SİNEMA 9 Ocak 2026
4,6b OKUNMA     15 PAYLAŞIM

Her Şeyiyle Yerli Sinemamızın Yüz Akı Filmlerinden Biri: Takva

2005 tarihli Özer Kızıltan filmine geri dönüp bir bakalım.

takva çoğu kişinin sandığı gibi inançlı adamın sınavı filmi falan değil. tam tersine, inancın nasıl bir denetim aygıtına dönüştüğünü gösteren oldukça rahatsız edici bir film.

filmde takva denen şey insanın kendi arzularını sürekli gözetlediği, kendini içerden denetlediği bir sistem gibi çalışıyor. yani takva burada iyilik değil, düzen. inançlı kişi özgürleşmiyor aksine kendi içinde bir hapishane kuruyor. bu yüzden filmde inanç ne huzur veriyor ne de arındırıyor sadece sıkıştırıyor. hatta filmi günümüzdeki bazı siyasi partiler çerçevesinde bile yorumlayabiliriz.

muharrem karakteri tam olarak freud’un id–ego–süperego üçgenine sıkışmış hali. süperego aşırı şişkin. dini kurallar, yasaklar, günah fikri o kadar baskın ki id’e neredeyse nefes alacak alan kalmıyor. ama id yok olmuyor tabii. bastırılan şey kaybolmaz, sadece başka yerden sızar. su gibi. muharrem’de bu sızıntı rüyalarla, bedensel tepkilerle, korkularla ortaya çıkıyor. ego ise bu iki uç arasında arabuluculuk yapamıyor yavaş yavaş çözülüyor.

rüyalar bu yüzden filmde süs olsun diye yok. rüya sahneleri manevi mesaj falan da taşımıyor. gayet freudcu bir yerden çalışıyor. bilinçdışının sahnesi. gündelik hayatta dile gelmeyen cinsellik, arzu, dünyevî istekler rüyada kendine yol buluyor. muharrem’in rüyaları, bastırmanın iflas ettiğinin kanıtı gibi.

zaten bastırma dediğin şey bir yere kadar çalışıyor. sürekli, sistemli ve sert olunca bir noktada çöküyor. film boyunca bedenin devreye girmesi boşuna değil. titreme, huzursuzluk, korku, mide, terleme… bastırılan içerik geri dönüyor ama kelimeyle değil, semptomla.


mekanlar da çok şey söylüyor bu filmde. tekke, dergah, ofis… hepsi kutsal olduğu kadar bürokratik. inanç bireysel bir deneyim olmaktan çıkıp kurumsal bir yapıya dönüşmüş durumda. dua edilen yerle hesap yapılan yer arasındaki fark neredeyse silinmiş. kutsallık ile dosya arasında ince bir çizgi var ve film özellikle o çizgiyi gösteriyor. bu açıdan manyak işlenmiş bir film bence.

muharrem’in iktidarla ilişkisi de burada kritik. adam bir anda güç sahibi olmuyor daha çok gücün taşıyıcısına dönüşüyor. yetki aldıkça iradesi azalıyor. karar veriyor gibi görünüyor ama aslında kararların yükünü sırtlanıyor. iktidar onu büyütmüyor eziyor.

suçluluk meselesi ise filmin belki de en sert tarafı. ortada işlenmiş bir suç yok ama suçluluk hissi sürekli var. çünkü suç eylemden değil arzudan doğuyor. süperego için arzu zaten başlı başına tehdit. muharrem hiçbir şey yapmasa bile kendini suçlu hissediyor. bu da insanı içerden içerden kemiren bir şey.

beden bu yüzden filmde masum değil. denetlenmesi gereken bir alan. arzunun ilk belirdiği yer. ruhsal çatışma en net bedende görünür oluyor. film bedeni ne yüceltiyor ne de şeytanlaştırıyor sadece çatışmanın yüzeyi olarak gösteriyor.

takva klasik dini film kalıplarına hiç uymuyor gibi. ne arınma var, ne zafer, ne mutlu son. inancı kutsamıyor ama kolaycı bir şekilde de yerden yere vurmuyor. daha rahatsız edici bir şey yapıyor, baskıyı gösteriyor.

seyirci de bu yüzden rahat bir yere yerleşemiyor. ne "inanç ne güzel" diyorsun, ne de "hepsi saçmalık" diyerek işin içinden çıkabiliyorsun. film seni, bireysel inançla kurumsal güç arasındaki o gri alanda bırakıyor. yargı dağıtmıyor. belirsizliği özellikle koruyor.

bence en önemli anlattığı şey şu: inanç kurumsallaştıkça özne tek parça kalamaz.