündedir. rivayete göre nehir günlerce mürekkepten kararmış, suyu içilemez hale gelmiştir. bu anlatı, bilhassa modern popüler tarih metinlerinde ve edebi eserlerde neredeyse değişmeden dolaşıma girer.
ancak bu sahnenin tarihsel dayanakları sınırlıdır. çağdaş kaynaklarda bağdat’taki ilmi ve kültürel kaybın büyüklüğüne dair ifadeler yer alsa da, nehri karartan mürekkep tasviri daha çok sonraki yüzyıllarda şekillenen bir sembolik anlatıdır. burada anlatılan, fiziksel bir durumdan çok, abbasi döneminin entelektüel mirasının sona erişini görünür kılma çabasıdır. kütüphanelerin yok olması, ilmin ölümüyle eş tutulur; nehir ise bu kaybın taşıyıcısına dönüşür.
bu durum, yağmanın hiç yaşanmadığı anlamına gelmez. bağdat, kuşatma ve düşüş sürecinde ciddi biçimde tahrip edilir. saraylar, medreseler ve özel koleksiyonlar zarar görür. ancak şehrin tamamının sistematik biçimde yakılıp yok edildiği yönündeki anlatılar, kaynaklar arasında tutarlılık göstermez. bazı bölgelerde düzenin görece hızlı biçimde yeniden kurulduğu, idari işleyişin kısa sürede devam ettiği de kaydedilir.
benzer bir durum, şehirdeki nüfus kaybına ilişkin rakamlarda da görülür. yüz binlerce insanın öldürüldüğüne dair sayılar, çoğu zaman çağdaş kayıtlarla örtüşmez. bu rakamlar, bağdat’ın düşüşünü benzersiz bir felaket olarak konumlandırma ihtiyacının ürünüdür. felaketin büyüklüğü, rakamlar üzerinden dramatize edilir.
bu anlatıların yaygınlaşmasında islam tarih yazımının yanı sıra batılı kroniklerin de payı vardır. moğol şiddeti, “medeniyetin düşmanı” imgesiyle birlikte ele alınır ve bağdat, bu imgenin merkezi sahnesi hâline gelir. böylece şehir, tarihsel bir mekandan çok, kaybedilen bir altın çağın sembolü olarak yeniden inşa edilir.
burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: bağdat’ın düşüşü, gerçek bir siyasi ve kültürel kırılmadır, evet; fakat bu kırılmanın anlatımı, zamanla tarih yazımından çok kurgusal bir üretim hüviyetine bürünmeye başlamıştır. kütüphaneler, nehir, mürekkep ve kitap imgeleri, yaşanan yıkımı somutlaştırmak için kullanılan anlatı araçlarıdır.
sonuç olarak bağdat yağmasına dair rivayetler, “doğru–yanlış” ikiliğinden ziyade, neden bu şekilde anlatılmayı tercih edildikleri üzerinden okunmayı gerektirir. abbasi dünyasının çöküşü, tek başına askeri bir yenilgiyle açıklanamaz hale geldiğinde, anlatı devreye girer ve kaybın büyüklüğünü semboller üzerinden ifade eder.
hülagü: fatih mi, yıkımın faili mi ?
hülagü han’ın tarihsel hafızadaki yeri, yaptıklarıyla olduğu kadar, yapılanları temsil etme biçimiyle de şekillenir. bağdat’ın düşüşü, abbasi hilafetinin sona ermesi ve islam dünyasında merkezi siyasi otoritenin dağılması, tek bir isim etrafında toplanır. bu isim, doğal olarak hülagü olmuştur. zira tarih, karmaşık süreçleri çoğu zaman kişiler üzerinden hatırlamayı tercih eder.
bu durum, hülagü’nün sorumluluğunu ortadan kaldırmaz; fakat sorumluluğun nasıl yoğunlaştırıldığını gösterir. moğol ilerleyişi, tek bir komutanın ani kararıyla gerçekleşmez. imparatorluk siyaseti, askeri yapı, merkezi otoritenin çözülmesi ve bölgesel güç dengeleri, bağdat’a giden yolu hep birlikte açarlar. buna rağmen genel anlatı, bu çok katmanlı süreci tek bir bedende sabitlemeyi seçer. hülagü, bu anlamda tarihi bir aktörden çok, bir dönemin sembolüne dönüşmüştür.
islam tarih yazımı açısından bakıldığında söz konusu sembolleştirme anlaşılır bir refleks taşır. abbasi hilafetinin sona ermesi, salt siyasi bir değişim değil; süreklilik fikrinin çöküşüdür. bu tür kırılmalar, soyut süreçler üzerinden değil; somut figürler üzerinden anlam kazanır. hülagü’nün adı, bu yüzden yıkımın kendisinden ayrılmaz hale gelmiştir.
benzer bir eğilim batı anlatılarında da görülür. moğollar, uzun süre “medeniyet karşıtı” bir güç olarak resmedilmiş; hülagü ise bu anlatının en tanınan yüzlerinden biri olmuştur. bağdat, mezkur anlatıda doğu’nun kaybedilmiş merkezi olarak yer alır; hülagü de kaçınılmaz biçimde bu kaybın faili olarak konumlanır. tarih burada açıklamaktan çok, yanlış biçimde, kurgusal bir düzenleme işlevi görmüştür.
binaenaleyh hülagü han’ın bugünkü imgesi, tarihsel gerçekliğin birebir yansıması olmaktan ziyade, farklı hafızaların üst üste binmesiyle oluşmuş bir portredir. yıkım gerçektir; ancak yıkımın tüm anlamının tek bir isme yüklenmesi, tarihsel sürecin kendisinden çok, onu anlamlandırma ihtiyacının sonucudur. hülagü’nün adı, bu ihtiyacın taşıyıcı kolonu haline gelmiştir.
başlığımızda sorduğumuz soru, işte bu noktada anlam kazanır: kimilerince hülagü, neden hala yıkımın tek sorumlusu gibi hatırlanır ? çünkü tarih, bazen süreci anlatmak yerine bir yüz seçmeyi tercih eder. günün sonunda hülagü han, bağdat’ın düşüşünü mümkün kılan şartların değil; söz konusu düşüşün hafızadaki karşılığının adıdır.