Herkesin Aynı Şeyi Saçma Bulup Sessiz Kaldığı Durum: Çoğulcu Cehalet

Bir odada herkes aynı şeye içten içe karşıdır ama kimse ilk ses çıkaran olmak istemediği için, hiç kimsenin inanmadığı bir düzen sessizlikle ayakta kalır. Çoğulcu cehalet tam olarak böyle bir şey.
Herkesin Aynı Şeyi Saçma Bulup Sessiz Kaldığı Durum: Çoğulcu Cehalet

bazen bir odadaki ya da masadaki herkes aynı saçmalığı fark eder ama hiç kimse ilk itiraz eden kişi olmak istemediği için o saçmalık "düzen" adı altında tıkır tıkır işlemeye devam eder.

psikolojide ve sosyolojide insanı derinden sarsan, toplumsal hayatın ne kadar kırılgan iplerle bağlı olduğunu gösteren bir kavram var: çoğulcu cehalet veya orijinal adıyla pluralistic ignorance. bunu en basit ve en çarpıcı haliyle şöyle özetleyebiliriz: bir gruba dahil olan bireylerin önemli bir kısmı özelde o grubun bir kuralına, fikrine veya davranışına içten içe karşıdır, inanmıyordur ya da saçma buluyordur. ama aynı zamanda, "herhalde gruptaki diğer herkes buna gönülden inanıyor, bir tek ben rahatsız oluyorum, sesimi çıkarırsam dışlanırım" diye düşündüğü için dışarıya uyum gösterir.

yani kimsenin gerçekten inanmadığı ama herkesin "başkaları inanıyor" sandığı için devasa bir ciddiyetle sürdürülen muazzam toplumsal tiyatro.

herkes inanıyor gibi yapıyor, çünkü herkes herkesin inandığını sanıyor. ve herkes sustuğu için, ortada aslında hiç var olmayan ama herkesin uymak zorunda hissettiği sahte bir toplumsal onay görüntüsü oluşuyor.

bunu hayatınızın her evresinde, her mahallede, her ailede görmüş olmanız çok muhtemel. sıradan bir aile yemeğini düşünün mesela. sofrada kimsenin aslında sevmediği, saçma bulduğu ya da yorulduğu bir aile geleneği vardır. ama kimse "ayıp olmasın, onlar bunu çok önemsiyor galiba" diye ses çıkarmaz. oysa o büyükler de aslında yorulmuştur ama onlar da "çocuklar gelenek görsün, bunu istiyorlar galiba" diye sürdürüyordur. ortada kimsenin istemediği ama herkesin birbirine ikram ettiği koca bir mecburiyet kalır.

ya da iş hayatı... hepimizin ömründen saatler çalan o meşhur plaza toplantıları. odadaki herkes o an yapılan upuzun sunumun koca bir vakit kaybı olduğunu, işin aslında iki satır e-posta ile şak diye çözülebileceğini adı gibi bilir. ama herkes sanki hayatının en önemli strateji toplantısını dinliyormuş gibi ekrana kilitlenir. çünkü kimse "arkadaşlar bu iş gereksiz" deyip o odadaki sahte uyumu bozan, işi baltalayan insan olmak istemez. herkes diğerlerinin o saçmalığa rıza gösterdiğini sanır.

okul yıllarında da çok olur bu. hoca tahtada aşırı karmaşık bir konuyu anlatır ve en son "anlaşılmayan bir yer var mı?" diye sorar. sınıftaki tek bir öğrenci bile ne anlatıldığını doğru dürüst anlamamıştır ama etrafına baktığında herkesin başını salladığını, not aldığını görür. "bir tek ben mi anlamadım, el kaldırırsam rezil olurum" korkusuyla o da anlamış gibi yapar. oysa yan sırada oturan çocuk da tam olarak aynı korkuyla ona bakıp anlamış gibi yapıyordur. en sonunda koca bir sınıf hiçbir şey anlamadan dersi bitirir.

arkadaş gruplarında herkesin içten içe sıkıldığı, gitmek istemediği bir cuma akşamı planının sırf "diğerleri çok istiyor galiba" sanılarak gece yarısına kadar uzatılması da aynı şeydir. kimse eve gitmek isteyen ilk sıkıcı insan olmak istemez. herkes diğerlerinin eğlendiğini sanır, diğerleri de aynı şeyi düşündüğü için o plan toplu bir nezaket cenazesine dönüşür.

sosyal medyadaki büyük linç dalgaları da bazen bu bug'dan beslenir. internette bir başlıkta ya da tweet zincirinde herkesin aslında abartıldığını, linç edilen kişinin o kadar da suçlu olmadığını düşündüğü bir an vardır. ama kimse ilk "durun, bu kadar da değil" diyen kişi olmaya cesaret edemez. çünkü o anki öfke havasını herkesin ortak ve samimi kanaati sanırız. sessiz kalırız, sessiz kaldıkça o yanlış norm daha da büyür.

sosyal psikolojide bununla ilgili çok meşhur bir kampüs çalışması vardır. prentice ve miller, 1990'ların başında üniversite öğrencilerinin kampüsteki yoğun alkol tüketimi kültüründen aslında ne kadar rahatsız olduklarını araştırıyor. ortaya çıkıyor ki öğrenciler, kampüsteki alkol pratiklerinden kendi rahatsızlıklarını diğerlerine kıyasla daha fazla sanıyor. yani birçok kişi özelde huzursuz ama diğerlerinin bunu daha rahat karşıladığını düşündüğü için kendini normun dışında hissediyor. "tek ben rahatsızım, uyum sağlamazsam dışlanırım" korkusu da o kültürün kendi kendini beslemesine yardım ediyor.

çünkü insan dediğin canlı, sosyal olarak dışlanmaktan ve "odadaki tek tuhaf kişi" olmaktan ölümüne korkar. etrafındaki insanların sessizliğini ya da baş sallamasını o fikre verilmiş samimi bir onay zanneder. kendi içindeki o haklı şüpheyi ise azınlıkta olduğu için bir hata gibi görür.

bu sarmalı kırmanın yolu öyle filmlerdeki gibi devasa, kahramanlık kokan isyanlar falan değildir. bazen sadece sosyal bir riski göze alıp, o masada, o sınıfta ya da o ofiste son derece sakin bir ses tonuyla "ben bunu tam olarak anlamadım" ya da "ben bu kararı pek makul bulmuyorum" diyebilme dürüstlüğüdür.

o an tek bir kişinin çıkardığı ses, odadaki diğer insanların omuzlarındaki hayali baskıyı indirebilir. bakarsın ki o susan herkes derin bir nefes alıp "aslında ben de öyle düşünüyordum" demeye başlar. kral çıplak demek, kralın çıplak olduğunu herkese öğretmek değildir; herkesin zaten gördüğü o gerçeği birbirine itiraf edebilme cesaretini vermektir.

gün biterken cebimizde kalması gereken tespit tam olarak budur işte. bir toplumun, bir organizasyonun ya da bir topluluğun en tehlikeli yalanı, herkesin inanarak savunduğu büyük yalanlar değildir. asıl dehşet verici olan; kimsenin aslında inanmadığı, saçma bulduğu halde sırf herkesin inanıyor sanılmasından güç alan o hayalet yalanlardır.

çünkü toplum bazen herkesin yürekten inandığı şeylerle değil, kimsenin inanmadığı ama herkesin inanılıyor sandığı şeylerle yönetilir.

kaynaklar:
• allport & katz (1931) - students' attitudes: a report of the syracuse university reaction study
• prentice & miller (1993) - pluralistic ignorance and alcohol use on campus: some consequences of misperceiving the social norm
• frontiers in social psychology (2023) - a century of pluralistic ignorance: what we have learned about its origins, forms, and consequences