SAĞLIK 6 Ocak 2026
2,7b OKUNMA     14 PAYLAŞIM

Kalbin Sadece Bir Pompa Olmadığının Kanıtı: Kalp Nakli Sonrası Kişilik Değişimleri

Kalp, yüzyıllar boyunca yalnızca bir pompa olarak görüldü. Oysa ameliyathane ışıkları altında, bir insanın göğsü açılıp başka bir insanın kalbi yerleştirildiğinde, bu basit tanım çatlamaya başladı.

kalp sadece bir pompa değildir! kalp, yüzyıllar boyunca yalnızca bir pompa olarak görüldü. kanı alır, iter, oksijenlenmesini sağlar; görevi budur sanıldı. oysa ameliyathane ışıkları altında, bir insanın göğsü açılıp başka bir insanın kalbi yerleştirildiğinde, bu basit tanım çatlamaya başladı.

kalp nakli geçiren bazı hastalar, uyanıp hayata döndükten sonra garip şeyler fark ediyordu. sanki göğüslerinde atan kalp, başka bir hayatın yankılarını taşıyordu.

bilim dünyası bu anlatıları uzun süre temkinle karşıladı. ancak kalp nakli sonrası yapılan çalışmalar arttıkça, bazı örnekler dikkat çekici biçimde örtüşüyordu. örneğin, vejetaryen bir bağışçıdan kalp alan genç bir kadın, ameliyat sonrası etten tiksinmeye başlamıştı; oysa öncesinde fastfood ağırlıklı besleniyordu. bir başka alıcı, kazada ölen bağışçısının sevdiği müzik türlerine karşı ani bir ilgi geliştirmişti. daha da çarpıcı olanlar vardı: bazı alıcılar, bağışçının ölüm biçimiyle ilişkili korkular, rüyalar ya da bedensel hisler tarif ediyordu. kalp nakli sonrası cinsel tercihlerde değişiklikler de bildirilmiştir. lezbiyen bir sanatçıdan kalp alan bir erkek alıcı, kadınlara yönelik cinsel isteğinde artış yaşadığını bildirmiştir. buna karşılık, heteroseksüel bir kadından kalp alan lezbiyen bir alıcı, nakil sonrası erkeklere ilgi duymaya başlamış ve cinsel kimliği konusunda kafa karışıklığı yaşamıştır. bu vakalar, mekanizmaları belirsiz olsa da, kalp nakli sonrası cinsel yönelimde olası değişimlere işaret etmektedir.

kalp nakli sonrası kişilik değişimleri; tıp, psikoloji ve metafiziğin kesişiminde yer alan çarpıcı bir olgudur.

kalp nakli sonrası alıcılar iki ana tür duygusal değişim bildirmektedir. birincisi, bazı alıcılar bağışçıdan geldiğine inandıkları belirli duyguları tanımlar. örneğin, üç yaşında boğularak ölen bir bağışçıdan kalp alan dokuz yaşındaki bir çocuk, yoğun üzüntü ve korku hissettiğini ifade etmiştir, çocukta su korkusu gelişmiştir. ikinci olarak, alıcılar mizaçta değişiklikler bildirir; sakinlik ya da duygusal tepkisellik gibi değişen özellikleri bağışçıya atfederler.

kalp nakli sonrası kişisel kimlikte değişimler sıklıkla gözlenir ve derin bir psikolojik etkiyi yansıtır. alıcılar, bağışçılarıyla güçlü bir bağ hissettiklerini, onları aileden biri gibi gördüklerini ya da onlarla konuştuklarını ifade edebilirler. örneğin, 19 yaşındaki bir alıcı bağışçısını kız kardeşi olarak algılar; onunla konuşur ve göğsünde varlığını hisseder. beş yaşındaki bir çocuk ise bağışçının kimliğini bilmemesine rağmen onu “timmy” adlı bir küçük kardeş olarak hayal eder. bazı alıcılar, bağışçının kimliğiyle örtüşen rüyalar ya da anılar da yaşar; örneğin bir kadın rüyasında “tim” adlı genç bir adamı görmüş, sonradan bağışçısının adının tim lamirande olduğunu öğrenmiştir.

bazı kalp nakli alıcıları, bağışçıya ait olduğu düşünülen anımsamalar yaşadıklarını bildirmektedir. bu anılar, uyanıklıkta ya da uykuda ortaya çıkan duyusal algılar şeklinde olabilir. örneğin bir alıcı, ani ve alışılmadık tatlar hissettiğini ve bunun bağışçının yaşamına dair düşüncelerle eşlik ettiğini anlatır. bir diğeri, bağışçının ölümüne yol açan trafik kazasının çarpma hissine benzer dokunsal duyumlar yaşadığını ifade eder. görsel deneyimler de bildirilmiştir; yüzünden vurularak ölen bir bağışçının kalbini alan alıcı, ışık patlamaları ve sıcaklık hisleri yaşadığını anlatır. bir başka alıcı, bağışçısının ölümcül motosiklet kazasını andıran, dikkatsiz sürüş içeren canlı bir rüya görmüştür. bu anlatılar, zihinsel süreçlerle nakledilen organ arasındaki karmaşık etkileşimi vurgular.

bu anlatılar, “kalp belleği” olarak adlandırılan tartışmalı ama giderek daha çok konuşulan bir kavramı gündeme getirdi. acaba kalp, yalnızca kanı değil, bilgiyi de mi taşıyordu?

aslında kalbin, kendi başına düşünebilen küçük bir sinir sistemi olduğu uzun zamandır biliniyordu. 1990’larda tanımlanan “intrinsik kardiyak sinir sistemi”, kalpte yaklaşık 40 bin nöron bulunduğunu gösterdi. bu nöronlar, yalnızca beyinle iletişim kurmakla kalmıyor; bazen beyinden bağımsız biçimde de faaliyet gösterebiliyordu. kalp, beyne yalnızca yanıt vermiyor, ona sürekli sinyal gönderiyordu. üstelik vagus siniri aracılığıyla iletilen bu sinyallerin büyük kısmı yukarı yönlüydü—yani kalpten beyne doğruydu.

kalp yalnızca sinirsel bir merkez de değildi. hormonlar salgılıyor, stres tepkilerini düzenliyor, oksitosin gibi sosyal bağlanmayla ilişkili maddelerin üretiminde rol oynuyordu. elektromanyetik alanı, beyninkinden katbekat güçlüydü. tüm bunlar, kalbin bedensel ve duygusal uyumda aktif bir rol oynadığını düşündürüyordu.

peki ya bellek?

bellek, uzun süre yalnızca beynin sinaptik ağlarına ait sayıldı. ancak son yıllarda hücresel ve moleküler biyoloji bu tabloyu karmaşıklaştırdı. epigenetik çalışmalar, deneyimlerin dna üzerinde iz bırakabildiğini; rna’lar ve proteinler aracılığıyla hücreler arasında bilgi taşınabildiğini gösterdi. eksozom adı verilen mikroskobik veziküller, bir hücrenin yaşadıklarını başka bir hücreye aktarabiliyordu. hatta bazı deneylerde, eğitilmiş canlılardan alınan rna’ların başka bireylerde davranış değişikliklerine yol açtığı gösterildi.

bu bulgular, şu soruyu doğurdu: eğer bilgi hücreler arasında taşınabiliyorsa, kalp gibi yoğun hücresel ve sinirsel yapıya sahip bir organ, geçmişe dair izleri de taşıyabilir miydi?

bazı bilim insanları, kalp hücrelerinde kodlanmış “hücresel bir bellek” olabileceğini öne sürdü. kimileri, bunun epigenetik izler yoluyla gerçekleşebileceğini savundu. daha spekülatif yaklaşımlar ise kalbin elektromanyetik alanının, alıcının bilinç ve duygularını etkileyebileceğini ileri sürdü. mekanizma net değildi, ama tablo açıktı: bellek tek bir yere ait olmayabilirdi.

bu fikirler, beyin cerrahisinden gelen başka gözlemlerle de yankı buldu. hemisferektomi—beynin bir yarısının çıkarılması—gibi radikal ameliyatlar geçiren çocukların, şaşırtıcı biçimde kişiliklerini büyük ölçüde korudukları görüldü. dil, hafıza ve davranışlar; beklenenden çok daha az zarar görüyordu. beyin, kendini yeniden örgütleyebiliyordu. kimlik, yalnızca bir anatomik bölgeye sıkışmış değildi.

tüm bu veriler, kaçınılmaz olarak etik ve felsefi soruları gündeme getirdi. ölüm tam olarak ne zaman gerçekleşir? kişilik yalnızca beyinde mi yaşar? bir organ nakliyle birlikte, bir parça “başka bir hayat” da mı taşınır?

bugün elimizde kesin yanıtlar yok. kalp nakli sonrası bildirilen kişilik ve bellek değişimlerinin ne kadarının biyolojik, ne kadarının psikolojik olduğu hâlâ tartışmalı. ancak şu kesin: kalp, sandığımızdan çok daha fazlası.

belki de insan kimliği, tek bir organa ya da tek bir merkeze ait değildir. belki anılarımız, hücrelerimizin sessiz dilinde; duygularımız, yalnızca beynimizde değil, atan kalbimizin ritminde de saklıdır.

ve belki de bir gün, bir kalp başka bir göğüste atmaya başladığında, yalnızca kan değil hikâyeler de dolaşıma giriyordur.