Charles Bukowski'nin Kitaplarından Uyarlanan Bütün Film ve Belgeseller

Bukowski sevenler buraya. Pis moruğun yazdıklarından uyarlanan filmlerin toplu listesi, buyrun.
Charles Bukowski'nin Kitaplarından Uyarlanan Bütün Film ve Belgeseller

charles bukowski, sinema ve filmler konusunda genellikle mesafeliydi. hatta bu mevzuyla ilgili, "film izlemek benim için utanılacak bir şeydi, o kalabalık içinde otururken kendimi kandırılmış gibi hissediyordum" şeklinde bir sözü de vardır. tüm bu olumsuz görüşlerine rağmen, bukowski’nin öykülerinden esinlenen birçok film yapıldı.

1. Tales of Ordinary Madness (1981)

ilk olarak 1981'de, ünlü italyan yönetmen marco ferreri'nin bukowski'nin “erections, ejaculations, exhibitions and general tales of ordinary madness” eserlerinden uyarladığı, italyan-fransız ortak yapımı olan "tales of ordinary madness" (sıradan delilik öyküleri) filminden söz etmek gerek.

filmde başrol charles serking’i italyan aktör ben gazzara canlandırıyor. şair ruhlu, alkolik bir serseriyi izliyoruz. hayatı, bir sefahat yatağından diğerine yuvarlanmakla geçiyor. olaylar los angeles yolculuğu öncesi on iki yaşındaki bir kızla geçen sahneyle başlıyor. orada, vera ile şiddet dolu bir buluşma öncesi, onun terk edilmiş kocasıyla aynı dökülen bir apartmanda kavga ediyor. vera'nın tecavüz ihbarıyla parmaklıklar ardında buluyor kendini. sabah salıverilince soluğu bir barda alıyor ve karşısına ornella muti'nin hayat verdiği, yanaklarını iğneyle delen mazoşist fahişe cass çıkıyor. bu kısmı bukowski'nin en kıymetli öykülerinden "kasabanın en güzel kızı"nı okuyanlar hemen bilecektir.

serking'le cass'in ilişkisi, öyküde anlatıldığı gibi filmde de kırılgan bir güzellikte. ancak serking'in alkole teslimiyeti onu hastaneye düşürünce bu birliktelik yarıda kalıyor. hastane çıkışı cass'in intihar girişimini öğreniyor, onu kumsala götürüyor, bir anlığına huzur buluyorlar. cass dönüp dairesine kapandığında ise korkunç bir eylemde bulunuyor. büyük bir çengelli iğneyle vajinasını mühürlüyor. serking new york'a gidiyor, döndüğünde cass'in ölüm haberiyle yıkılıyor. morgda cesedine sarılıyor, görevliler zorla ayırıyor onu. pansiyonuna çökmüşken genç bir kızla karşılaşıyor ve kız onun için soyunuyor. döngü devam ediyor.

charles bukowski filmin uzağında durmuş, ortaya çıkan işten de pek memnun kalmamış. bence asıl mesele, ferreri'nin bukowski karakterlerinin o derin yalnızlığını ve insana dair o ince duyarlılığı göz ardı edip sadece seks ve alkolün yüzeyinde kalması. bir de tabii bukowski’nin ben gazzara’ya karşı bir gıcıklığı var. gazzara bir röportajda "bukowski'yle içtik, alkole dayanıklılık konusunda onu mat ettiğimi söyleyebilirim" gibi yalandan bir laf edince, bukowski'nin aktörlere olan güvensizliğinde ne kadar haklı olduğu bir kez daha ortaya çıkmış.

yine de marco ferreri'nin işini tamamen yabana atmamak gerek. gündelik hayatın sıradan anlarını şiirsel bir boşluğa, ansızın çarpan bir travmaya dönüştürme becerisi var filmde. bukowski uyarlamaları arasında bence iyi bir yerde duruyor film.

2. Crazy Love (1987)

ama benim gönlümde taht kuran esas film, 1987 yapımı "crazy love" (ya da şiir kitabından adını alan "love is a dog from hell"). dominique deruddere'nin yönettiği bu film, bukowski'nin "copulating mermaid of venice" hikayesiyle "ham on rye" romanından kesitleri harmanlayarak harry voss'un hayatına üç ayrı pencereden bakıyor.

ilk bölüm 1955'te, on iki yaşındaki harry'nin sinema lobisinden aşkı simgeleyen bir aktris fotoğrafı çalmasıyla başlıyor. saf bir arkadaşının yönlendirmesiyle, sarhoş bir kadınla uyurken sevişmeye kalkışıyor. kadın uyanıp dehşetle kaçınca, hayallerinin birer yanılsamadan ibaret olduğunu acıyla kavrıyor. bu kırılma anında arkadaşı ona mastürbasyonun sırlarını fısıldıyor.

ikinci bölümde karşımıza çıkan harry, ergenliğin çirkin yüzüyle sivilceler içinde, on dokuz yaşında bir genç. bu bölümü de "ham on rye" romanını okuyanlar hatırlayacaktır. bir arkadaşının tuzağıyla mezuniyet balosunda buluyor kendini. en sevdiğim sahne burada… birkaç kadehle cesaret bulup tuvalet kağıdından bir maske yaparak yüzündeki sivilceleri saklayan harry, ulaşılmaz gördüğü kızla "love hurts" şarkısı eşliğinde dans ediyor.

işte o muazzam dans sahnesi


üçüncü ve son bölüm, yetişkin harry'nin arkadaşıyla çaldıkları bir şişe viskiyle sokaklarda sürüklendiği geceyi anlatıyor. ıssız bir sokakta terk edilmiş bir ambulans buluyorlar. içeride genç ve güzel bir kadının naaşı. cesedi alıp harry'nin ucuz otel odasına taşıyorlar. arkadaşı pişman olup gömmeyi teklif etse de harry ölü kadınla birlikte oluyor. ardından onu sahile götürüp arkadaşından bir evlilik töreni düzenlemesini istiyor. ve ardından harry deli aşkını kucağına alıp denizin sonsuzluğuna doğru yürüyor.

"crazy love" benim için bukowski eserlerinden sinemaya uyarlanan en iyi film. çünkü sadece yazarın sert ve karanlık dünyasını değil, onun o kırılgan, yumuşak kalbini de yakalıyor. ikisi arasında ince bir denge kuruyor. bukowski de filmi izlediğinde "beni olduğumdan daha duyarlı göstermiş" diyerek aslında bu dengeyi onaylamış. yani filmdeki o ruh, gerçekten ondan bir parça taşıyor.

3. Barfly (1987)

charles bukowski'nin bizzat içinde yer aldığı, kendi yazdığı senaryodan perdeye aktarılan tek film barbet schroeder'in yönettiği barfly'dır. bukowski, hollywood adlı kitabında anlattığına göre bu filmi, oğlu kadar sevdiği sean penn ile yapmayı hayal etmiş. yönetmen koltuğuna da sean penn'in önerisiyle dennis hopper'ın oturmasını istemiş. ancak işler hiç de öyle yürümemiş. filmi adeta takıntı haline getiren, bukowski'nin deyimiyle “manyakça” sahiplenen kişi barbet schroeder olmuş. schroeder, bukowski'nin dünyasıyla ilk kez 1978'de koko the gorilla'yı (konuşan goril koko) çekerken tanışmış. bir yıl sonra, 1979'da, bukowski'ye bir senaryo yazması için 20.000 dolar önermiş. o dönemler dibe vurmuş bir hayat süren bukowski'nin bu teklife kayıtsız kalması düşünülemezdi elbette. ama bir şartı vardı. yazacağı senaryoya kimse karışmayacak, tek bir satırı bile izni dışında değiştirilmeyecekti. bukowski hollywood kitabında bu anlaşmayı anlatırken sinemadan hiç hazzetmediğini, oyuncu ve yönetmenlerden tiksindiğini, hollywood'un da zaten başlı başına bir iğrençlik olduğunu söyler. ama schroeder'in nakit parayı masaya koyması her şeyi değiştirmiş.

sinemaya mesafeli duran bukowski'nin senaryo yazımına dair teknik bir altyapısı yoktu. zaten nefret ettiği filmlerin senaryolarını inceleyip kendini geliştirmek gibi bir derdi de olmadı. barfly'ın metnini tamamen içinden geldiği gibi, kendine has bir yöntemle kağıda döktü. filmi izleyenler bilir. bukowski burada yirmili yaşlarına, barlarda süründüğü, ortamların eğlencesi ve palyaçosu kesildiği günlerine dönüyor. içtiği, kavga ettiği o yıllarda etrafı çirkinlik, ahmaklık ve aptallık sarmıştır. ama tüm bu pisliğin içinde garip bir neşe, hüzünlü bir eğlence de vardır.

barfly'ı çekmek barbet schroeder'in tam yedi yılını aldı. bütçe sıkıntılarıyla sallantıya giren film, fırsat bulununca bir buçuk ayda çekildi. cannes film festivali'ne yetiştirilmek içinse montajı dört haftada tamamlandı. film, mickey rourke'un hayat verdiği henry chinaski'nin barmen eddie tarafından feci bir dayak yemesiyle açılır. ardından henry, faye dunaway'in canlandırdığı wanda'yla tanışır. alkolik, kaçık ve en az kendisi kadar yıkık bir kadındır wanda. aralarında fırtınalı, alkolle yoğrulmuş bir ilişki başlar. ama kısa süre sonra wanda, henry'nin "nefret ettiğim her şeyin vücut bulmuş hali" dediği barmen eddie'yle birlikte olur. henry ise yazarlık yeteneğini keşfeden kadın editörle yakınlaşır. filmde dedektif rolünde, david lynch'in vazgeçilmez oyuncusu, eraserhead'in unutulmaz başrolü jack nance de karşımıza çıkar. bu detayı özellikle not düşüyorum. bukowski bir söyleşide en sevdiği filmin david lynch’in eraserhead’i olduğunu söylemişti. tesadüfe bakın.

hikayeye dönersek... henry chinaski yazdıklarıyla bir miktar para kazanır. kadın editör ona kol kanat germek ister ama henry'nin kurtarılacak bir yanı yoktur. wanda'yı kolundan tutar, soluğu barda alır ve cebindeki parayla herkese içki ısmarlar. ardından, filmin başındaki gibi yine barmen eddie'yle kavgaya tutuşmak için barın arka tarafına giderler. ama bu kez kamera, açılıştakinin tam tersi bir yönde hareket eder. schroeder'in ince bir yaratıcılık ürünü olan bu dokunuşu, filmi başladığı yerde bitirirken aslında döngüyü tamamlayan klas bir imzadır bence.

bu uzun ve çalkantılı süreçte, yani filmin yapım aşaması sürüncemede kalırken barbet schroeder sık sık bukowski'nin evine uğramış, elindeki video kamerayla onun sarhoşluk anlarını, savruluşlarını kaydetmiş. ortaya çıkan bu görüntüler daha sonra derlenip "charles bukowski tapes" adıyla yayımlandı.


o videolardan bukowski’nin sinirlenip karısına tekme atmasıyla biten ilginç bir sahneyi buraya bırakayım


1990 yılında los angeles’taki madison hotel’le ilgili kısa bir belgesel çekilir. "best hotel on skid row" adlı bu film, charles bukowski tarafından seslendirilir. filmin soundtrack’inde john coltrane, tom waits, doc watson ve miles davis gibi isimler de var. filmi buradan izleyebilirsiniz. daha sonra bukowski’nin 1970 yılında gerçekleştirdiği, bir saat aralıksız gerçekleştirdiği bir şiir okuma etkinliğinin görüntülerinden oluşan, "bukowski at bellevue" adlı bir video da yayımlandı.

Bukowski at Bellevue



4. Born Into This (2003)

ve gelelim bukowski ile ilgili yapılmış 2003 yapımı "born into this" adlı belgesele. belgesel bukowski’nin renkli hayatının farklı dönemlerine odaklanır. belgeselde bukowski’yi tanıyan, seven, ahbabı olan isimler de arz-ı endam eder. john dullaghan’ın yönettiği 130 dakikalık bu belgeselde, sean penn, barbet schroeder, tom waits, bono, barbet schoreder gibi isimleri de görürüz. hatta yazar olmadan önce, 1952’de postanede çalıştığı (ki bu deneyim ilk romanı olan post office’e ilham verecektir) bir arkadaşı da belgeselde yer alır. arkadaşı herkesin kendisine karşı kötü izlenimlerinin olduğunu, giyiminden kuşamına dek yadırgandığını anlatır. belgeselin bir yerinde bukowski yıllar önce çalıştığı postanenin yakınından geçerken nefret ederek işaret parmağını uzatır ve şöyle der: "işte burası, gördünüz mü? abd postanesi. iki buçuk yıl burada cehennem azabı çektim. hem de ne azap."

belgeselde tom waits’in kendisini nasıl bir baba figürü gibi gördüğünü izleriz. aslında konuyu dağıtmak istemesem de tom waits ve bukowski’nin yollarının barfly filmi sürecinde kesiştiğini de belirtmek isterim. zaten birçok badire atlatan filmde bir ara bukowski ve schoreder başrolde tom waits’in oynamasını isterler, hatta bu konuda epey ısrarcı olurlar. ama o sıralar yakın dostu jim jarmusch'un down by law filminde oynayarak ilk büyük rolünün altından başarıyla kalkan tom waits, yine de böylesi bir başrol için yeterince deneyimli olmadığını söyler. ama burada başlayan tanışıklık güzel bir dostluğa dönüşür. tom waits zaten eserlerinde en büyük ilham kaynaklarından birinin de bukowski olduğunu söyler. hatta kendisinin "nirvana" adlı bir şiirini de stüdyoda kaydetmiş ve "orphans: brawlers, bawlers & bastards" albümüne koymuştur.

Nirvana


belgelselde de bukowski’nin bir şiirini seslendirir. tabii sean penn’i de es geçmemek gerek. bukowski ve sean penn arasında özel bir bağ vardı. belgeselde de bunu görürüz. zaten sean penn 1995’te çektiği "crossing guard" filmini, 1994’te ölen bukowski’ye ithaf etmiştir.

"born into this" belgeselini buradan izleyebilirsiniz.

5. Factotum (2005)

listede bukowski’nin aynı adlı romanından uyarlanan, 2005 yapımı factotum filmi de var. norveçli yönetmen bent hamer'ın yönettiği factotum’da bukowski’yi matt dillon canlandırır. ona lili taylor ve marisa tomei eşlik eder. bukowski’nin ünlü bir yazar olmadığı, saçma sapan işlere girip sefillik içinde yaşadığı, kadınlar, kumar ve alkolle dolu yıkık yıllarını anlatan film, iskandinav mizahı da içeriyordu ve bu haliyle epey deneysel kalıyordu bana göre. filmi bukowski evreninden azade düşünürsem aslında fena değil diyebilirdim ama böyle bir şey mümkün değil tabii. bu nedenle film romanının yanında biraz hafif kalır.

bir kısa film daha ekleyeyim bu isteye ve öyle bitireyim mevzuyu

bukowski’nin "notes of a dirty old man" (pis moruğun notları) kitabında yer alan "girl on the escalator" şiiri, babası türk, annesi brezilyalı olan yönetmen kayhan lannes özmen tarafından kısa filme dönüştürüldü. ilk kez 2016’da yayınlanan girl on the escalator, bukowski’nin kafasının içinden geçen düşünceleri 4 buçuk dakikada dışa vuran bir eser.