Amerika'nın, Venezuela Operasyonu ile Dünya Siyasetinde Açtığı Tehlikeli Kapı
yeni yılın ilk haftasında dünya, uluslararası hukuku hiçe sayan şok edici bir eşkıyalığa tanık oldu. abd özel kuvvetleri delta force, aniden gerçekleştirdiği askeri harekatla venezuela'ya saldırdı ve devlet başkanı maduro'yu eşiyle birlikte kaçırarak abd'ye götürdü. venezuela'nın dört bir yanında askeri üsler bombalanırken, karakas'ta sabaha karşı patlama sesleriyle uyanan insanlar ülkelerinin işgalini canlı yayında izledi. trump operasyonu bizzat doğruladı; maduro'nun artık tutuklu olduğunu ve venezuela'nın yönetimi ile petrol satışının "güvenli bir geçiş süreci tamamlanana dek" abd tarafından devralınacağını ilan etti. bu açıklama, modern dünya düzeninin temelini oluşturan egemenlik prensibine doğrudan meydan okuyan, küstah bir "fetih" duyurusuydu.
abd'nin venezuela'ya yönelik askeri müdahalesi sonrasında paylaşılan bu görüntüde, başkan nicolás maduro kelepçeli halde abd güçlerince götürülürken görülüyor. trump yönetimi, venezuela'daki yönetimi "geçici olarak devraldığını" ilan etti.
uluslararası hukuk!
bu operasyon, uluslararası hukukun ve adaletin nasıl kağıt üzerinde kaldığını apaçık ve acı bir şekilde gösterdi. bağımsız bir ülkenin topraklarına ansızın girip, devlet başkanını yatak odasında baskınla derdest etmek tüm uluslararası kuralların ihlâlidir. ancak abd yönetimi bu haydutluğu "maduro tutuklandı, suçlarının cezasını çekecek" diyerek dünya kamuoyunda meşrulaştırmaya çalışıyor. gerçekte yaşanan, güçlü olanın kendi hukukunu dayattığı barbarca bir güç gösterisidir. nitekim bu durumu yorumlayanlar, "uluslararası hukuk diye bir şey yok; güçlünün hukuku var" demekte ve lider kaçırmanın abd'nin gücünü değil haydutluğunu gösterdiğini vurgulamaktadır.
pek çok ülke bu korsanlık karşısında şaşkın veya sessiz kalırken, kimi ülkeler ve liderler sert tepki gösterdi. örneğin türkiye'de pek çok siyasi, bu adımı "hukuksuz ve haksız bir girişim" olarak niteleyip 15 temmuz 2016'daki darbe girişimine benzetti. yapılan ortak eleştiride, "bir ülkeyi kimin yöneteceğine o ülkenin halkı karar verir; maduro'yu iktidara getirecek veya götürecek olan da venezuela halkıdır. abd'nin bu eylemi bm ilkelerine ve uluslararası hukukun temel taşı olan egemenlik kavramına aykırıdır, asla kabul edilemez" denildi. gerçekten de maduro'nun kelepçelenip abd'de yargılanmak üzere teşhir edilmesi tüm egemen ülkelere bir hakarettir: amerika adeta dünyadaki her devlete "sizin egemenlik hakkınız yok, istediğim ülkeye girer, liderinizi alır, kendi mahkememde yargılarım" mesajı vermiştir.
bu gidişat, "medeniyet" maskesi takmış güçlerin aslında birer eşkıya gibi davrandığını ve hukukun yerini kaba gücün aldığını gözler önüne seriyor. uluslararası toplumun düzeni koruyacak mekanizmaları ya etkisiz kalıyor ya da güçlü devletlerin çıkarlarına teslim oluyor. ne yazık ki birleşmiş milletler ve benzeri kurumlar bu işgali önlemede tamamen çekimser kaldı; caydırıcı bir adım atmak yerine kınamakla yetindiler, gerçi caydırıcı adımlar neler olabilirdi? o da ayrı bir tartışma konusu. dünya, orta çağ'daki derebeylik kanunlarına geri mi dönüyor? eğer güçlü devletler dilediğinde başka bir ülkeyi işgal edip liderini alıkoyabiliyorsa, zaten tartışmalı olan uluslararası hukuk inancı koca bir yalandan ibaret demektir.
monroe doktrini'nden "don-roe" doktrini'ne: iki asırlık hegemonya
aslında washington yönetiminin bu pervasız tavrı bir anda ortaya çıkmış, münferit bir çılgınlık değil; iki asırlık emperyalist bir vizyonun güncellenmiş tezahürüdür. trump, maduro'nun tutuklanmasına gerekçe olarak bizzat monroe doktrini'ne atıf yaptı. 1823'te abd başkanı james monroe tarafından ortaya atılan bu doktrin, avrupa güçlerinin batı yarımküre'ye müdahalesini önlemeyi amaçlıyordu. ancak sonraki abd başkanları bu söyleme sık sık sarılarak latin amerika'yı "arka bahçeleri" gibi gördüler ve kendi müdahalelerine zemin hazırladılar. örneğin 1904'te theodore roosevelt, monroe doktrini'ne bir ek yaparak "karışıklık çıkan latin ülkesine abd müdahale edebilir" şeklinde yeni bir yorum getirdi. bu roosevelt corollary (ilkelerin genişletilmesi) ile abd, panama'dan karayipler'e kadar bir dizi müdahaleyi sözde "düzen sağlamak" adına meşrulaştırdı. kısacası, monroe'nun mottosu "amerika amerikalılarındır" idi, roosevelt ise "arka bahçemde istemediğim düzen varsa ben düzeltirim" diyordu.
işte trump da şimdi aynı geleneği küstahça sürdürüyor. hatta abd'nin 47. başkanı olarak kendi adına gönderme yapıp bu yeni doktrine esprili bir şekilde "don-roe doktrini" diyenler bile çıktı. trump yönetimi, 2025 ulusal güvenlik stratejisi'nde latin amerika'ya özel vurgu yaparak "amerikan nüfuzunun asla sorgulanmayacağını" ilan etmişti. nitekim maduro'nun devrilmesi bu stratejinin ilk meyvesi oldu: beyaz saray, venezuela'da sadece "arka bahçesini temizlemekle" kalmadı, aynı zamanda "bundan sonra bölgede işbirliği yapmayan liderlerin akıbetinin benzer olacağı" uyarısını yaptı. trump operasyon sonrası yaptığı konuşmada, maduro yönetiminin "yabancı düşman unsurları -,aynı gün maduro ile temaslarda bulunan çin'i kastediyor- bölgemize soktuğunu, abd çıkarlarını tehdit ettiğini" söyleyerek bu adımı haklı göstermeye çalıştı. ardından da "amerikan üstünlüğünün bu yarımkürede bir daha asla sorgulanmayacağını" ve "kötü komşular yerine iyi komşularla, istikrar ve enerjiyle çevrili olmak istiyoruz" diyerek esas niyetini ve doktrinlere bağlılığını ele verdi. "o ülkede muazzam enerji kaynakları var, bunu korumak bizim için çok önemli; kendimiz ve dünya için buna ihtiyacımız var" sözleri, aslında meselenin demokrasi değil petrol olduğunu itiraf eder nitelikteydi, sözde uyuşturucu sorunuyla başlayan sürecin geldiği nokta... aynı abd, geçmişte türkiye'nin de kenevir ekimini durdurmasını istemiş, lakin cevabını almıştı.
derdimiz demokrasi değil, petrol
abd'nin bu tür müdahalelerde geleneksel kılıfı "özgürlük ve demokrasi getirmek" idi. bilindiği üzere demokrasi aşığı olan abd, her neresi olursa olsun oraya demokrasi götürmesiyle meşhurdur. oysa bu kez maskeye bile gerek duymadılar. trump açık açık venezuela'nın petrolüne göz koyduğunu duyurdu: "venezuela'daki petrol ticareti sıkıntıdaydı. en büyük petrol şirketlerimiz oraya gelecek ve kötü altyapıyı düzenleyeceğiz" -abd yine iyi niyetli- diyerek ülkenin en değerli varlığına el konacağını ilan etti. abd dışişleri bakanı (bu süreçte görev alan ismin marco rubio olması manidar) da maduro'yu meşru lider olarak tanımadıklarını, "teslim olması için fırsatlar verildiğini ama reddettiğini" söyleyerek suçu yine kurbana attı. tıpkı eski sömürgecilerin yaptığı gibi, işgali "medeniyet götürme, suçluyu cezalandırma" söylemiyle pazarlamalarına karşın gerçekte yapılan zorbalık ve yağmadan ibaret.
lityum darbesi
bu noktada akıllara, tesla'nın ünlü patronu milyarder elon musk'ın 2020'de attığı ve sonra sildiği küstah tweet geliyor: "istediğimiz kişiye darbe yaparız, alışın!". musk bu mesajıyla abd dış politikasının gizli ajandasını ağzından kaçırmıştı, aslında malumun ilanıydı. zira bu laf, 2019'da bolivya'da devlet başkanı evo morales'e karşı yapılan darbeyle ilgiliydi. bolivya, devasa lityum rezervleriyle musk'ın elektrikli arabaları için kritik bir kaynaktı; morales ise bu zenginliği halkının yararına kullanmak istiyordu. darbe başarılı olur olmaz musk'ın şirketi tesla'nın hisselerinin değer kazanması tesadüf değildi. bir twitter kullanıcısı "bolivya'daki darbeyle insanların iyiliği için mi, yoksa lityumu ele geçirmek için mi uğraşıyorsunuz?" diye sorduğunda musk, o meşhur cevabı verdi: "we will coup whoever we want. deal with it." (istediğimiz hükümeti deviririz, alışsanız iyi olur.). sonradan pişman olup bu mesajı silse de niyetin açık bir itirafı olarak tarihe geçti. nitekim bu tavır bolivya'da "lityum darbesi" olarak anılıyor; musk güya dalga geçercesine "zaten lityumu avustralya'dan alıyoruz" diyerek işin içinden sıyrılmaya çalışsa da kimseyi ikna edemedi. bu noktada akıllara şu soru geliyor; "starlink" sadece iyi niyetli bir iletişim hizmeti mi, yoksa musk'ın gizli ajandası mı?
venezuela örneğinde de durum farklı değil: maduro yıllardır "uyuşturucu kaçakçılığı" ile suçlanıyordu, abd makamları başına ödül dahi koymuştu. oysa şimdi maduro'yu devirmek uğruna yapılan bombardıman sayesinde latin amerika'daki barış da tehlikeye atıldı. abd'nin derdi ne gerçekten uyuşturucuyla mücadele ne de venezuelalıların özgürlüğü; tek dert petrol. zaten washington'daki yetkililer de artık pek de zahmet edip "demokrasi" nutukları atmıyorlar; trump'ın kendi sözleriyle; hedef "venezuela'nın doğal kaynaklarını ele geçirmekten ibaret". bu kadar dürüst(!) oldukları için kendilerini kutlamak gerek: dünyaya demokrasi vaat edip petrolüne konmaktansa, doğrudan "petrolü alacağız" demeleri bir nebze de olsa samimiyet içeriyor. ne de olsa tek dişli canavar, dişini saklama gereği duymuyor.
novus ordo seclorum
amerikan bir dolarının üzerindeki yazıya dikkat ettiniz mi? "novus ordo seclorum" yani "yeni dünya düzeni". bu olay, küresel ölçekte son derece tehlikeli bir eşik anlamına geliyor. artık herhangi bir ülkenin -elbette geçmişinde sömürgecilik olmayanlar- lideri, "acaba bir sabah abd komandoları kapımı kırar mı?" diye düşünmeden edemeyecek. özellikle de washington'un çıkarlarına ters düşen, stratejik kaynaklara sahip ülkeler için bu yaşamsal bir tehdit. trump, maduro'yu devirdikten sonra iran, küba ve hatta diğer "uyumsuz" ülkelerin de benzer akıbete uğrayabileceğini ima etti. bunun açık tercümesi şudur: "ya istediğimi yap, ya da bir gece ansızın gelir seni alırım." 21. yüzyılda yeni dünya düzeni böyle mafyavari bir söyleme mi teslim olacak?
türkiye gibi ülkeler açısından da çıkarılacak dersler var. venezuela, coğrafi olarak uzak görünse de bu saldırganlık pandora'nın kutusu misali açıldıktan sonra dalgaları her yere yayılabilir. ümit özdağ, maduro operasyonunu hatırlatarak "bir ülkeyi kimin yöneteceğine o ülke halkının iradesi karar verir. maduro'yu getiren de götürecek olan da venezüella halkıdır" dedi ve türkiye'nin 15 temmuz'da benzer bir komplodan kurtulduğunu hatırlattı. gerçekten de 2016'da türkiye'de yaşanan darbe girişimi başarılı olsaydı belki de bugün bir başka ülkenin kuklası bir yönetim iktidarda olacaktı. bu nedenle, ulusal birlik ve bağımsız savunma gücü her zamankinden önemli. atatürk'ün yaklaşık yüz yıl önce yaptığı uyarı bugün hala geçerli:
"istiklal ve cumhuriyetimize kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir." – mustafa kemal atatürk
atatürk'ün bu sözleri, bir ülkenin başına gelebilecek en karanlık senaryoyu betimlerken aynı zamanda umudu da içerir: böyle bir durumda dahi milletlerin kendi azim ve kararlılığıyla bağımsızlığını geri kazanabileceğini bizlere hatırlatır. bugün venezuela halkı belki bir çıkmazda, liderleri esir alınmış ve gelecekleri belirsiz. fakat tarihte nice sömürgeci ülkenin hevesi, karşısında direnen uluslar sonucunda kursağında kalmıştır.
dünya kamuoyundan yükselen tepkiler biraz formalite icabı görünse de hiç olmamasından iyidir. türkiye'de iktidar ortağı mhp bu müdahaleyi kınarken, muhalefet partileri de "emperyalist darbe" karşısında dayanışma mesajları verdi. bazı bağımsız siyasetçiler ise abd'yi küresel bir haydut olarak niteleyip uluslararası toplumu bu zulme karşı ilkeli duruş sergilemeye davet etti. yani eğer bugün sessiz kalınırsa, yarın hepimizin başı yanabilir.
sonuç: canavarın dişi göründü
venezuela'daki olay, uluslararası ilişkilerde maskelerin düşüp gerçek niyetlerin açıkça ortaya konduğu bir dönüm noktası oldu. "medeniyet" söylemiyle süslenen müdahalelerin aslında çıplak güç gösterisi olduğu iyice netleşti. tek dişi kalmış canavar, yani güçlünün hukuku, sahnedeki yerini alırken; hukukun üstünlüğü, egemenlik hakları, uluslararası normlar sahneden çekildi.
bu yeni dönemde özellikle küçük ve gelişmekte olan ülkelerin uyanık olması gerekiyor. çünkü görünen o ki "güçlü olan, istediğini alır" anlayışı artık açıkça dile getiriliyor ve dünya bunun normalleşmesine doğru itiliyor. eğer küresel toplum bu gidişe dur diyemezse, yarın herhangi bir ülkenin doğal kaynaklarına göz diken bir süper güç, benzer bir bahane ile o ülkeyi de hedef alabilir.
yine de tarih, eşkıyaların dünyaya hükümdar olamadığını defalarca kanıtladı. güç zehirlenmesine uğramış imparatorluklar, eninde sonunda halkların direnişi ve birlikteliği karşısında yenilgiye uğrarlar. bugün venezuela için kara bir gün olsa da dünya halklarının dayanışması ve adalet talebi, bu zorbalığın kalıcı olmamasını sağlayabilir. barbarlık kazanmayacak, adalet er ya da geç galip gelecektir. çünkü gerçek medeniyet, mazlumun yanında durmakla ve hukuku korumakla mümkündür -canavarın dişine teslim olmakla değil.