Pandeminin Hemen Ardından Vizyona Giren Nobody'nin Esas Sevilme Sebebi Nedir?
bir zamanlar hollywood, seyircisinin bastırılmış şiddet fantezisini doyurmak için iki yüz kilo kas yığınını ekrana fırlatır, schwarzenegger'in bisepsleri ya da stallone'un çene hattı üzerinden bir erkeklik mitolojisi inşa ederdi. o devir kapandı. artık tehlike, sıradan bir banliyönün en sıradan sokağında, her sabah çöp kovasını kaldırıma sürükleyen, karısının yüzüne bile zar zor bakabilen, komşusunun kedisine gülümseyen adamın içinde yuvalanıyor. 2021, pandemi sonrası dünyanın birikmiş öfkesini gözeneklerinden ter gibi süzdüğü bir yıldı ve "nobody" tam da o yıl geldi, zamanlama konusunda neredeyse cerrahi bir isabetlilikle. ben ise bu filmi 2026'da, yani o öfkenin çoktan metabolize edilip sindirildiği, seyircinin artık her türlü katarsise karşı bağışıklık geliştirdiği bir doygunluk çağında izledim. aradaki beş yıl, filmin etkisini azaltmadı. aksine, onu bir ayna gibi daha da acımasız kıldı. çünkü 2021'de bu film bir çığlıktı, 2026'da ise çığlığın yankısının bile tüketildiğinin kanıtı.
filmin senaryosunu özetlemek için on beş saniye yeter
emekli bir hükümet tetikçisi, banliyö hayatının monotonluğunda eriyerek sıradan bir baba rolüne gömülmüştür. bir ev soygunu bardağı taşırır, adam eski kimliğini üstünden silkelediği toz gibi geri alır, rus mafyasının üstüne yürür, kan akar. tahmin edilebilir mi? kuşkusuz. ama burada kritik olan soru, bu tahmin edilebilirliğin bir kusur mu yoksa ürünün ta kendisi mi olduğudur. ben ikincisinden yanayım. "nobody" sinematik bir başyapıt olduğu için değil, pasifize edilmiş modern bireye faturası kesilmeyecek bir vahşet simülasyonu sunduğu için imdb'de 7.6 gibi bir sosyolojik onay puanı topladı. o puan senaryoya verilmedi, senaryo en iyi ihtimalle 6.5 eder. o puan, seyircinin kendi iç dünyasındaki uyuyan canavara verdiği gizli bir alkış. ekran karardığında kimsenin itiraf edemeyeceği bir rahatlama.
hutch mansell'in sabah rutinini izlerken tanıdık bir yorgunluk hissediyorsunuz ve bu yorgunluk kas ağrısından ya da uykusuzluktan gelmiyor. bu, modern beyaz yakalı erkeğin excel tabloları arasında ehlileştirilmiş, performans değerlendirmeleriyle terbiye edilmiş, toplumsal beklentilerin yumuşak ama kararlı elleriyle hadım edilmiş doğasının yorgunluğu. hutch'ın yüzündeki o ifadesizlik, bir aktörün tercihi değil, bir sınıfın portresi. bob odenkirk'ün saul goodman'dan ödünç aldığı o trajikomik çaresizliği burada bambaşka bir bağlama taşıması filmin en zekice hamlesi. çünkü odenkirk bir aksiyon yıldızı değil. gövdesi bunu haykırıyor. ve tam da bu yüzden işe yarıyor. seyirci liam neeson'ın yumruk attığına inanır çünkü neeson aksiyon yıldızıdır. ama odenkirk'ün yumruk atmasına inanmak istemesinin sebebi bambaşka. odenkirk ona benziyor. ya da o öyle olduğunu düşünmek istiyor. onun vücudunda kendi bedenini, onun patlamasında kendi bastırılmış çığlığını görüyor. yani şiddet burada bir aksiyon unsuru olmaktan çıkıp kayıp erkekliğin geri çağırılış ritüeline dönüşüyor. otobüs sahnesindeki her yumruk, her kırılan kemik, aslında mansell'in değil seyircinin mobbinge uğrarken yuttuğu her hakareti, her itaatkar gülümsemeyi geriye kusmasının vekalet savaşı.
ve işin belki de en rahatsız edici boyutu şu: seyirci ne olacağını biliyor
her sahne değişiminde, her gerilim tırmanmasında, sonun nereye varacağı konusunda en ufak bir belirsizlik yok. hutch kazanacak. kötüler ölecek. ev yeniden huzura kavuşacak. bu öngörülebilirlik normalde bir filmi öldürür ama "nobody"de tam tersine bir uyuşturucu etkisi yaratıyor. seyirci tıpkı çocukken aynı masalı tekrar tekrar dinlemek isteyen bir çocuk gibi, güvenli vahşetin konforuna gömülüyor. sonucu bilmenin verdiği narkotik huzur, filmin asıl sunduğu ürün. gerçek dünyada şiddetin sonuçları var. birini yumruklarsanız parmağınız kırılır, dava açılır, hayatınız mahvolur. ama mansell'in evreninde şiddet arınmanın aracı, cezasız bir bayram. seyirci bu bayramın davetlisi olmanın keyfini çıkarıyor ve jenerik akana kadar hiçbir ahlaki fatura ödemiyor.
bütün bu sosyolojik okumalardan bağımsız olarak, zanaatına saygı duymamak haksızlık olur
ilya naishuller aksiyon koreografisi konusunda gerçekten ne yaptığını bilen bir yönetmen. "hardcore henry"den taşıdığı ham, yakın dövüş estetiği burada olgunlaşmış, daha kontrollü ama hala içgüdüsel bir biçim almış. odenkirk'ün bu rol için geçirdiği fiziksel dönüşüm ve özellikle dövüş sahnelerindeki "acemi ama tehlikeli" dansı, filmi john wick klonlarının çoğundan ayıran bir orjinallik katıyor. film kendini ciddiye almıyor ve bu belki de en büyük erdemi. christopher lloyd'un elinde pompalı tüfekle ortaya çıktığı sahne, filmin kendi absürtlüğünü ne kadar rahat kucakladığının manifestosu gibi. kendini ciddiye almayan bir film, eleştirmeni de silahsızlandırır. ama bu silahsızlandırma, türün tükenmişliğini de örtmeye yetmiyor. "nobody" iyi yapılmış bir üründür. ama bir ürün olduğunu asla unutturmaz. her şeyin doğru yere oturduğu, sürprizin olmadığı, formülün kusursuzca işletildiği bir üretim bandından çıkmış hissini verdiği anlarda, filmin en akıllıca hamlesi olan öz farkındalığı bile bir tür yorgunluk belirtisine dönüşüyor.
jenerik akmaya başladığında ışığı açıyorsunuz. mutfağa gidiyorsunuz. belki bir bardak su içiyorsunuz. yarın sabah yine alarm çalacak, yine aynı masa başına oturacaksınız, yine aynı maillere aynı kibar cümlelerle cevap vereceksiniz. mansell'in yumrukları çoktan hafızanızdan silinmeye başlamış, geriye sadece belli belirsiz bir tatmin kalıyor, ertesi gün öğle yemeğinde hatırlanamayacak kadar sığ bir tatmin. ekranda akan o kadar kan, modern hayatın renksizliğini yıkamak için kullanılan ucuz bir boyadır nihayetinde. ve boya kuruduğunda altından aynı gri duvar çıkar. her seferinde.