Bu Senenin Orijinal Konusuyla Dikkat Çeken Filmlerinden Sırat'ın Vermek İstediği Mesajlar
hayat ve arayış... "insana ölmeyi öğreten aslında yaşamayı öğretiyordur." der montaigne...
sırat, distopik bir dünyada geçen ve sistemin dışında kalmayı seçmiş olan insanların alternatif bir hayat arayışı ile kendini sağaltma ve bulma çabasının anlatıldığı oldukça özgün ve cesur bir oliver laxe filmi.
bir çöl coğrafyasında devasa kolonların yaydığı tekno müzikle dans ederken meditasyon yapıyormuş gibi kendinden geçen, o müzikte o trans halinde kendini maneviyat arayışına teslim eden, sistemin dayattığı kalıplaşmış normları reddederek maddi dünyadan yaka silkmiş epeyce kalabalık bir rave grubu...
bazıları bu noktaya gelmeden önce, geçmiş savaşlarda kolunu ya da bacağını kaybetmiştir.
günlerini ot içerek, bir yerden başka bir yere giderek geçiren çoğu berbat kıyafetler, garip saçlarla ürkütücü bir görüntüye sahip bu insanlara bir gün kızını arayan bir baba, luis katılır.
kızı böyle bir gruptayken iletişimi kesilmiştir. kayıptır. baba, yanında küçük oğlu ve köpeği, araziye hiç uygun olmayan aracı yani her şeyiyle yollara düşmüş, işte buralara gelmiştir.
gözüne kestirdiği kendi hâlinde bir grubun yardımını ister. bir dostluk ve yoldaşlık ilişkisi içinde yaşayan bu küçük grubun üyeleri kızın fotoğrafına bakıp onu hiç görmediklerini ancak bildikleri başka bir yerde olabileceğini söylerler. onlar da oraya gidiyorlardır.
baba onlarla gitmek ister fakat reddedilir. yol zorlu ve tehlikelidir, bu amatör adamın sorumluluğunu almak istemezler. buna rağmen seçeneği olmayan baba onları takip etmeye başlar ve sonunda aralarına kabul edilir. böyle başlar yolculuk...
yol gerçekten zorlu, sürprizli, tuzaklar ve tehlikelerle doludur. bu hiçbir şeye benzemeyen, modern insandan ayrık tuhaf insanlar katıksız insan çıkar; dünyanın bir yerinde birileri yine diğerlerini öldürürken, bu grup diğerini yaşatmak için her şeyi yapar. yardımlaşma, dayanışma, dostluk ve iyiliğin olabilecek en güçlü örneğini verirler.
film alegoriktir kanımca; görünen göründüğü gibi, hiçbir şey beklendiği gibi değildir. hayat gibi... senaryoda imzası bulunan laxe, çöl, yol-yolcu ve yolculuk bağlamında hayatı sorgular... çöl, gizemli ve çekici olduğu kadar hiçbir şeyi saklamanın ve saklanmanın mümkün olmadığı çıplak, acımasız bir yer; gerçeğin ta kendisi.. burada insan da kendisi olur.
nietzsche'nin de imgelerinden biridir çöl. modern kültürle yüzleşmenin alanı ve nietzsche’nin ona yönelik eleştirisinin aracıdır. o, modern dünyaya egemen olan toplumu ve toplumsallığı çölleşme olarak teşhis eder.
çölleşme yeryüzünün kaderi ve kıyametidir. nedeni ise ona göre giderek büyüyen nihilizmdir. bu çöl yalnız fiziksel değil, metafiziksel bir çöldür.. nietzsche'ye göre ikili bir işlevi olan çöl hem bir felâketin imgesi ve hem de kurtuluşun mekânıdır. çöl yoksunluğun, yalnızlığın, tükenmişliğin olduğu kadar kurtuluşun, yaşamın yeniden yaratılmasının alanıdır.
yol zorludur. maddi manevi güçlü olmak gerekir der laxe. nitekim baba yolu kaldıramaz. yorulduğunda hata yapar ve oğlunu köpeği ile birlikte kaybeder.
yolda kaybolurlar... haritanın içinden çıkamamışlardır. bir çobandan yardım isterler. çoban tiplerinden korkar, kaçar. bilmedikleri bir çöle varırlar... müziği açıp o âna kadar hiç görülmemiş şekilde en estetik, neredeyse insanda kuğu gölü izliyormuş hissi yaratan ruhani danslarına başlarlar. onlar müzikte ve içsel arayışlarında kaybolmak isterler. fakat çöldür burası. kaçınılamaz gerçeğin dayanılmaz, zalim aynası... "gerçeğin çölüne hoş geldiniz" diyordu kemal sayar bir kitabında... mayınlar tek tek patlamaya başlar.
filmin adı kanımca, çöl sekansında babanın gözünü karartıp mayınlı ve kumlu olan alanla karşıdaki kaya arasındaki yolu geçmesine bir atıf. araçlarını ve arkadaşlarını kaybettikten sonra bulundukları yerde kıstırılmışken birden yürüyüş yapıyormuş gibi tempolu adımlarla dümdüz karşıdaki güvenli kayaya doğru yürür luis...
onun yürüdüğü bu yol, ardından diğer ikisinin arka arkaya aynı hizada durarak takip ettiği o an, görünmeyen ince bir çizgiyi andıran, yaşamla ölüm arasındaki, cennetle cehennem arasındaki sırat... "ama nasıl geçtin?" sorularına muhatap olan luis "hiç düşünmedim" demişti... "hiç düşünmeden" üzerinde durulması gereken bir söz...
acıyla ve tecrübeyle değişmiş, ruhsal olarak farklı bir yere gelmiş olan baba sınavını geçmiştir. kendi yolculuğunda arınır insan. bilindiği üzere sirât, islam inanışındaki sırat köprüsü'ne vurgu yapıyor. yine inanışa göre, müminler inançlarının gücü ve eylemlerine bağlı olarak sırat'ı şimşek, rüzgâr veya koşar adımlarla geçerler.
yolculuk sürüyor, bilinmeze, beklenmeyenlere, sürprizlere... daha durgun, daha yorgun, kayıplarla daha acılı... yaşam sürdükçe, sürecek. kız bulunur mu, kim bilir. o, hayattaki arayışı simgeleyen bir metafor.
karizmatik yönetmen oliver laxe, sinemayı bir hikâye anlatımından ziyade, izleyicide kalıcı bir "hâl" bırakan, kader ve insanın içsel yolculuğuna odaklanan bir deneyim olarak tanımlar. özellikle sirât'la ilgili olarak, "sirât, kahramanlık değil, ölçüdür; geçmek, bir şeyi atlamak değil, üstünden özenle geçmektir" ifadesini kullanmıştı. onu daha önce a que arde/ ateş gelecek-yangın yeri ve mimosas'la tanımıştık.
laxe'ı yorumlamak kolay değil. ancak filmde oyuncu olarak yer alan iki köpeğin sevgi ve dostluk kavramlarını simgesel olarak ifade etmek bağlamında verdikleri destek inkâr edilemez. ya böyle ya da birbirini boğazlamak, havaya uçurmak şeklinde iki zıt ve sert uç, seçenek olarak gözümüzün önüne seriliyor.
oyuncu demişken, başrolde pan'ın labirenti'nden tanıdığımız masal diliyle "kötü kalpli" aslında faşist bir yüzbaşıyı canlandıran ve bu filmde 60 yaşın getirdiği oyunculuk tecrübesini hissettiren katalan oyuncu sergi lópez bulunuyor. sirât müziği ile hafızalarda yer edecek bir film; müzik ünlü ve ödüllü fransız besteci kangding ray'e ait.
sirât, bence kayıplar ve kalanlarla hayat, ölüm ve arayış üzerine alışılmadık bir çalışma, bir başyapıt ve laxe'ın amaçladığı içsel bir yolculuğun öyküsü...