SANAT 15 Ekim 2026
153 OKUNMA     17 PAYLAŞIM

Sanat Severlere Özellikle Haz Vermesi Muhtemel Bir Kelime: Ouvre

Bir sanatçının hayatı boyunca takık olduğu her şeyi tek hamlede özetleyen bu kelimeyi keşfetmek büyük haz verecektir.

fransızcada œuvre diye bir kelime var. “övr” diye okunuyor. sözlük karşılığı bir sanatçının bütün eserleri, yani külliyatı. ama külliyat deyince insanın aklına daha çok yayınevinin numaralandırıp takım hâlinde sattığı, kitaplıkta da epey ciddi duran ciltler geliyor. œuvre biraz başka bir şey. bir yazarın birbirinden bağımsız görünen kitaplarının aslında aynı zihnin farklı zamanlarda verdiği cevaplar, hatta bazen aynı soruya yıllarca cevap veremeyişi olduğunu düşündüren bir kavram.

yusuf atılgan'ın aylak adam romanını okuyorsunuz mesela. c. bütün istanbul'u arşınlıyor, insanlarla tanışıyor, ilişkiler kuruyor, durmadan bir şey arıyor. sonra anayurt oteli'ni açıyorsunuz. bu kez karşınızda zebercet var. adamın hayatı bir otelin içinde geçiyor, günleri neredeyse birbirinin fotokopisi. ilk bakışta iki ayrı dünya. ama biraz düşününce c.'nin o kadar dolaşarak bulamadığı şeyi zebercet'in yerinden kıpırdamadan beklediğini fark ediyorsunuz. ikisinin de dünyayla arasında gideremediği bir mesafe var. atılgan sanki ilk romanda sorduğu sorunun cevabını bulamayınca ikinci romanda şartları değiştirmiş. bu defa kahramanı hiç dolaştırmayalım bakalım ne olacak demiş. pek bir şey değişmemiş.

kafka'da da buna benzer bir durum var. dönüşüm'de adam böceğe dönüşüyor, dava'da neyle suçlandığını öğrenemiyor, şato'da ulaşmaya çalıştığı makama ulaşamıyor. kafka'yı tek tek okuduğunuzda olağanüstü, hatta yer yer saçma hikâyelerle karşılaşıyorsunuz. ama eserleri bir araya gelince ortada gayet tutarlı bir dünya beliriyor. kimsenin tam olarak bilmediği kurallar, açıklama yapma zahmetine girmeyen otoriteler, kendini anlatmaya çalıştıkça daha da çaresizleşen insanlar. kafka'nın bütün karakterleri sanki aynı binanın farklı katlarında yaşıyor. biri kapıcıyla uğraşıyor, biri yöneticiye çıkmaya çalışıyor, öteki binadan atılmış ama neden atıldığını hâlâ öğrenememiş. binanın tapusu da kimsede yok.

ayhan geçgin'i okurken bu akrabalık duygusu daha tuhaf bir hâl alıyor. kenarda ile uzun yürüyüş arasında yıllar var. karakterler, mekânlar, yaşananlar değişiyor ama o dünyaya bir türlü yerleşememe hissi değişmiyor. geçgin'in insanları yürüdükçe uzaklaşmıyor sanki, gittikleri her yere aynı yabancılığı beraberlerinde götürüyorlar. üstelik bu yabancılık yalnızca psikolojik değil, yaşadıkları toplumun, kentin, sınıfsal ilişkilerin içinde de karşılığını buluyor. romanlardan birini okuyunca bir karakterin hikâyesi gibi geliyor. birkaçını okuyunca geçgin'in yıllardır aynı çatlağın derinliğini ölçtüğünü düşünüyorsunuz.

işte œuvre kelimesinin hoşuma giden tarafı bu. insanı tek bir eserin sınırlarından çıkarıyor. bir yazarın kitapları arasında dolaşırken onun yıllar içinde nelerden vazgeçtiğini, nelere saplanıp kaldığını, hangi soruları başka kılıklarda yeniden sorduğunu görmeye başlıyorsunuz. hatta gençliğinde verdiği bir cevabı yaşlandığında kendisinin çürüttüğüne bile rastlayabiliyorsunuz. biyografilerde doğum, evlilik, taşınma, ölüm gibi tarihler sıralanıyor. oysa bir yazarın asıl hayat hikâyesi bazen kitaplarının birbirine söylediklerinde saklı.

bir de şu var. insan sevdiği yazarın yeni kitabını okurken ister istemez yeni bir şey söylemesini bekliyor. belki de haksızlık ediyoruz. çünkü bazı yazarlar ömürleri boyunca yeni bir şey söylemeye değil, eskiden söyledikleri bir şeyi nihayet doğru söylemeye uğraşıyor.

œuvre'ü öğrendikten sonra insan şunu düşünmeden edemiyor: belki de bir yazarın bütün kitapları, hayatı boyunca yakasını kurtaramadığı tek bir meselenin tutanaklarıdır.