Anne-Baba Olunca Beynin, Değer Yargılarını Çocuğa Göre Yeniden Düzenlediği Gerçeği

Zihnimizin biz farkında olmadan neler neler yaptığını gösteren çok ilginç bir makale, buyrun.
Anne-Baba Olunca Beynin, Değer Yargılarını Çocuğa Göre Yeniden Düzenlediği Gerçeği

ebeveynlik, çoğu zaman romantize edilen bir duygu, sosyolojik bir rol ya da kimlik kartına yazılan bir sıfattır; oysa nörobilimsel perspektiften bakıldığında ebeveynlik, insan beyninin kendini yeniden örgütleme, önceliklerini yeniden sıralama ve hatta bazı devrelerini budayıp bazılarını güçlendirme cesareti olarak okunabilir ve bu nedenle “ben değiştim” cümlesi, ahlaki bir muhasebe olmaktan çıkarak biyolojik bir olgunun ifadesine dönüşür.

beyin gerçekten zayıflar mı, yoksa ustalaşır mı?

2017 yılında proceedings of the national academy of sciences'ta yayımlanan bir mri çalışması, doğum sonrası annelerin beyninde, özellikle sosyal biliş (başkasının niyetini, duygusunu, zihinsel durumunu anlama kapasitesi) ve (bkz: zihin kuramı) ile ilişkili bölgelerde gri madde hacminde azalma olduğunu gösterir.

burada adı geçen gri madde, beynin nöron gövdelerini, yani bilgiyi işleyen hücresel merkezleri içeren dokudur; karar verme, algılama, duygu düzenleme ve sosyal anlamlandırma gibi karmaşık işlevlerin yürütüldüğü alanları kapsar. bu nedenle “gri madde azalması” ifadesi ilk anda bir kayıp, bir eksilme, hatta bir hasar gibi algılanabilse de nörobilim bize şunu söyler: her azalma kayıp değildir. sinaptik budanma (bkz: synaptic pruning) adı verilen süreçte beyin, verimsiz ya da gereksiz bağlantıları ayıklayarak daha seçici ve hızlı çalışan devreler oluşturur; tıpkı kalabalık ve karmaşık bir şehir haritasında ara sokakların kapatılıp ana arterlerin güçlendirilmesi gibi, bilgi daha az bağlantı üzerinden ama daha yüksek hassasiyetle taşınır. ebeveynlikte de beyin, genel amaçlı bir sosyal algı sisteminden, bebeğin yüzündeki milimetrik bir kas değişimini, ses tonundaki yarım saniyelik kaymayı ayırt edebilen yüksek çözünürlüklü bir sisteme geçer.

dolayısıyla burada olan şey bir “azalma” değil, bir yeniden yapılandırmadır ve bu, geri dönüşsüz olmasa da iz bırakıcıdır, çünkü beyin deneyime göre şekillenir ve her yoğun deneyim, sinir ağlarında bir imza bırakır.

duyarsızlaşma mı, yoksa hayatta kalma stratejisi mi?

özellikle yüksek bakım veren ebeveynlerin kronik stres düzeylerinin daha yüksek seyrettiğini gösteren araştırmalar, bakım yükünün fizyolojik ve psikolojik yansımalarını ayrıntılı biçimde ele alır. son yıllarda kullanılan hiperskanning yöntemi, anne ve çocuğun beyin aktivitelerinin eş zamanlı olarak kaydedilmesi, ebeveyn stresi arttıkça anne-çocuk beyin senkronizasyonunun azalabildiğini göstermiştir.

bu bulgu çarpıcıdır; çünkü empatiyi yalnızca psikolojik bir “iyi niyet” hali olarak değil, nörofizyolojik bir eşzamanlılık olarak ele almamıza imkan tanır. ancak burada kritik bir ayrım yapmak gerekir: senkronizasyon azalması, ebeveynin duyarsızlaştığı anlamına gelmeyebilir; daha çok sinir sisteminin öncelik sıralamasını yeniden düzenlemesiyle ilgilidir.

psikolojide (bkz: attentional narrowing) (dikkat daralması) olarak bilinen süreçte, yüksek sorumluluk ve tehdit algısı altında beyin, dikkat alanını daraltarak hayatta kalma açısından en kritik unsura odaklanır. trafikte çocuğunun elini tutan bir annenin, kalabalığın geri kalanını silikleştirmesi gibi.

bu daralma bir eksiklik değil, bir stratejidir; fakat uzun süreli olduğunda sosyal alanın diğer bölgeleri -arkadaşlık dinamikleri, küçük kırgınlıklar, gündelik dramatik dalgalanmalar- kişide eskisi kadar yankı uyandırmayabilir ve kişi “ben neden eskisi gibi değilim?” sorusunu sorabilir.


sürekli alarm halinde yaşamak kişiliği değiştirir mi?

stres fizyolojisinin merkezinde yer alan kortizol hormonu normalde sabah yükselir, gün içinde düşer ve gece en düşük seviyeye iner; bu günlük biyolojik döngü, bedenin alarm sisteminin sağlıklı iniş çıkışıdır.

ancak kronik bakım yükü altında bu ritim düzleşebilir; yani sabah-akşam farkı azalır ve beden daha sabit bir alarm tonunda kalabilir. bunun olası sonuçları arasında zihinsel esneklikte azalma, duygusal yorgunluk ve sosyal geri çekilme eğilimi sayılabilir.

yani mesele kişilik/karakter değil, yükün sinir sistemi üzerindeki etkisidir.

yük yalnızca yorar mı?

aynı literatür, bakım yükü yüksek ebeveynlerde artmış problem çözme becerisi, artmış dikkat seçiciliği ve mikro davranış analizi kapasitesi de bildirmektedir.

ebeveyn, çoğu zaman farkında olmadan; çocuğun mikro davranış örüntülerini okur, tetikleyicileri haritalar, çevresel düzenlemeler yapar ve kriz anında hızlı, çok katmanlı kararlar alır. bu süreç, beynin yürütücü işlevlerden sorumlu bölgesi olan (bkz: prefrontal korteks)in yoğun ve sürekli çalışması anlamına gelir.

bir anlamda ebeveyn, gündelik hayatın içinde davranış analisti, kriz yöneticisi ve duygusal regülatör rollerini eş zamanlı üstlenir ve belki de klasik stres modellerinin ötesinde, “yüksek bakım uzmanlaşması” gibi ayrı bir kategoriye ihtiyaç vardır.

dikkatin yönü değiştiğinde insan da değişir mi?

ebeveynlik, insanın dikkatini bir başka varlığa uzun süreli olarak tahsis etmesidir ve dikkat, bilişsel bilim açısından en sınırlı ve en değerli kaynaktır.

dikkatin yönü değiştiğinde dünyanın anlam haritası da değişir; daha önce büyük görünen meseleler küçülebilir, önemsiz görünen ayrıntılar hayati hale gelebilir. örneğin küçük kırgınlıkların eskisi kadar yankı uyandırmadığını fark etmek, bir duygusuzlaşma/duyarsızlaşma değil; önceliklerin radikal biçimde yeniden yazılmasındandır.

geri dönüş mümkün mü?

nöroplastisite, yani beynin deneyime göre değişme kapasitesi, tek yönlü değildir. destek arttığında, bakım yükü paylaşıldığında, ebeveynin kendi alanı genişlediğinde sosyal algı ve dikkat dağılımı yeniden genişleyebilir.

bu değişim aslında, beynin kendini yeniden örgütlemesidir ve bir zayıflık değil, nörobiyolojik bir uyumdur. insanın en temel yeteneği -uyum sağlama kapasitesi- tam da burada devreye girer.

kaynak: the female brain - louann brizendine

Bonus: Brizendine'in Talks at Google performansı