Favori Yönetmenlerinizin Favori Yönetmenlerinden Biri: John Cassavetes

Bugün ayıla bayıla izlediğiniz çoğu yönetmen, ucundan kıyısından da olsa John Cassavetes'ten (9 Aralık 1929-3 Şubat 1989) etkilenmiş gibi duruyor.
Favori Yönetmenlerinizin Favori Yönetmenlerinden Biri: John Cassavetes

modern amerikan sinemasının seyrini değiştiren isimlerden biri, belki de en mühimi olmasına rağmen etkisi çoğu zaman dolaylı biçimde hissedilen bir yönetmendir. bu dolaylı etkinin iki yönü var. bir yanda jarmusch, linklater, scorsese, baker, pta dahil etkilediği yönetmenler ve onların sinemasındaki izler. tekil bir örnek üzerinden biraz da mübalağa edeyim: martin scorsese boxcar bertha'yı bitirip bir hevesle cassavetes'e koşar. cassavetes filmi izledikten sonra scorsese'yi kucaklar ve "hayatının bir yılını boktan bir film için harcadın" der. tepkisi böylesine dürüst ve acımasız olmasaydı, scorsese belki bugün olduğu yönetmene dönüşmeyebilirdi. aynı scorsese, cassavetes'in shadows filmini izledikten sonra ''sinemada böyle şeyler yapılabileceğini bilmiyordum'' diyecek ve sinemaya dair vizyonu tamamen değişecek. bugün belki cassavetes'in adını duymamış, hiçbir filmini izlememiş kişiler bile onun etkilediği kimi yönetmenlerin sinemalarını seviyor olabilir. muhtemelen öyledir. bu işin bir yönü.

diğer etkisi daha mühim. sinemanın, özellikle hollywood makinesinin yıllar boyunca peşinde koştuğu kusursuzluğun, doğru açının, ölçeğin, ışığın sair teknik ayrıntıların uğrunda harcanan büyük bütçelerin karşısına düşük bir bütçe ve büyük bir kaosla çıktı. her şeyi alt üst etti.

cassavetes filmi izlerken bazen sahne dağılacakmış gibi gelir. insanlar aynı anda konuşur, kimin ne dediği anlaşılmaz, tartışma uzar, biri gülerken öteki öfkeden kudurmuştur, ortamdaki hava bir anda değişir. sanki bunlar yetmezmiş gibi cassevetes, ekranda boşluk kalmayacak şekilde yüzlere yakın çekim yapar ve seyirciyi iyice baskı altına alır. böyle bir sekans normalde yönetmenlerin kâbusu olur. cassevetes ise bu saydıklarımı sırf neşesine çeker. canı öyle istedi diye, günlerden salı diye çeker. yaşadığımız hayatın kendisi de çoğu zaman böyledir çünkü. ölçüsüz, düzensiz, dağınık, kaba. ve tıpkı filmlerindeki gibi, yaşadığımız hayatta da çok az kişi gerçekten birbirini dinler ve birbirini anlar.

cassavetes’in en büyük marifetlerinden biri de oyuncularla kurduğu ilişkidir. birçok yönetmen oyuncusundan sahneyi ''iyi'' oynamasını, duyguyu ölçülü vermesini, ne bileyim cümleyi doğru yerde bitirmesini, keskin bakışlarla seyirciyi yakalamasını ister. cassavetes bunları umursamaz, temiz oynamak da neymiş. oyuncunun lafı dolaştırdığı, yanlış tepki verdiği, hatta yer yer kendini küçük düşürdüğü anların üstüne gider. çünkü insan dediğimiz varlık ekseriya böyle görünür. neticede birisiyle konuşurken cümleleri önceden ezberlemiş gibi takır takır sıralamazsın. duraksarsın, unutursun, cümleyi kuramazsın, devrik kurarsın, yaparsın da yaparsın.

Cassavetes ve Gena Rowlands / Johnny Staccato (1959)

bu dağınıklık duygusu oyunculuğu gölgelemez, daha da görünür kılar. zaten bu sebepten filmlerinde oyunculuk performansları muhakkak öne çıkar. özellikle, aynı zamanda eşi olan, aralarında çok özel bir bağ bulunan gena rowlands'ın opening night ve a woman under the influence filmlerindeki performansları sinema tarihine geçecek türden, daha evvel gena rowlands için yazdıklarımdan alıntı ile ''taklit edilemez ve tekrarlanamaz'' performanslardır. her yönetmen bir ölçüde doğallığı arar elbet. ama cassavetes'in doğallık kavramından anladığı ile diğer yönetmenlerin anladığı aynı değildir. cassavetes'in doğallığı daha denetimsizdir.

kişisel olarak benim de sinemaya bakışımı değiştirdiği için yeri ayrıdır. opening night’ın final sekansından nasıl etkilendiğimi dün gibi anımsıyorum. tıpkı scorsese gibi "sinema denilen zıkkımın böyle özellikleri vardı da bana niye kimse söylemedi" diye hayıflanmıştım. çünkü bazı anlarda cassavetes ve rowlands kontrolsüz şekilde güler, duraksar, hatta açık şekilde birbirlerinin ritmini bozarlar. burada bahsettiğim biçimin içinden geçmek de değil. o işi, misal, godard zaten büyük bir coşkuyla yapmıştı. eline kamerayı geçirince biçimi öyle bir kurcaladı ki neredeyse elinde kalacaktı. ama godard insanı yoruyordu. hadi bütün insanlığın sözcüsü gibi konuşmayayım, en azından beni yoruyordu. cassavetes ise bugün bile şaşırtıyor. halen daha filmlerini izlerken "bari şu bulanık görüntüleri kesip atsaydın be adam" diyorum. sonra o görüntülere yüklediğim belki de yalnızca subjektif anlamlarla saygı duymaya devam ediyorum.