SİNEMA 17 Eylül 2026
359 OKUNMA     5 PAYLAŞIM

İzleyecek Bir Şey Arayanlar İçin Ortaya Karışık Düşündürücü ve Sürükleyici Filmler

"Bugün ne izlesem?" diyor ve bir seçim yapamıyorsanız imdadınıza yetişecek bir film sepeti.

ben not tutmayı severim. bu film olur, gezdiğim yerler olur, kitaplarda beğendiğim yerler veya cümleler olur; bir kenara not alırım. çünkü insanın hoşuna giden, kendisine bir şey katan şeyleri kaydetmesi güzel bir şey. sonra dönüp baktığında ne izlediğini, ne düşündüğünü hatırlıyorsun.

film konusunda da bazen film izleriz, aksiyonu boldur, iki saat boyunca güzel vakit geçiririz ve film biter. buna da eyvallah. ama benim için bir filmin asıl kıymetli tarafı, bir felsefesinin, bir amacının, insana düşündürdüğü bir şeyin olmasıdır. mesela batman the dark knight da bir aksiyon filmidir ama bir felsefesi vardır. kaç kere izledim bilmiyorum. her izlediğimde başka bir tarafını yakalıyorum.

son zamanlarda izlediğim ve kendimce not aldığım bazı filmler:

hidden figures (gizli sayılar)

konusu: katherine g. johnson, dorothy vaughan ve mary jackson tarihin anlatılmayan hikâyelerinden birine sahiptir. üç siyahi kadın nasa'da büyük işlere imza atmaktadır. uzay ve bilimin derinliklerindeki sorunları müthiş zekâlarıyla çözmeye çalışan bu kadınlar, gelmiş geçmiş en önemli nasa operasyonlarından birinde de büyük rol oynayacaklardır. dünya yörüngesine çıkan ilk amerikalı astronot john glenn'in bütün dünyayı heyecana boğan operasyonundaki her adım, bu üç zeki bilim kadınının yardımıyla gerçekleşecektir.

üç tane siyahi kadın, matematikteki üstün zekâları ve başarıları sayesinde nasa'ya giriyorlar. dönem 1960'lı yılların abd'si ve ırkçılık hâlâ tam manasıyla ortadan kalkmış değil. bu kadınlar toplum tarafından ve iş yerinde “renkliler” olarak ayrıştırılıyor, tuvaletleri bile ayrı tutuluyor. haliyle toplumdaki önyargı ve mobbing üst seviyede.

beni etkileyen kısmı ise şu: bu üç kadın hayallerinden vazgeçmiyor, hedeflerine odaklanıyorlar. canları acıyor, hakir görülüyorlar ama vazgeçmiyorlar. işte o günkü siyahi insanların çektiği acılar, bugünkü özgürlüğün temelini atmış. bir nesil bedel ödemeden, bir nesil özgür olamaz. hedefe odaklanan insan zafere ulaşır; hiç olmazsa o yolda mücadele verir. bence bunun kendisi bile zaferin heyecanıdır.

anladığım kadarıyla filmdeki bu üç kadın, isimleri ve hikâyeleri bakımından gerçek hayattaki kişilerden esinlenilmiş.

soru şu: soğuk savaş sscb ile abd arasında neden bu kadar körüklendi? gerçekten aya gidildi mi? :))

kertenkele (marmoulak)

konusu: işlediği bir suç yüzünden hapishaneye düşen hırsız rıza (kertenkele rıza), kendisini ve diğer mahkûmları “adam” etmeye kararlı hapishane müdüründen molla kılığında hapisten kaçarak kurtulur. yıllardır imamı olmayan bir sınır kasabasına varır ve sahte pasaportunu beklerken molla rolüne iyiden iyiye bürünür.

bir komedi filmi olmasına rağmen sizi birçok yerde kritik sorularla baş başa bırakıyor. bir hırsızla bir mollayı ayıran çizgiyi, iyi ve kötüyü, dönemin iran'ını ve değişen yargıları sorgulatıyor. tanrı'nın iyi insanların tekelinde olmadığını gözümüze sokarken, mollaların iran toplumunda değişen yerinin de altını çiziyor. vaazında pulp fiction'dan bahseden mollaların karşısında “uzayda namaz nasıl olur?” diye soran bir cemaat var.

filmden aklımda kalan sözlerden biri:

“dünyada hiç kimse yoktur ki onu allah'a ulaştıracak bir yol bulmasın.”

tetikçi (shooter)

konusu: inzivaya çekilmiş usta bir nişancı, meslektaşlarının yardım çağrısı üzerine abd başkanı'na suikast girişimini önlemek için yeniden iş başına geçer. netflix'te izledim.

gerçekten güzel aksiyonu olan bir filmdi. şöyle güzel bir söz vardı: “bir komploda bütün gevşek uçlar kesilir.” yani komploya tanık olan veya olayın arkasındaki gerçeği bilen herkes ortadan kaldırılır. film boyunca bu komplonun nasıl kurulduğunu ve işin aslının ne olduğunu merak ediyorsunuz.

the outfit (kıyafet)

konusu: the outfit, londra'nın dünyaca ünlü savile row'unda takım elbise yapan ingiliz terzi leonard'ın hikâyesini konu ediyor. yaşadığı kişisel bir trajedinin ardından chicago'ya giden leonard, şehrin engebeli bir bölgesinde küçük bir terzi dükkânı işletir ve burada bir gangster ailesine kıyafetler diker.

hikâyenin neredeyse tamamı terzi dükkânında geçiyor. ilgiyi dağıtmıyor. terzi olan yaşlı şahsın mükemmel bir planla insanları nasıl yönlendirdiğini gösteriyor. insanları gözlemlemesi, zaaflarını anlaması ve olayları adeta bir satranç tahtası gibi yönetmesi hoşuma gitti. ben beğendim filmi. listeme eklediğim filmlerden.

coherence (paralel evren)

konusu: bir grup arkadaş akşam yemeği yemek için bir araya gelir. yemeğin keyifli olacağı açıktır çünkü o gece bir kuyruklu yıldız dünyanın epey yakınından geçecektir. ancak bu olağan durum, geceye olağanüstü bir yön de verecektir. yemek sırasında elektrik kesilir. bu aksiliğin üzerine çevrelerine baktıklarında, gizemli bir evde ışıkların hâlâ yandığını fark ederler. bu fark edişleri, tanık olacakları enteresan olayların da habercisidir. başlarının üzerinde süzülen insanları gördüklerinde dünyayı algılayış şekilleri değişmeye başlar, gerçekle hayal birbirine karışır. bu durum ilişkilerinde de bazı kırılmaları beraberinde getirir.

film 50 bin dolar bütçeyle çekilmiş. son zamanlarda böyle bir film izlerken pür dikkat odaklandığım ve gerildiğim başka bir film hatırlamıyorum. acayip merak ettirdi. bir kuyruklu yıldızın dünya üzerindeki etkisini anlatıyor. esasen paralel evrenler olduğunu, biz burada yaşarken başka bir versiyonumuzun başka bir yerde başka ihtimalleri yaşıyor olabileceğini düşündürüyor. kuantum ve schrödinger'in kedisi mefhumları çok dikkat çekiciydi. devamı çekilecek deniyor. ilgiyle bekliyoruz.

papillon

konusu: “bazı insanlar demir parmaklıklar ardında özgürlüğü öğrenir; bazılarıysa özgürlüğün içinde bile mahkûmdur.”

papillon tam olarak böyle bir film. ilk bakışta bir kaçış hikâyesi gibi duruyor ama aslında insan iradesinin, dostluğun ve umudun sınandığı çok ağır bir hayat anlatısı. film boyunca insan şunu düşünüyor: bir insanın elinden her şeyi alındığında geriye ne kalır? işte papillon'un cevabı net: “irade.”

henri charrière yani papillon, işlemediğini söylediği bir suçtan dolayı ağır ceza kolonisine gönderiliyor. ama filmin asıl meselesi mahkeme değil, insan ruhu. çünkü bazı hapishaneler duvardan değil, çaresizlikten yapılır. filmde geçen cehennem, aslında insanın içindeki yalnızlığın ve tükenmişliğin sembolü gibi.

papillon karakteri bana hep şunu düşündürdü: insan gerçekten özgürlüğü ne zaman anlıyor? rahat bir koltukta otururken mi, yoksa küçücük bir hücrede gökyüzünü özlerken mi? film bu soruyu tokat gibi yüzüne vuruyor insanın. hele o tecrit sahneleri… sessizlik bile bağırıyor sanki. açlık, yalnızlık ve zaman… üçü birleşince insanın bedeninden önce zihnini çürütüyor.

bir de louis dega karakteri var. belki fiziksel olarak güçlü değil ama filmin kalbi biraz da onda atıyor. papillon'un sertliğiyle dega'nın kırılganlığı birleşince ortaya çok gerçek bir dostluk çıkıyor. menfaatsiz, hesapsız, zor zamanda belli olan cinsten. günümüzde en çok eksilen şeylerden biri de bu zaten.

film şunu da çok iyi anlatıyor: sistem bazen suçludan daha acımasız olabilir. insanları “ıslah etmek” adı altında ruhlarını ezebilir. ama bazı insanlar vardır, kırılır ama eğilmez. papillon tam olarak öyle biri. defalarca düşüyor ama içinde küçücük de olsa bir kaçış umudu taşıyor. çünkü umut bazen bir insanın son ekmeğidir.

ve final… o final aslında sadece bir kaçış değil. bir meydan okuma. “beni bedenimle hapsedebilirsiniz ama ruhumla asla” diyen bir adamın haykırışı gibi. film bittikten sonra insanda garip bir his kalıyor. sanki zincirlerinden kurtulan sadece papillon değilmiş gibi.

papillon bana göre özgürlüğün değerini anlatan en sert filmlerden biri. çünkü özgürlük çoğu zaman kaybedilmeden anlaşılmıyor. insan bazen kendi hayatına bakıyor sonra… günlük dertlerin içinde söylenip duruyoruz ama aslında görünmez hücrelerimizde yaşıyoruz: korkular, bağımlılıklar, pişmanlıklar, alışkanlıklar…

belki de film bu yüzden yıllardır unutulmuyor. çünkü mesele sadece hapisten kaçmak değil. insan bazen kendinden kaçmak istiyor. ben bu filmin 2. çekilen renkli versiyonunu izledim. tavsiye ederim.

contact (mesaj)

uzay, bilim, insan ve inanç üzerine düşündüren filmlerden biri. bunu ayrıca yazmak lazım. çünkü bazı filmler izlenip biter, bazı filmler ise bittikten sonra insanın kafasında devam eder.

benim için iyi film biraz da budur. ekran kapanır ama film kafanın içinde devam eder. bir soru bırakır, bir şeyi araştırma isteği uyandırır, bazen başka bir kitaba veya başka bir filme götürür.

contact da tam olarak böyle bir film. bilim ile inanç arasındaki ilişkiyi, insanın evrendeki yerini ve yalnız olup olmadığımızı düşündürüyor.

zaten carl sagan'ın kaleminden çıkan bir hikâyeden daha fazlasını beklemek de normal.şu sözde çok güzeldi: eğer ki sadece biz varsak, bu epey büyük bir israf olurdu.

la migliore offerta (en iyi teklif)

yalnızca bir film değil. sanatı, aşkı ve ihaneti aynı hikâyede çok güzel bir şekilde işliyor. giuseppe tornatore'nin yönettiği filmde, hayatını sanat eserleri ve müzayedeler üzerine kurmuş virgil oldman'ın düzenli hayatı, gizemli bir kadınla tanışmasıyla değişiyor.

geoffrey rush'ın oyunculuğunu çok beğendim. virgil'in dışarıdan soğuk ve mesafeli görünen ama aslında çok yalnız ve kırılgan olan tarafını güzel yansıtıyor. ennio morricone'nin müzikleri de filme ayrı bir hava katıyor. bazı yerlerde karakterlerin söylemediği şeyleri müzik anlatıyor.

son sahne özellikle aklımda kaldı. virgil, claire'in bir zamanlar bahsettiği prag'daki “night and day” adlı restorana gidiyor ve orada onu bekliyor. saatin tik taklarını dinliyor. claire'in gelmeyeceğini belki de biliyor ama yine de bekliyor.

film de şu cümleyle bitiyor:

“i'm waiting for someone.”

insanın duyguları sanat eserlerine benziyor. sahteleri yapılabiliyor. gerçek gibi görünebiliyorlar ama sahte olabiliyorlar. her şeyin sahtesi yapılabilir; sevincin, acının, nefretin, hastalığın, iyileşmenin... aşkın bile.

filmi izledikten sonra aklımda kalan soru şu oldu: bir insanın sana karşı hissettiği şeyin gerçekten gerçek olduğunu nasıl anlarsın?

men of honor (onurlu bir adam)

gerçek bir hikâyeden uyarlanan film, abd donanması'nın ilk siyahi dalgıcı carl brashear'ın hayatını anlatıyor. ırkçılığa, ayrımcılığa ve birçok engele rağmen istediği yere gelmek için mücadele ediyor. önüne sürekli engeller çıkıyor ama vazgeçmiyor.

filmi izlerken ben de bir şeyler düşünmeye başladım. dalgıç onca zorluğa aşağılanmasına rağmen vazgeçmiyor. gerçekten azim herşeyi yener.

film notlarımın mantığı da biraz bu

sadece “izledim, güzeldi” demek değil. film bittiğinde bende ne bıraktı, ne düşündürdü, hangi soruyu aklıma soktu; onları da bir kenara yazmak.

çünkü bazı filmler iki saat sürer ama insanda yıllarca devam eder.