Amerikan Askerlerinin Nazileri Esir Tuttuğu Toplama Kampı: Rheinwiesenlager
toplama kampları ama bu kez naziler için…
1945 baharında, savaşın sonu artık herkes için kaçınılmazdı. ii. dünya savaşı avrupa’yı harabeye çevirmiş, milyonlarca insanı yerinden etmişti. batıdan ilerleyen müttefik orduları ren nehri’ne ulaştığında, alman askerleri için tek bir seçenek kalmıştı: teslim olmak.
teslim olduklarında ise, bir esir kampına değil; uçsuz bucaksız, dikenli tellerle çevrili bir tarlaya getirildiler. burası, ren kıyısındaki “rheinwiesenlager” kamplarından biriydi.
ilk bakışta burası bir kamp gibi görünmüyordu. kimseye bir barınak verilmedi. ne çadır vardı ne de yatak. binlerce asker elleriyle toprağı kazıp çukurlar açtı ve içine kıvrıldı. yağmur yağdığında çukur çamura dönüşüyor, güneş çıktığında toz boğuyordu. günler ilerledikçe kalabalık artıyor, alan daralıyordu.
amerikan ordusu başkan dwight d. eisenhower’ın kararıyla, kamptakileri “savaş esiri” olarak değil, “silahsız düşman kuvveti” olarak sınıflandırmıştı. bu karar, cenevre sözleşmesi kurallarının uygulanmaması anlamına geliyordu. yani yeterli yiyecek, barınak ve sağlık hizmeti sağlamak zorunda değillerdi. barınak yoktu, düzenli sağlık hizmeti yoktu, verilen yiyecek ise hayatta kalmanın sınırındaydı.
kalabalık, kampların en ağır yüklerinden biriydi. 100 bin kişi için planlanan alanlarda neredeyse iki katı insan vardı. insanlar yan yana, omuz omuza yaşıyordu. kişisel alan diye bir şey yoktu. bu sıkışıklık sadece rahatsızlık değil, aynı zamanda ölümcül bir tehlikeydi.
tuvalet diye kazılan çukurlar kısa sürede doluyor, yağmurla birlikte taşarak yaşam alanlarına karışıyordu. temiz su neredeyse yoktu. karl, birkaç gün içinde kampta yayılan hastalıkları gözleriyle gördü. dizanteri en yaygınıydı. insanlar güçten düşüyor, su kaybından bitkin düşüyor, çoğu zaman yardım gelmeden hayatını kaybediyordu. alman esirler, neredeyse hayvan sürüleri gibi tellerle çevrili arazide tutuluyorlardı.
yemekler yetersizdi. bazı günler sadece birkaç parça ekmek veriliyordu. açlık öyle bir noktaya gelmişti ki, bazı mahkûmlar suya çimen karıştırarak “çorba” yapmaya başladı. temiz su bulmak bile zordu. hastalıklar yayılıyor, zayıf düşenler sessizce kayboluyordu.
günde bir ya da iki kez dağıtılan ince çorba ve biraz ekmek, çoğu zaman 1000 kalori bile etmiyordu. açlık, insanları hızla zayıflatıyor, bağışıklıklarını çökertiyordu. karl, etrafındaki insanların günbegün eridiğini fark etti. bazıları yürüyemeyecek hale geliyor, bazıları ise sessizce yere yığılıyordu. kampta dolaşan söylentiler ise en az açlık kadar ağırdı. bazıları bunun bir intikam olduğunu söylüyordu. bazılarıysa durumun sadece savaşın yarattığı kaos olduğunu düşünüyordu. gerçek muhtemelen ikisinin arasındaydı. kampların kurulmasında önemli rol oynayan dwight d. eisenhower bile, milyonlarca aç sivil ve asker arasında denge kurmaya çalışıyordu. almanya çökmüş, milyonlarca insan batıya akmıştı; herkese yetecek kadar yiyecek yoktu.
kampların iç düzeni bile mahkûmlara bırakılmıştı. eski alman askerlerinden bazıları, diğerlerini kontrol etmekle görevlendirilmişti. kaçışları engellemek ve düzeni sağlamak karşılığında biraz daha fazla yiyecek alıyorlardı. bu durum, içeride sessiz bir gerilim yaratıyordu: hayatta kalmak için başkalarını kontrol etmek zorunda kalan insanlar…
dışarıda ise amerikalı askerler vardı. onlar da yorgundu, sayıları yetersizdi ve karşılarında beklediklerinden çok daha büyük bir insan seli bulmuşlardı. savaş bitmişti ama kaos bitmemişti. aylar geçtikçe kamptaki kalabalık yavaş yavaş azaldı. önce gençler ve kadınlar, sonra iş gücüne ihtiyaç duyulanlar serbest bırakıldı sonra da askerler. arkalarında bıraktıkları yer, ne bir ölüm kampıydı ne de masum bir bekleme alanı. açlık, hastalık ve umutsuzlukla dolu gri bir boşluktu. binlerce insan orada hayatını kaybetmişti, ama sayılar hâlâ tartışmalıydı. dikenli tellerin dışına adım attıklarında geride bıraktıkları şey bir kamp değil, savaşın en çıplak gerçeğiydi: plansızlık, yetersizlik ve insanın sınırlarını zorlayan bir hayatta kalma mücadelesi. savaş sadece cephede yaşanmadı.
savaş bitmişti, ama onun gölgesi uzun yıllar insanların üzerinde yaşamaya devam edecekti.