PSİKOLOJİ 29 Eylül 2026
1,1b OKUNMA     17 PAYLAŞIM

Odadaki En Zeki İnsansan Yanlış Odadasın Demektir Klişesine Panzehir Gibi Bir Yazı

Yıllarca duyduk bu "odadaki en zeki insansan yanlış odadasın demektir" cümlesini ama esasında ne kadar dandik olduğunu düşündük mü? Galiba düşünmedik, buyrun size altın gibi bir fırsat.

size bir anımı anlatayım

ben ziraat mühendisiyim. memleketin muhtelif coğrafyalarında çeşit çeşit ürün deseninin hakim olduğu bölgelerde görev yaptım. yozgat'ta buğday eken çiftçiyle de muhatap oldum, bornova'da misket üzümü yetiştiren çiftçiyle de. kooperatifçilikte de, tarımsal yayımda da, gıda denetiminde de, su ürünlerinde de, bitkisel üretimde de çalıştım.

izmir karaburun'da görev yaptığım yıllarda, küçükbahçe diye bir köye gitmiştik. burası, çoğunlukla turunçgil tarımının yapıldığı bir köydür. birincil ürünleri mandalina. yanımda da aynı okuldan mezun olduğumuz, bilgi ve mesleki yeterliliğine çok güvendiğim bir arkadaşım var. bitki korumacı ve turunçgil hastalık ve zararlıları üzerine de yüksek lisans yapıyor.

amcanın biri geldi; elinde bir tane mandalina dalı. dalın üzerinde küçük küçük delikler var. sanki bir kalemin ucuyla toplu iğne başı büyüklüğünde delikler açılmış ağacın gövdesine. amca, "30 senedir bu ağaçlara bakıyorum, böyle bir şey görmedim; ne olmuş bu ağaçlara?" dedi. bir iki bakındık durduk, ne galeri güvesine benziyor ne de başka bir zararlı tesirine. meyvelerde bir şey var mı falan derken, hayli konuştuk. yok, aklımıza gelmedi bir şey. dalı aldık, izmir tarım il müdürlüğündeki mesleğe yıllarını vermiş bitki korumacı abilere, ablalara sorduk. onlar da bir iki bakındılar, birkaç fikir falan, yine yok. derken bornova zirai mücadele enstitüsündeki doktoralı araştırmacılara gittik, elli tane şey söylediler ama hepsi "olabilir" ile bitiyor. baktık olmayacak, ege üniversitesi ziraat fakültesi bitki koruma anabilim dalı başkanlığına gittik. bizi mezun eden hocalara... fitopatoloji, entomoloji vesaire tüm alanlardaki, o gün fakültede olan ne kadar hoca varsa, hepsine sorduk. biri "bu mantar değil benim işim değil" diyor, öteki "bu böcek değil ötekine sor" diyor falan derken, çıkmadı bir şey.

hasılı, bizim dal, arabanın ön konsolunda tüm izmir'i gezdi. dönüşte mordoğan'da su ürünleri kooperatifinin yanındaki kahveye uğradık. tabii konu yine bizim dala geldi. bizim arkadaş kafaya çok taktı. dedi ki, "sıcak su dökeceğim, içinde iç kurt vesaire varsa belki çıkar." gitti getirdi bizim mandalina dalını, kahveciden biraz sıcak su istedi, tam dökecek yan masada kasketli bir amca var; batak oynuyorlar. bizim dala sıcak su döküldüğünü görünce dikkatini çekti, "nidersiniz len" dedi. biz de işte şöyle böyle anlatırken, "al bakem" diye masaya yüzük ve serçe parmağını vurarak, 10'luyu çekip, papaz ve ası düşürüp kıza iş yaptıracaktı ki o birkaç saniyelik boşluktaki bakışıyla, "ağaçkakan o be ya" dedi. "geçen sene benim bahçeye de dadandıydı, teyp çaldım gitti deyyus" diye devam etti. bizim, enstitü enstitü; fakülte fakülte gezdirdiğimiz ve onca karizmatik titre, nice mühendis ünvanına sahip "uzman"ların farkına varamadığı bir şeyi, batak oynayan karaburunlu bir amca göz ucuyla yarım saniyede teşhis etti, biz de öylece bakakaldık.

nazım hikmet diyor ya, "o topraktan öğrenip, kitapsız bilendir." diye. hayat böyle. bu başlıktaki iddia, o kadar korkunç bir kibrin çıktısı ki, şu ahir ömrümde bir baba olarak, çocuklarımı şu kibirden uzak tutmak için elimden geleni yapıyorum. insanın, hayatın her alanından, herkesten, öğrenecek bir şeyi vardır. eğer öyle olmadığını düşünüyorsanız, olduğunuz yerden bu kadar eminseniz, bildiğiniz yanıldığınıza asla yetmeyecektir. adamlar 3 bin yıl önce yazmışlar tapınağın girişine, nosce te ipsum diye.

işin bir diğer boyutu da şu bence: insan, hayattaki her şeyi yararlanılacak bir meta veya sağılacak bir dopamin ineği gibi görmemeli. en azından bana göre. hayatta bazen sadece birine iyi gelmek için de varsınızdır. illa birini emmek zorunda değilsiniz. bulunduğunuz her ekosistemde, derhal denklem kurup, içler dışlar çarpımı yapıp, "3x verdim; 2x aldığıma göre x kadar alacaklıyım" gibi iktisadi bir kaygıyla yaşanmaz bu hayatta. spiritüel ayinlerde güneşe doğru kucak açıp, bendir çalarak, adaçayı yakan ve evrenden "enerji" dilenen insanlarla konuşun, çoğunun geçmişi nazım'ın şiirindeki gibi "makineleşerek" geçmiştir. hiç tanımadığınız bir insana, hiçbir zorunluluğunuz olmadığı hâlde ve hiç kimse bilmeyecek de olsa iyi gelmekte bir beis yok. bu sizi alacaklı yapmaz, bu bir zaman kaybı da değildir. hiç mi bir dağ başında bir çobanla karşılaşıp, ayaküstü iki lafın belini kırıp, "buranın en soğuk suyu nereden içilir?" diye sormadınız? the shawshank redemption filminde, andy dufresne çatı tamiri sırasında hayatı pahasına, zalim gardiyanla bir pazarlığa girip sonucunda da onu ikna edip arkadaşlarına bir kasa bira hediye ediyordu. o hengamenin nihayetinde, tüm arkadaşları bira içerken, uzaktan onları izleyip, kendisine uzatılan birayı, "ben bıraktım" diyerek geri çevirdiğinde, içmeyeceği bira için hayatını tehlikeye atma nedenini arkadaşı red, "gardiyanların gözüne girmek için veya birkaç arkadaş edinmek için değil, sadece bir süreliğine de olsa normal hissetmek için." olarak açıklıyordu.

uzun lafın kısası; insanın bilmediğini bilmesi, bildiğini sanmasından daha kıymetli bence. biz o dalı o gün, akademik kariyer yaptırırcasına oradan oraya gezdirdik durduk ama keramet, kahvede batak oynayan bir amcanın göz ucundaymış. hayatın en güzel taraflarından biri bu belki de. hiç beklemediğimiz anlarda, hiç ummadığımız kimselerden neler neler öğreniyoruz. yeter ki kendimizi, odadaki en zeki insan sanacak kadar büyütmeyelim.

ne demiş şah hatâyi:

"melüllenme deli gönül
gez bir zaman var nic'olur
indir tahtını yüceden
yık bir zaman gör nic'olur."