Donald Trump Neden Bu Kadar Saldırgan Bir Politika İzliyor?

ABD Başkanı Donald Trump’ın agresif söylemleri gerçekten ideolojik bir tercih mi yoksa ekonomik zorunlulukların bir sonucu mu?
Donald Trump Neden Bu Kadar Saldırgan Bir Politika İzliyor?

"devlet yönetiminde, askeri-sanayi kompleksinin -ister istenmiş olsun, ister istenmemiş- haksız nüfuz kazanmasına karşı dikkatli olmalıyız. amacından sapmış bir gücün yıkıcı biçimde yükselme potansiyeli vardır ve bu potansiyel varlığını sürdürecektir."

"ancak uyanık ve bilgili bir halk, savunmanın devasa sanayi ve askeri mekanizmasının barışçıl yöntem ve hedeflerimizle uyum içinde işlemesini sağlayabilir; böylece hem güvenlik hem de özgürlük birlikte gelişebilir." - eisenhower
...

1961 yılında başkan eisenhower yaptığı veda konuşmasında bu uyarıda bulunmuş olmasına rağmen abd, askeri harcamalarla özel savunma sanayii şirketleri arasındaki güçlü ve tehlikeli bağdan kurtulamamış gibi görünüyor. hatta bu yapı zamanla daha da güçlenmiş.

gerçekten de abd, o günden bugüne dev bir savaş makinesi gibi çalışıyor ve bu makineyi ayakta tutmak tahmin edileceği üzere öyle ucuza mâl olmuyor. abd savunma bakanlığı 2024 mali yılında tam 874 milyar dolar harcadı ki bu, federal harcamaların %13'üne tekabül ediyor. dünyanın en büyük ekonomisi olmakla böbürlense de, kendi ekonomisine oranla g7 ülkeleri arasında savunmaya en çok para ayıran ülke konumunda abd. kısacası millet balık tutmaya çalışırken, kendisi çoğunlukla balık yemi tüketiyor: devasa savunma harcamaları bütçeyi hızla zorluyor.

bu harcamanın finansmanı kolay değil; sonuçta bir yandan savunmaya milyarlarca dolar akıtırken diğer yandan 38,4 trilyon doları aşan bir ulusal borç birikti. öyle ki 2024'te abd'nin borç faizi ödemesi 1,13 trilyon dolar seviyesine ulaştı - ki bu tutar savunma harcamalarını dahi (954 milyar dolar) geride bıraktı. yani bir yandan her yıl sosyal güvenlik gibi zorunlu harcamalar ve savaş masrafları sürerken, diğer yandan anapara borcunun faizleri bütçede açılan bir yaranın sızısı gibi hızla artıyor. kırmızı görmüş boğa gibi sürekli yeni kaynak aramak zorunda olan bu savaş makinesi, elbette finanse edilmek için yatırım getirisi yüksek alanlara yöneliyor.

peki, sürekli bu kadar parayı harcayan bir devleti ayakta tutacak fon nereden gelecek? ekonomik açıdan tabii ki vergi ve iç tasarruflar bir yere kadar. ama görünen o ki abd, en hayati ihtiyaçlarından biri olan enerjiyi bile dışarıdan karşılamak zorunda kalınca kaynak avına çıkıyor. tarih boyu "enerji açlığı" bitmek bilmeyen abd, 1970'lerden sonra petrolu stratejik bir silah olarak gördü. bugün de devlet kasasının kabarması için yakıt lazım. özellikle petrol ve yer altı zenginlikleri, bu devasa savunma sanayisini finanse etme yolunda amerikan siyasetine giriş bileti gibi. 

öfkeli trump dönemi

trump döneminde bu strateji daha bir görünür hale geldi. henüz başkan olmadan "ekonomik güvenlik" diyerek grönland ve panama kanalı'na gözünü diken trump, "hayır, her iki konuda da zor kullanmayacağımıza sizi ikna edemem. fakat şunu söyleyebilirim: ekonomik güvenliğimiz için onlara ihtiyacımız var" açıklamasını yaptı. yani açık açık söyledi: "o topraklara ihtiyacımız var, gerekirse askeri yolla ele geçirebiliriz, çünkü ekonomik güvenliğimizi sağlayacaklar." abd başkanı'nın bu sözleri, kaynaklara yönelik agresif kaygıyı çok net ortaya koydu.

benzer şekilde, trump venezuela'ya yönelik hamlesini de petrol eksenli pazarlıklarla açıkladı. abd medyası geçen ocakta trump'un caracas'a düzenlenen çıkarma sonrası "ülkeyi bir grup olarak yöneteceğiz -halliburton-ırak-dick cheney üçlemesi bir şeyler hatırlatıyor mu?- , petrol altyapısını yeniden inşa edeceğiz; bu milyarlarca doları tutacak, bedelini doğrudan petrol şirketleri ödeyecek" dediğini aktardı. başka bir noktada da "yerin altından muazzam miktarda zenginlik çıkaracağız; bu zenginliğin bir kısmı venezuelalı halka ve dışarıdakilere, kalanı ise abd'ye tazminat!? olarak gidecek" diyordu. trump'ın bu çıkışları, "venezuela'ya petrol için girmek ekonomik kazanç" algısını perçinledi: ölüm-kalım savaşı değil, bir enerji projesi misali petrol odaklı operasyonlar öne çıktı. bette demokrasi sipariş etmenin bir karşılığı hatta bahşişi olmalıydı.

özetle, trump yönetiminde abd'nin batı yarıküredeki hamleleri doğrudan kaynak temini eksenine oturdu: venezuela'daki petrol altyapısını ele geçirme planları, panama kanalı ve grönland'i "ekonomik gerekçe"yle gündeme taşıyan açıklamalar, bunun örnekleri. dahası trump "venezuela'yı yönetmekten çekinmem" dedi ve açıkça petrol şirketlerini sürece dahil ederek yatırım yapmalarını, çıkarılan petrolün gelirlerini abd'ye yollamalarını istedi. bu, "amerika için her şey petrol" diyen ironik bir tablonun parçası: savunma bütçesini fonlama derdiyle abd, enerjide başka ülkelerin göz diktiği kulvarlarda at koşturmaya başladı.

petrol için savaş!

tabii burada vurgulanması gereken bir şey var: herkes petrol için savaş yapılacağı fikrine katılmıyor. bazı strateji uzmanları ve ekonomistler, savaşa petrol için girilmediği tezini savunuyor. örneğin lawfare'da emily meierding, "devletlerin petrol kapmak için düzenli olarak savaşa girdiği" yaygın inancının yanlış olduğunu, savaşın yüksek maliyetleri yüzünden genelde kaynak avının akıllıca olmadığını savunuyor. işgalin altyapıyı yok edebileceği, işgalcinin halkla savaşmak zorunda kalacağı, uluslararası tepkilerin ekonomik yaptırımlara -venezuela ve grönland için abd'ye uygulanan yaptırımlara hepimiz şahidiz- dönüşeceği ve yatırımcıların riskten kaçınacağı gibi pek çok engel, hedefinde petrol olan işgalin cazibesini hızla öldürüyor. yani bu bakışa göre yağmacı petrol savaşları pratiğe dökülemez; kimse kazandığı petrolü, sonradan ortadan kaybolacak olan istilacıya sattırmaz.

gerçi bu eleştiriyi okuyan "peki abd niye sürekli olarak petrol peşinde?" diye şaşırabilir. burası bana göre şu noktada devreye giriyor: abd askeri-sanayi kompleksi o kadar büyüdü ki, parasal kaynak ihtiyacı sürekli artıyor. eisenhower'ın "uçsuz bucaksız, sürekli silahlanma sanayisi" dediği yapı, icra ettiği politikaların finansmanını teferruat sayamıyor. sonuçta pentagon'a giden her dolar, vergiler ve borç ile telafi ediliyor; bütçe baskısının hafiflemesi içinse yeni gelir kaynakları gerekiyor. abd bir yandan iç kaynaklardan daha fazlasını isteyecek yüzü bulamazken, diğer yandan enerjide hâlâ dışa bağımlı olduğundan -en azından sömürü olarak-, vaziyet zorunlu olarak agresif jeoekonomi araçlarına (ticari yaptırımlar, sermaye projeksiyonu, gerekirse doğrudan müdahale) kayıyor.

sonuç: kaynak ihtiyacı mı, saldırganlık mı?

kısacası, devasa savunma harcamaları ve ağır borç yükünün abd'yi "kaynak sömürgeciliği"ne ittiği ortada, ekonomik verilerle de desteklenebiliyor. savunma bütçesinin bir tür "süngüleme harcı" gibi her yıl artması, ekonomik olgularla örtüşüyor: 874 milyar dolarlık güvenlik harcaması, bütçe açığını büyüten bir çark. savaş makinesinin durmak bilmeyen iştahı, petrol ve mineralleri -eskişehir de nadir elementleriyle trump'ın radarına girmiş gibi- ısrarla gündemde tutuyor. trump dönemi hamleleri ise bunların pratikteki tezahürleri oldu. elbette herkes aynı fikri paylaşmayabilir; "petrol savaşı mı?" sorusuna şüpheyle yaklaşan analistler de var. fakat bugün elimize geçen ekonomi verileri, abd'nin bu dev makineyi beslemek için cari açık sorunu yaşadığını ve petrol ile yeraltı kaynaklarını motive edici birer hedef olarak gördüğünü gösteriyor.

kaynaklar