TARİH 29 Eylül 2026
1,3b OKUNMA     17 PAYLAŞIM

Japonların Koreli Göçmenler Gitsin Diye Desteklediği Yeryüzündeki Cennet Kampanyası

Japonya’da ayrımcılığın ortasında sıkışıp kalan on binlerce Koreli, 1959’dan itibaren “yeryüzündeki cennet” vaadiyle Kuzey Kore’ye göç etti; vardıklarında ise kendilerini geri dönüşü olmayan bir cehennemin içinde buldular.

olay 2. dünya savaşı öncesine dayanıyor. japonya zamanında kore'yi sömürgeleştirmiş, bu insanları madenlerde, fabrikalarda köle gibi çalıştırmak ya da askere almak için adaya yığmış. daha sonra 1945’te savaş bitmiş, japonya darmaduman. adada yaklaşık 2 milyon koreli var. bunların bir kısmı memlekete kaçıyor ama 600 bin kadarı kalıyor. çünkü adamların doğduğu, büyüdüğü, evlendiği yer artık burası. japonlar bunlara kısaca zainichi diyor.

sonra ne mi oluyor? 1952'de san francisco barış antlaşması yürürlüğe giriyor. dolayısıyla japonya korenin bağımsız bir devlet olduğunu kabul etmek zorunda. sonrasında japonya bu 600 bin koreliyi vatandaşlıktan çıkarıyor çünkü:

-"artık kore bağımsız bir devlet, dolayısıyla siz japon değilsiniz". japon hukuku (o dönem de şimdi de) kan bağına dayanır. antlaşmayla kore'nin bağımsızlığı tanınınca, japon bürokrasisi şöyle bir cinlik yaptı: "e kore bağımsız oldu, o zaman siz otomatikman kore vatandaşı oldunuz, bizim vatandaşımız değilsiniz."

-komünizm korkusu (işin aslı): yarımada ikiye bölünmüş, kuzey'de komünistler güçleniyor. japonya'daki korelilerin büyük kısmı da sol örgütlere, sendikalara kaymış (adamlar zaten ezildiği için sol fikirlere yakınlaşması çok doğal). 

-sefalet ve yük görme: savaş sonrası japonya zaten açlıktan kırılıyor. bu 600 bin yoksul, eğitimsiz, işsiz insanı "sosyal güvenlik yükü" olarak görüyorlar.

ve 1952'de tek bir kanun maddesiyle san francisco antlaşması'nın yürürlüğe girdiği gün bu insanlara dediler ki: "tebrikler, artık bu ülkede hiçbir şeysiniz." ne japon vatandaşısınız, ne geçerli bir pasaportunuz var, ne de resmi bir kimliğiniz. 

işin komiği, bu insanların %95'i güney kore kökenli ama o dönem güney kore'nin başında da faşizan bir diktatör var ve "bize yük olurlar" diye bu insanları ülkeye kabul etmek istemiyor. adamlar resmen dünyanın ortasında dımdızlak kalıyor. zaten o dönem güney korede sefil bir halde. dönseler de çok bir şey değişmez.

şimdi gözünü kapat ve kendini 1950'lerin tokyo'sunda, osaka'sında yaşayan 20'li yaşlarında bir koreli genç olarak düşün. savaşı görmüşsün, bomba seslerini dinlemişsin, mahallendeki japon çocuklardan dayak yemişsin ama "savaş bitti, düzelecek" demişsin. sonra bir sabah uyanıyorsun: hukuken yoksun.

işte o günden sonra başlıyor hayatta kalma savaşı. bir sabah işe başvurmaya gidiyorsun. kamu dairesi? imkansız, yabancısın. fabrika? japon patron kimliğini görünce yüzüne tükürür gibi reddediyor. bankada hesap açamıyorsun. ev kiralayacaksın, ev sahibi "koreliye kiralık ev yok" diye kapıyı suratına kapatıyor. ne yapacaksın? çoluk çocuk aç. millet mecburen karaborsaya, yasadışı içki imalatına, hurdacılığa ve organize suç örgütlerine (yakuza) düşüyor. bugün japonya'da yakuzanın tarihine bak, altından devasa bir zainichi trajedisi çıkar. adamları sistem suça itti, sonra da "bakın bunlar zaten potansiyel suçlu" diye yaftaladı.tokyo'nun varoşlarına sıkışıp kaldılar. altyapısı olmayan, çamur içinde, tahta barakalardan oluşan gettolarda yaşadılar. kanalizasyonun akmadığı, kışın soğuktan çocukların öldüğü yerler buralar. ne bir sağlık sigortası var ne bir sosyal yardım. çocuğun ateşleniyor, hastaneye götürüyorsun; doktor "yabancı kaydı yok" diye kapıdan çeviriyor.kendi çocuğuna okulda "sakın koreli olduğunu kimseye söyleme, yoksa seni dışlarlar, döverler" diye tembihleyen annelerin dramıdır bu. bir insanın kendi öz kimliğini çocuğundan saklaması, sokakta kendi dilinde konuşmaya korkması nasıl bir dramdır düşünebiliyor musunuz?düzgün iş verilmediği için bu insanlar japonların "aşağılık" gördüğü işlere yöneldi. bugün japonya'daki o milyar dolarlık kumar eğlence sektörü olan salonlarının %80'inin zainichi'lerin elinde olmasının sebebi girişimcilik dehaları değil; zamanında başka hiçbir sektörde yaşama şansı tanınmamasıdır.

tam bu çaresizlik ortamında sahneye kuzey kore çıkıyor. kore savaşı'ndan yeni çıkmışlar, acayip bir iş gücü açığı var ve dünyaya "bakın kapitalist dünyadan bile bize kaçıyorlar" şovu yapmak istiyorlar.japonya'daki kuzey kore lobisi chongryo acayip bir reklam kampanyası başlatıyor. broşürleri bir görsen, sanırsın kuzey kore değil iskandinav ülkesi. yok efendim "herkese bedava ev, çocuklara ücretsiz kolej eğitimi, gırtlağa kadar bedava sağlık hizmeti, ayrımcılığın olmadığı yeryüzündeki sosyalist cennet" falan filan. japon televizyonlarında reklamlar, radyolarda şarkılar dönüyor. bizim yoksulluktan ve ırkçılıktan bıkmış, hayata tutunmaya çalışan zainichi'ler de doğal olarak bu oltayı yutuyor. burada japon hükümetinin rolü bu broşürleri kendileri basmıyor belki ama el altından kuzey kore'yle anlaşıyorlar. adamlar resmen "ülkedeki komünist potansiyelli, yoksul ve ayak takımı gördüğümüz bu azınlığı nasıl postalarız" derdindeymiş. uluslararası kızılhaç örgütü'nü de kafaya alıp lojistik destek sağlıyorlar. limanları açıyorlar, gemileri hazırlıyorlar. japon belgelerinde resmen bu olay için "etnik temizlik" değil de kibarca "nüfus planlaması/temizliği" gözüyle bakıldığı sonradan ortaya çıktı. adamlar bildiğin el sallayarak uğurluyor gidenleri.

1959 yılında niigata limanı'ndan ilk gemiler kalkıyor. bandolar çalıyor, insanlar sevinçten ağlıyor, konfetiler havada uçuşuyor. yaklaşık 93 bin kişi buna kocasıyla giden binlerce saf japon kadın da dahil gemilere binip "cennete" doğru yola çıkıyor. fakat gemi kuzey kore'nin chongjin limanı'na yanaştığı anda kendilerini bir sosyalist cennet değil komünist bir cehennemin karşıladığını görüyorlar. gemi yanaşır yanaşmaz güvertedeki o neşeli kalabalık bir anda bıçak gibi kesiliyor. aşağıya bakıyorlar: ne bando var, ne süslü binalar, ne de güler yüzlü insanlar...

limanda üstü başı yırtık pırtık, açlıktan, gözlerinin feri sönmüş insanlar duruyor. üzerlerindeki kıyafetler çuvaldan hallice. etrafta çamur, gri beton bloklar ve eli silahlı soğuk yüzlü askerler var.

gemidekiler önce anlamıyor. "herhalde yanlış limana geldik" diyen oluyor, "galiba savaştan kalan eski bir bölge burası" diye kendini avutmaya çalışanlar çıkıyor. ama o sırada limandaki aç insanlardan biri,. "gelmeyin, bittiniz siz" demek istiyor adam. o an gemideki herkesin iliklerine kadar buz kestiği, dönüşü olmayan bir kapıdan geçtiklerini anladıkları andır.geminin kaptanı kapıları kapatıyor. game over.

bunları gemiden indirip derme çatma barakalara, ambarlara sokuyorlar. o propaganda broşürlerinde vaat edilen "herkese bedava müstakil ev" falan bir hayal fantezisinden ibaret.

barınma mı? 20-30 kişiyi buz gibi, ısıtması olmayan, farelerin cirit attığı tahta koğuşlara tıkıyorlar. yatak yok, samanların üzerinde yatıyorlar.

yemek mi? kömür gibi siyah, böcekli bir tür mısır lapası veriyorlar. haftada bir kere bulurlarsa çürük lahana çorbası. japonya’da "yoksuluz" diye şikayet ettikleri dönemdeki yemek artıklarını bile mumla aramaya başlıyorlar.

iş mi? hemen ertesi gün yetkililer geliyor. kimini maden ocaklarına, kimini taş ocaklarına, kimini de ülkenin en ücra, yolu izi olmayan dağ köylerine ağır amele olarak sürüyorlar.

kuzey kore rejimi için bu insanlar "kahraman soydaşlar" değil, "kapitalist japonya’da yaşamış, ajan olma ihtimali yüksek, güvenilmez piyonlar"dı.kuzey kore’nin songbun denilen meşhur kast sistemi vardır. insanları sadakatine göre sınıflara ayırırlar. bu 93 bin kişiyi direkt en alt tabakaya, yani "düşman sınıfına" attılar. ne demek bu?:

çocuklarının üniversiteye gitme şansı sıfır.
güzel bir şehirde (örneğin pyongyang'da) yaşama ihtimalleri sıfır.
parti üyesi olmaları, terfi etmeleri imkansız.
her adımları gizli polis tarafından izleniyor. en yakın komşun, hatta öz çocuğun bile seni rejime ihbar edebilsin diye sistem kurulmuş.

japonya’daki aileler ise merak içinde. gemiler gitti, haftalar geçti, ses yok. sonra mektuplar gelmeye başlıyor. ama ne mektuplar...rejim mektupları sıkı bir sansürden geçiriyor. "burası harika" yazmayanı direkt kurşuna diziyorlar veya toplama kampına atıyorlar. bu yüzden insanlar şifreli dil geliştirmek zorunda kalıyor.
bir baba japonya’daki oğluna yazıyor:
"oğlum, burası gerçekten dedikleri gibi bir cennet. hatta o kadar güzel ki, merhum amcam bile geçen hafta buraya geldi!" (amcası 5 yıl önce ölmüş).
bir başkası yazıyor:
"canım kardeşim, burası çok bolluk içinde. bana acilen japonya'dan şeker, margarin, kışlık palto ve bulabilirsen un gönder."
japonya’dakiler bu mektupları okudukça olayın vahşetini anlıyorlar. o çok güvendikleri kuzey kore örgütü chongryon’un kapısına dayanıyorlar ama muhatap yok. kandırıldıklarını anladıklarında iş işten çoktan geçmiş oluyor.

bu olayın içinde en acımasız drama maruz kalanlar, sırf kocalarını, sevgililerini yalnız bırakmamak için peşlerinden kuzey kore’ye giden yaklaşık 6.800 japon kadın oldu.bu kadınların durumu tam bir cehennemdi:japonca konuşmaları kesinlikle yasaklandı. kendi aralarında fısıldaşırken yakalananlar "japon ajanı" diye götürüldü.ne aileleriyle görüşmelerine izin verildi ne de japon konsolosluğuyla iletişim kurmalarına zaten konsolosluk falan da yoktu.1990'lardaki büyük kıtlık dönemi geldiğinde ki o dönem kuzey kore'de milyonlarca insan açlıktan öldü, bu "düşman sınıfı" zainichi göçmenleri ve onların japon eşleri en öne atıldı. yardımlar en son onlara ulaştı, ilk önce onlar öldü.

özetle;
bir insanın en büyük trajedisi, evim dediği yerden sürülüp, "yuvam" diye gittiği yerde celladıyla karşılaşmasıdır. işte o niigata limanı'ndan kalkan gemiler, insanlık tarihinin en sessiz, en süslü ambalaja sarılmış giyotinleridir.bugün oradan kaçmayı başaran insanların japonyadaki kuzey kore örgütü chongryon’a açtıkları dava sürüyor. davanın adı da “yer yüzündeki cennet”

olayın görüntüleri

olay kurbanlarının ifadeleri ise burda