SİNEMA 11 Mayıs 2026
823 OKUNMA     10 PAYLAŞIM

2025'in En İyi Filmlerinden Biri Olarak Gösterilen Sirat'in Detaylı İncelemesi

2025 çıkışlı İspanya-Fransa ortak yapımı Oliver Laxe filmini es geçmeyelim.

sirat her şeyiyle ezber bozan bir film, orası aşikar

sanırım izleyeni bu kadar bölmesi de cüret ettiği, kalkıştığı şeyi ezber estet kalıpların dışını çıkarma çabasındaki kırılmalarla ilgili. haliyle sanatçı bir anlatıcı olarak kendi kürsüsünde tanıdık sözcüklerle benimsediği üsluba uygun bir anlatı yaratmak istiyor. hep söylüyorum (ben söylemiyorum elbette sadece ) anlatılmamış bir şey yok; ama hala anlatma olanakları var. bu film kötü, vasat derken onun karşısına ne koyduğunuz da önemli ama o benim için bergman, tarkovski değildir mesela. sanatçının esası, hakikatidir benim için temel mesele. zira bu ''tasavvufi bir mad max ve zeka geriliğinden (çağın yarattığı) muzdarip çağın hunharca övgüsü aslında' gibi bir ifade biçimi de kendi içinde yeterince yanlış. hem üstenci hem de kendi yorumlama ekseninde daha önce, yapılan sizin bugün için yaptığınız benzer itirazların arkaik kalıntılarını taşıyor içinde. zira bizlerden önce de başkaları bergman, tarkovski ve niceleri için benzeri eleştirileri yaptı. 4000 yıl önce de medeniyetlerin yaşlıları gençlerden şikayet ediyordu. esas konuşulması gereken yorum/aşırı yorum noktasında kriter olarak, süjenin o öfke ve şikayetlenme yerine ne koyduğu. çağ aptal, insan aptal, herkes aptal ama sizin arzunuz ve beklentinizi karşılayan her şey mükemmel. mesela nolan da kimileri için yaşayan en büyük yönetmen inanırsanız...

sanatın bizim arzularımızı tümüyle beslemek, tatmin etmek gibi bir sorumluluğu yok

dünyaya, yaşama, geri kalan tüm sosyal, felsefi, tarihsel vs. disiplinlere karşı elbette bir etik, estetik vazifesi var ama bu çağının katı kanonlarıyla çevrilmiş her yaratıcının o mecburi uyanışla yarattığı büyük eserler için bir bedel ödemediği anlamına gelmemeli. zira o burjuva kanonlarıyla çevrilmiş her disiplini delip geçen bütün yaratıcılar vakti zamanında bol bol taşa tutuldu. tiyatro, müzik, edebiyat fark etmeksizin bu böyleydi. ki hala öyle.

sirat'in nefeslendiği daha doğrusu perdeye savurduğu o nefes oldukça kuvvetli kim ne derse desin. ayrıksılığına biçim ve içerik olarak şiar edindiği şablon her şeyiyle neredeyse yerli yerinde. ihtimalen dramatik yapısındaki o kırılma anlarındaki ürkütücü gerilim üstünde epey düşünmüş yönetmen. ama bunu ucuz bir silah gibi kullanmamış mesela. yani bunu anlatıda bir tür aşırılık pornosu gibi kullanmıyor haylazlık olsun diye. ya da seyirciyi kendine ikna etmek için kathartik bir yanılsama silahı olarak kullanmıyor kesinlikle. buradan hakkın yedirmem ben bu adamın.


beri yandan benzeşmez, aynı tartı da ne işi var dediğimiz bir sürü şeyi bir araya getirerek tam da bizim o kanonik yobazlığımıza bir fiske atıyor. neden? çünkü hepimiz bir şeyleri delicesine seviyoruz ve o nizamı bozan şeylere tepemiz atıyor. ama onun nizamı bozarken yaptığı şeyin nitelik ve değerine yeterince dikkatli gözlerle bakmıyoruz. çünkü bunu yapma hakkımız var. bu arada filmi ii yapan şey o aşırılığı da değil üstelik. totalden ne çıkardığı. bu arada benim de yıllardır üstüne çok düşündüğüm şeylerdendir; sanat yapıtını türdeşlerinden ayıran temel şey sadece yapı bozum mu , yoksa tam da yaratıdan çıkan o kutsal öz mü? elbette soru safiyane, retorik ve cevabı da her ikisi muhtemelen. bazen bunu öylesine sade ve basit dokunuşlarla yapıyor ki bazı sanatçılar, aşık oluyorsun işte, darmaduman bir şekilde ortaya çıkan şeye. mesela örnek banshees of inisherin. bu kadar basit görünüp, ancak ve ancak kendisiyle tanımlanabilecek standartta bir şey yapmak inanılmaz bir iş. 21. yüzyılın ilk çeyreğinin en iyi 3 filminden bir benim için. onca tanıdıklığın içinden süzüp çıkardığı o özü başka hiçbir şeyle tanımlayamıyorum ben. ama yine de en nihayetinde bu benim yorum. başkası için hiçbir şey ifade etmeyebiliyor tüm bunlar. bir de sirat gibi bir film var. oldukça yabancı. elbette tanıdık şeylere sahip. ama tartıya öyle benzeşmez şeyleri koyup, oradan öyle garip bir nefes çıkarıyor ki ya nefret ya hayranlık uyandırıyor. cidden ortası yok. yaptığı hokkabazlığın bin farklı varyasyonunu çok daha anlaşılmaz, katı şekilde yapıp,yapıtla, seyirci arasındaki anlam bağını misli misli bozan bir sürü film var. ve o filmlerin çoğu bir derdi var gibi görünüp cidden hiçbir şey anlatmaya filmler. onların sırf sözde sembolik şekilde izleyene çözümleme alanı bıraktığı düşünülen ifadeleri bu filmi onlardan değersiz yapmıyor, onları da bundan daha değerli yapmadığı gibi. zira hepimizin bildiği gibi insanın olduğu her yerde üçkağıt, ahbap çavuş ilişkisi var. sanat/sanatçı kutsallığı hakkın rahmetine kavuşalı çok oldu.

herkesin ve her şeyin (ve hatta en çok ruhların) sakatlandığı, fiziki, ruhsal büyük bir sakatlık, koparılma ve kopuşun bir parçası olarak oradan oraya sürüklendiği bu muhteşem enformasyon çağında sizin, benim, bizim çölümüz sosyal medya, tiktok, instagram, ekşi sözlük, twitter işte. herkes mevzilendiği, taraftarı olduğu yerden dünyanın canına okuyor. hepimiz o nereden çıkıp geldiğini anlayamadığımız hayali dalganın, tasavvurunun görünmezliği karşında yetersizlik hissinden dehşete düştüğümüz asla tatmin edilemeyen doyum ve arzunun şiddetli azarlamasına kulak verip, kendi çölümüzde oradan oraya bir arayışı sürdürüyoruz. konu sadece uzuvların olmamasından doğan eksiklik değil ki zaten bu sembol geriye kalan ve tam olarak görülen her şeyin sakatlığına! güzel bir işaret çekiyor. çünkü tamlık yok, olmayacak ve bunu öyle mistik, tasavvufi bir üstencilik, akıl verme yoluyla da yapmıyor sirat. zaten yapsa en fazla ukala dümbeleği bir herzeye dönüşürdü. arayışın, çölde başlayan ve biten ya da hiç bitmeyen o arayışın kime, nereye, hangi dünyaya ait olduğunu merak ediyor ve kendine mitopoetik olarak kılavuz aldığı her şeyin anlamı üstüne herkesi serbest bir düşünme haline çağırıyor. mesela ben bu filmi ibsen'in 19. yüzyılda yazdığı o muhteşem deliliği peer gynt'le eşleştirdim kendimce. ne alaka diye sormayın. çağrışım serbest, ruhlarımız ve estetik kriterlerimiz elegant, snob ve soylu.


hani diyor ya şair; ruhlarımız soylu, soylu olmasına da artık o kadar sakatız ki her açıdan, soyluluğun iması da, imanı da kalmadı. varmak dediğimiz hep bir vaha işte... film de tüm bu poetik delüzyonunun bilincini ve ruhunu ona bakanla paylaşmak istiyor işte hiç fena olmayan bir şekilde. ve altına girdiği şeyi estetik bir atlas gibi omuzlayarak ayağa kaldırıyor hakkıyla.

yoksa çağcıl bir gerileme yekünüyle bakarsak ya herkes aptal, ya da herkes çok akıllı işte. komik olan da çağın da tam böyle söylemlere ihtiyaç uyması ya işte. ha bu arada son 6 ay da ve özellikle son 1 haftada dünya sathında olanlar gözümüzün önünde işte. dünyayı yöneten bir avuç aptalın bağnazlığının gölgesinde, göz göre göre savaşa sürükleniyoruz ve yaşamaya bile utanır hale geldik ve bazen tam da sirat gibi filmler yaşadığımız cehennemin gözünün içine içine bakıp, bize de oraya bakma imkanı veriyor.