Ciddiye Alınmayan Bir 911 Çağrısı ile Başlayıp Filme Konu Olan Cinayet: Ruthie McCoy
şeker adam, şeker adam, şeker a…
1992’de bir filmde kadın aynaya bakarak 3 defa “şeker adam” dedi, sonrasında olanlar kısa sürede bir korku ikonuna dönüştü. ama kimse, bu hayaletin ardında gerçek bir kadının, gerçek bir korkunun ve gerçek bir ölümün yattığını bilmek istemedi.
chicago’nun güneyinde, abla konutlarının karanlık bloklarından birinde, ruthie mae mccoy adında bir kadın yaşıyordu. ruthie 52 yaşındaydı. yıllarca zihinsel rahatsızlıklarla mücadele etmişti. paranoya, korku ve yalnızlık hayatının ayrılmaz parçalarıydı. biraz para biriktirmiş, o binadan taşınmayı planlıyordu. hayatını yeniden kurmaya çalışıyordu. yaşadığı yer, grace abbott homes hayal kurmak için hiç uygun değildi. yedi adet on beş katlı beton blok. asansörlerin çoğu çalışmazdı. merdiven boşlukları karanlıktı. her katta uyuşturucu bağımlıları, çete üyeleri dolaşırdı. burada hayatta kalmak, sürekli tetikte olmak demekti.
ruthie 11. katta, koridorun en sonunda oturuyordu. ve 22 nisan 1987 gecesi, korkusu gerçek oldu. ruthie saat 20.45’te 911’i aradı. sesi titriyordu:
“yan taraftan birileri duvarı parçalıyor…”
görevli ne demek istediğini anlayamadı.
“içeri girmeye mi çalışıyorlar?”
“evet… dolabı söktüler.”
“nereden?”
“banyodan… buradan geçmek istiyorlar.”
ruthie adresini verdi. daire numarasını söyledi. asansörün çalıştığını bile özellikle belirtti. çünkü polis bu binalara gelmeye hele de o kadar katı çıkmaya pek hevesli olmayacaktı. görevli, onun ne anlatmaya çalıştığını tam kavrayamadı. olayı sadece “komşu tartışması” olarak kayda geçirdi.
oysa ruthie doğruyu söylüyordu. bu binaların duvarlarının içinde, iki daireyi birbirine bağlayan dar boşluklar vardı. bakım görevlileri için yapılmıştı. ama hırsızlar ve çeteler için gizli geçit olmuştu. yan daireden dolabı söküp bu boşluklardan sürünerek ruthie’nin banyosuna ulaşmak mümkündü.
saat 21.02’de bir komşu silah sesleri duyduğunu bildirdi. ardından bir komşu daha aradı. polis geldi. kapıyı çaldılar. kimliklerini söylediler. ruthie’ye seslendiler. cevap yoktu. telefonla aramalarını istediler. telefon çaldı. uzun uzun çaldı. ama açan olmadı. anahtar getirdiler. uymadı. komşular bir şey görmediklerini söyledi. ve polisler, kapıyı kırmamaya karar verdi. dava edilmekten korkuyorlardı. binadan ayrıldılar.
ertesi gün ruthie yine görünmedi. komşusu debra lasley tekrar polisi aradı. polis ve güvenlik görevlileri geldi. yine kapıyı açmadılar. güvenlik görevlileri kapının kırılmasına karşı çıktı. polis yine gitti.
bir gün sonra kapı açıldı. ruthie mae mccoy yatak odasında bulundu. yan yatmıştı. kanlar içindeydi. dört kurşunla vurulmuştu. kurşunlardan biri akciğer damarını parçalamıştı. iç kanamadan ölmüştü. büyük ihtimalle polis kapıdayken çoktan hayata veda etmişti. katiller, yan daireden ilaç dolabını sökerek duvarın içinden geçip onun banyosuna girmişti. sonra da evden bir şeyler alıp kaçmışlardı. bu cinayet gazetelerde neredeyse hiç yer almadı. çünkü kamu konutlarında cinayet sıradandı. ama bu ölüm, farkında olunmadan bir filme hayat verdi.
yıllar sonra, candyman filmi gösterime girdi. filmde ruthie jean adında bir kadın vardı. banyosundaki aynadan beliren biri tarafından öldürülüyordu. komşuları onu deli sanıyordu. polisi arıyordu. yardım gelmeden yalnız başına ölüyordu. tıpkı ruthie gibi. film, 1890’da beyaz bir kadına âşık olduğu için linç edilen siyah sanatçı daniel robitaille’in hayaletini anlatıyordu. dövülmüş, eli kesilmiş, yerine kanca takılmış, bala bulanıp arılar tarafından öldürülmüştü. sonra candyman olarak geri dönmüştü.
bu hikâye uydurma gibiydi. ama linçler uydurma değildi. 1890’da 85 siyah erkek linç edilerek öldürülmüştü. william bell, beyaz bir kadınla evlendiği için asılmıştı. ırklar arası ilişkiler, amerika’da ölüm demekti. candyman işte bu korkudan doğmuştu. ama onu gerçekten korkunç yapan şey, kanca eli değil. onu korkunç yapan şey, ruthie mae mccoy’un sesi olmuştu.
“dolabı söktüler… banyodan geliyorlar…”
ve sonra… sessizlik.