Egonun Vücuda Gelmiş Hali XIV. Louis ve Komedi Filmlerini Aratmayan Davranışları
tarih, kibirli lider kıtlığı hiç çekmedi. ancak fransa’da 72 yıl hüküm süren -ki bu avrupa tarihi için rekordur- xiv. louis, egonun devletleşmiş hâli olarak zirvede durur. bu adam için devlet; bayrak, toprak ya da halktan ibaret değildi. devlet, bizzat kendisiydi. ne var ki bu “devlet”, kısa boyu nedeniyle 21 santim topuklu ayakkabı giymek zorundaydı. mutlak iktidarın fizikle imtihanı da buradan başlıyordu.
xiv. louis, hükümdarlığı boyunca siyasetten dine, ağaç budamadan saray protokolüne kadar her şeye karıştı. çünkü ona göre her konuda en doğruyu bilen tek kişi oydu. hâl böyle olunca toplumsal muhalefete gerek yoktu. halkın, kendisi gibi kusursuz bir lidere akıl vermesi devlet için açık bir tehditti. bugün “yerli ve milli bekâ” denilen refleksin ham hâli diyebiliriz.
kral, aynı zamanda kendisini sürekli sergilenen bir vitrin ürününe çevirmişti. saraydaki şanslı bir azınlık, dünyanın en büyük “mucizesi” sayılan xiv. louis’i sabahtan akşama kadar izleyebiliyordu. tuvalete gidişi bile törendi. mahremiyet mi? o da ne?
bir de işin tanrı kompleksi kısmı vardı. kral, pazar günleri kilisede kürsüden haça doğru eğilerek dua ederdi. halk ise kürsünün altında, krala doğru eğilirdi. yani özetle: kral tanrı’ya taparken, halk da krala tapmak zorundaydı. günümüzdeki “lider giderse ülke biter” söyleminin barok versiyonu.
bu atmosfer, soylular arasında yeni bir meslek doğurdu: dalkavukluk
kral’ı övmek, onu göklere çıkarmak, her cümleyi “majesteleri çok haklı” diye bitirmek; fransız aristokrasisi için bir yaşam biçimi değil, düpedüz kariyer planıydı. liyakat değil, biat makbuldü. tanıdık geldi mi?
soyluların ulaşabileceği en üst seviye ise tam bir absürtlük örneğiydi: kral’ın gömleğini tutmak, yürürken yolunu mumla aydınlatmak, av gezisinde yanından ayrılmamak… bunların her biri cv’ye yazılacak başarı sayılıyordu. o kadar ki xiv. louis, bu saçmalıktan para kazanılabileceğini fark etti.
uydurma unvanlar icat etti, sonra da bunları yarım akıllı soylulara pazarladı. devlet kasası dolarken, akıl ve onur hızla eriyordu.
elbette sarayda hâlâ düşünebilen birkaç kişi vardı. maliye bakanı desmarets, “daha fazla anlamsız unvan yarat” emrini alınca dayanamayıp sordu:
- “majesteleri, bunları kim alır?”
yanıt netti:
- “bir kral bir unvan yarattığında, tanrı onu alacak bir salağı hemen yaratır.”
nitekim her yeni uydurma unvanda, aristokratlar bu unvanın isimlerinden önce okunması için birbirlerini yiyordu. kral saati sorduğunda, “majesteleri saat kaç olmasını isterse odur,” diyen; kişilik namına pek bir varlık gösteremeyen bu “elitler”, bana göre zirveye kral’ın makat ameliyatı kesinleştiğinde ulaştılar.
kral’ın makatındaki irin temizlenecekti ve bu ameliyata katılmak büyük bir onurdu. hatta bazıları, hiçbir sağlık sorunu olmadığı hâlde, sırf kral’la aynı ameliyatı geçirmek için doktorlara yalvardı. bugünün “aynı fotoğraf karesine gireyim yeter” anlayışının cerrahi versiyonu.
sonra ne oldu? "ebedî” sanılan güneş kral da öldü. geride kalan dalkavuklar ise 74 yıl sonra, fransız devrimi’nde giyotini boyladı.
özetle: her doğan güneş gibi, güneş kral da battı. ama belli ki bazı toplumlar, bu manzarayı izleyip ders çıkarmak yerine, güneşe bakıp gözlerini kapatmayı tercih ediyor...