SİNEMA 21 Ocak 2026
1,5b OKUNMA     13 PAYLAŞIM

Oslo, 31 Ağustos'un İletmek İstediği Yaralayıcı Mesajlar

Danimarka doğumlu Norveçli yönetmen Joachim Trier'in çıkış yapmasını sağlayan, 2011 tarihli filmin alt metinlerini derleyip topladık.

oslo 31. august, insanın kendi zihnine sıkışmasının nasıl bir şey olduğunu gözümüze soka soka anlatan bir film

aslında ana karakterin etrafında bir ton pozitif şey yaşanıyor. partide tanıştığı kız, iş görüşmesinde eski bir uyuşturucu bağımlısı olduğunu anlatmasına rağmen onu işe almak isteyen adam, evine misafir olduğu arkadaşı, birbirini hala çok seven bir anne ve baba. orospu çocuğu kardeş dışında hayatına olumlu yönde devam edebilmesi için bir çok şans çıkıyor karşısına.

buna rağmen filmin başladığı gibi bitmesi çok güzel olmuş. çünkü asıl anlaşılması gereken nokta: insan o zihin zehirlenmesini yaşadığı zaman önüne gelen fırsatlar bile anlamını yitiriyor, olumsuzluklar dışında kalan her şeye kör kalıyor. zıtlıklarla birlikte anlamaya alışkın olduğumuz dünya beyaz olmadan siyaha bürünüyor. tahminimce o evreye gelindiğinde halihazırda beyin hata vermiş oluyor.

filmin o kadar çok övülecek sahnesi var ama benim için en vurucu sahne: partide tanıştığı kızın havuza sensiz girmeyeceğim dedikten sonra 2-3 saniye kadar bekleyip havuza atlamasıydı. bu sahneyi tam olarak açıklayamıyorum ama hayatının bir kısmında eylemsizliği denemiş insanlara çok tanıdık duygular hissettireceğine eminim.

Biraz daha derinleştirelim filmin anlattığı bu mevzuları

bir hiçsin. yoksun aslında. şimdilik var olduğun yanılgısı içerisindesin. senden önce yüz milyara yakın insan var oldu, toprağa karıştı ve yok oldu. senden sonra da milyarlarca insan doğacak, yaşayacak ve ölecek. ölümünün ardından üç gün sonra arkandan ağlayan kimse kalmayacak. en fazla yıl dönümlerinde hatırlanacaksın. o da en iyi ihtimalle kırk, elli sene sürecek. yüz sene sonra adını kimse hatırlamayacak. neler yaptığını, kiminle seviştiğini, en sevdiğin yemeği, hangi üniversitede hangi bölümü okuduğunu kimse bilmeyecek. hayat sensiz, öylece olduğu gibi devam edecek. güneş doğacak, batacak ve insanlar işlerine koşacak... büyük bir eser bırakmanın da kağıt üstünde bir önemi yok. hatırlanman bir şeyi değiştirmeyecek. çürümüş bedenin, hakkında yapılan iltifatları duyamayacak. zaten milyonlarca yıl sonra belki insanlık bile kalmayacak. birkaç milyar yıl sonra dünyada bir yaşamın olduğuna dair iz bile bulunamayacak. on milyar yıl sonra güneş sistemin dağılacak, parçalanacak ve toz olacak. yüz milyar yıl sonra...

anlayacağın gerçek anlamda bir hiçsin. yazdığın akademik makalelerin bir önemi yok. çocuğunun diş kaşıyıcısının nerede olduğunun ise hiçbir önemi yok. girdiğin iş mülakatları, arkadaşların, ailen, sevgililerin, bunların hepsi bir illüzyondan ibaret.

Uyarı: Spoiler içerir.

sağlık merkezinden çıkar çıkmaz yanına uğradığın dostun seni zerre umursamıyor. onun aklı fikri kimsenin okumadığı makaleleri. sen ona dertlerini anlatırken onun tek derdi proust'tan hiçbir şeye hizmet etmeyen alıntılar yapmak. seni dinlemiyor bile. dinliyormuş gibi yapıyor. sen konuşurken onun aklından geçen bebeğin diş kaşıyıcısının nerede olduğu. akşama gelmen için davet ettiği yere kendisi gitmeyecek kadar umursamaz bir insan. sana haber vermeyecek kadar da unutkan. sabah görüştüğün arkadaşın seni çoktan aklından silmiş. senin için endişeleniyorum demesi tamamıyla bir vicdan rahatlatması. sen onun vicdanen yaptığı bir mastürbasyondan ötesi değilsin.

gittiğin anlamsız iş görüşmesine ne demeli. mülakatta söylediğin onca zekice şey... karşındakinin umurunda mı sanıyorsun. aradığı, çıkardıkları b*ktan dergiyi öven yalaka bir tip sadece. dertlerinden bahsettiğin an adamın gülmeye başlamasına ne demeli. senin dertlerin başkalarına mizah malzemesi olur. bu hep böyle değil midir zaten?

kız kardeşine ne demeli? seni görmeye bile tenezzül etmeyen bir insan seni ne kadar umursayabilir? tek düşündüğü senin kendini öldürmemen. onu da muhtemelen senin ölünle uğraşmamak için istiyor. şimdi intihar edeceksin, millete bunu anlatacaklar, cenazenle uğraşacaklar, ağlayacaklar filan. onların rutinini bozmaya ne hakkın var.

eski arkadaşların... seni gördüklerinde nasıl olduğunu kimse sormuyor bile. akıllarına gelen tek şey eski, saçma bir hikaye. onu da sırf eğlenmek için hatırlıyorlar. insanların sohbetine bir malzeme olmaktan fazlası değilsin. eski kız arkadaşın seninle azıcık konuşuyor. onun da tek derdi çocuk yapmak. boktan evliliğini çocukla süslemek. ne büyük dert.

dans ettiğin o kız. seviştiğin hani. azıcık bir şeyler hisseder gibi olduğun. sen girmeden havuza girmem diyen ama saniyesinde söylediğini unutup kendi eğlencesine dalan kız.

ve telefonlarına cevap vermeyen eski sevgilin...

hepsi kendince haklı aslında. sen de haklıydın intihar etmekle. varlığının bir şeyleri etkilemediği bir dünyada yokluğunun da bir önemi yoktu.

Final notu

hani birbirimize sorup duruyoruz ya, "ne iş yapıyorsun? diye. verilen cevapları beğeniyoruz, beğenmiyoruz, yorumlar yapıyoruz, kıskanıyoruz, halimize şükrediyoruz... işte yaptığımız tüm mesleklerin üzerinde olan ve yeryüzündeki tüm insanlar için ortak olan tek gerçek mesleği, bu film sayesinde buldum.

önce; kafe sahnesindeki kızın, hayatı boyunca yaşamak istedikleri ile ilgili yaptığı upuzun listenin tüm maddelerini boşverin ve son dileğine bakın;

"ve sevilmek istiyorum."

sonra; kendisine ne iş yaptığını soran kıza, anders'in verdiği cevabı dinleyin;

"sevgi arıyorum. birileri bana acısın istiyorum."

her gün, her gün, sevgi aradığımız, sevilmek istediğimiz bir dünyada, diğer tüm meslekler anlamsız kalıyor. üstelik karşılığında para da almıyoruz... keşke hepimiz aynı cevabı versek. en azından birbirimizin ağzından duyardık, ortaklığımızı. belki birbirimize, hiç olmadığımız ve olmayacağımız kadar, yakın hissederdik.

La Ritournelle