Gazeteci Zeynep Oral'ın, 1967'de Jean-Paul Sartre ile Yaşadığı Enteresan Anı
bazı insanlar anahtarı kapının üstünde unutur...
dalgınlıktan değil, dünyanın kilitlenmeye değmeyecek kadar geçici olduğuna inandıkları için. jean-paul sartre da onlardandı belli ki. ama asıl mesele anahtar değil, o anahtarın neye açıldığı.
sene 1967... françois-noel babeuf'ü türkçeye çevirdiği için sabahattin eyüboğlu hakkında tutuklama kararı çıkıyor. cumhuriyet gazetesi de “fransız düşünürler ne diyor?” diye bir haber yayımlamak istiyor. birkaç kişiden görüş alıyorlar, bir de jean-paul sartre'dan alsak mı diye düşünüyorlar. bu görevi de zeynep oral’a veriyorlar. zeynep oral telefon ediyor habire, sekreter çıkıyor, durumu anlatıyor, ama arayan soran, dönen yok.
o sıralar sartre’ın sorbonne’da konuşma yapacağı bilgisi geliyor. zeynep oral hırs yapıyor, konuşmayı dinlemek için sorbonne’a gidiyor. hatta en ön sırada yer kapıyor. özgürlükler ve insan hakları üzerine yaptığı konuşmanın bir yerinde “daha yeni öğrendim, türkiye'de bir yazar bizim babeuf'ü çevirdi diye hapse atıldı, bu bir rezalettir” demez mi! konferans bitiyor, zeynep oral kürsüye doğru yürüyor, ama bir kalabalık, bir karambol, hop diye yok olup gidiyor sartre, yine konuşamıyor.
ertesi gün evine gitmeye karar veriyor. bir pazar sabahı, saat 11 falan, kapıcı yok ortada, apartman kapısı açık. kata çıkıyor, bir de bakıyor, dairenin kapısında anahtar var. anahtar kapının üstünde unutulmuş. açıp girsem mi diye düşünüyor. kapıyı çalsa biri çıkacak, derdini anlatamayacak. açıyor kapıyı, gözünü karartıp giriyor. küçük bir antre, bir yemek masası, dantel örtüler, tabaklar, masa kurulmuş. iki adım atıyor, karşısında sartre.. çizgili pijamaları, ayağında terlikleri var.
sartre bir an korkuyor, “kimsiniz, ne arıyorsunuz burada?” diyor. “özür dilerim, kapıyı vurdum, duyan olmadı, kapı aralıktı, ittim girdim" diyor zeynep oral. “ne istiyorsunuz?" diyor sartre. “ben günlerdir size telefon eden türk gazeteciyim, dün konuşmanızda da bahsettiğiniz konuyla ilgili olarak arıyordum” deyince “sekreterim söz etti, ama vaktim olmadı" diyor sartre. “bir bayanın yanında böyle pijamalarla olduğum için özür dilerim, ama randevunuz olduğunu bilmiyordum. misafirlerim gelecek, şimdi konuşursam ayaküstü bir şeyler söyleyeceğim, seçimi size bırakıyorum, yarın gelin, bir saatimi size ayırayım” diyor bütün nezaketiyle.
iki dakika ayaküstü yerine, koca sartre'la bir saat konuşmak daha cazip geliyor tabii zeynep oral’a. “kaçta geleyim?” deyince “bütün gün evdeyim, kaçta gelirseniz gelin” diyor. kapıya kadar geçiriyor sartre davetsiz misafirini, o sırada görüyor ki, anahtar dışarıda. “açıp girdiniz demek. hep anahtarı kapının üzerinde unutuyorum, ama bunu lütfen kimseye söylemeyin” diyor.
tabii zeynep hanım o gece heyecandan uyuyamıyor. sabah 10’da gidiyor eve, ama kimseler yok. karşı kahveye yerleşiyor, öğlen saatlerinde yine gidiyor, kapı duvar. akşamüstü beşte le monde gazetesini alıyor. simon de beauvoir'la ikisinin resmi dalga geçer gibi sırıtıyor: “bugün mısır yolculuğuna çıktılar.”
yaşasın kapıda unutulan anahtarlar, kahrolsun randevusuna sadık kalmayan varoluşlar!