A Knight of the Seven Kingdoms Karakterlerinin Tarihsel İzdüşümleri
"anyone can make a knight, but only a shark can make a lord"
diziden mealen alıntıladığımız bu laf, aslında george r. r. martin'in hikayesini değil yaslandığı tarihi tarif eder.
zira şövalyeliğin ahlakla tanışması erdem arayışından ziyade şanlı roma'nın çöküşü sonrası ortaya çıkan boşluktan kaynaklanan zorbalıktan doğar. onuncu yüzyılın sonlarına gelindiğinde kilise, kılıç tutan eli terbiye edemeyeceğini anlayınca çareyi kılıcın değeceği yerleri mühürlemekte bulur. fakat bu ilahi müdahale ne adaleti tesis eder ne de onur kavramını yabanlıktan kurtarır (bkz: pax et treuga dei).
nitekim kilisenin zapt edemediği bu şiddeti birer asalet masalına dönüştürenler orta çağ saray şairleridir. günümüzde şövalyeleri beyaz atlı iyilik meleği sanmamızın müsebbibi olan chrétien de troyes gibi ozanlar, gerçekte çamur içinde birbirinin boğazını kesen adamları birer adalet timsaline dönüştürür. şövalyeler de bu masalları tereddütsüz kuşanır, şiirler prensesleri ejderhalardan kurtarırken, kroniklerse birbirleriyle olan hesaplaşmalarını, yağmaları ve bitmeyen güç mücadelelerini kayda geçirir.
işte martin'in yaptığı da ozanların uydurduğu o pembe masalların içine çağın sert ve meşru şiddetini yerleştirmektir. usta, bize şövalyeliğin bir erdem değil, kaba kuvvetin soyluluk maskesiyle ganimet devşirme sanatı olduğunu gösterir.
--- spoiler ---
tam da bu nedenle dizide hayat bulan karakterler sahiden tarihin yansımalarıdır:
duncan the tall - william marshal
duncan the tall , tarihin "şövalyeliğin çiçeği" olarak vaftiz ettiği, william marshal (1146–1219) olarak karşımıza çıkar. duncan, turnuvalar ve savaşlarla yükselen ve on ikinci yüzyıl ingiltere'sinin en kudretli figürünün ozanlarca temizlenmiş bir suretidir adeta. iki defa ingiltere'de de facto tahta oturan bir dev olan marshal, beş krala hizmet eder, haçlı seferlerine katılır ve sanki bunlar yetmezmiş gibi magna carta'yı kendi mührüyle tescil ederek tarihe kazır (bkz: william marshal, 1st earl of pembroke).
ancak dunk'ı marshal'ın gerçek bir sureti yapan asıl bağ, her ikisinin de hayata hiçlikten başlamış olmalarıdır. marshal da tıpkı dunk gibi, topraksız bir ailenin miras hakkı olmayan küçük oğlu olarak sadece kılıcyla zirveye çıkar. martin, marshal'ın bu "hiçlikten iktidara" uzanan yükselişini dunk'ın devasa gövdesine yerleştirir. yalnız marshal gerçekçi iken, dunk her adımda "gerçek bir şövalye" olmanın romantik vicdan azabıyla boğuşur.
prens egg - vii. henry
egg yani prens beşinci aegon ise ingiltere'yi güller savaşı'nın enkazından çekip çıkaran ve tudor hanedanı'nı kuran vıı. henry'nin edebi bir yansıması gibidir. henry, tahta çıkmadan önce ömrünün büyük kısmını sürgünlerde, her an ölüm korkusuyla ve saraydan uzakta bir kaçak olarak geçirmiştir (bkz: henry vıı of england).
tıpkı henry'nin zorluk içinde iktidarın gerçek yüzünü öğrenmesi gibi, egg de saçlarını kazıtıp bir seyis çocuğu olarak diyarı dolaşırken krallığın asıl temelinin saray koridorları değil, halkın sofrası olduğunu fark eder. bu iki figürü birleştiren asıl bağ, yoldaki tecrübelerini tahtta mutlak birer iradeye dönüştürmeleridir. yedinci henry için şövalyelik, romantik bir miras değil, dizginlenmesi gereken birer yerel tiranlıktır, feodal orduları lağvedip merkezi otoriteyi demir yumrukla tesis ederken, egg de lordların imtiyazlarını budayarak halk üzerindeki zulmü bitirmeye girişir.
egg'in o çocuksu ve naif görünen merakı, aslında henry'nin soğukkanlı ve hesapçı devlet aklının henüz mayalanmakta olan halidir. egg'in ileride "sevilen ama sert" bir kral olacağı hissi buradan gelir.
fossoway hanesi ve güller savaşı
fossoway hanesi'nin hikayesiyse, şövalyeliğin o pırıltılı armalar ardına gizlediği aile içi rekabeti ve fırsatçılığı bir "elma" üzerinden sembolize eder. bu enteresan bir şekilde güller savaşı'nın küçük bir temsilidir. ingiltere'yi temsil eden iki hanedan, lancaster'ın kızıl ve york'un beyaz gülleri altında birbirini boğazlarken, fossoway'ler de bir turnuva meydanında aynı hırsla parçalanır.
steffon fossoway, güç uğruna zalim bir prensin safına geçip ailesinin kadim "kırmızı elma" armasını kire bulaştırırken, kuzeni raymun bu ihanete kendi safını çizerek yanıt verir. ancak aynı armayı taşımayı reddeder. henüz olgunlaşmadığını ama kuzeni gibi "lekelenmediğini" kanıtlamak için kalkanındaki elmayı yeşile boyar.
fossoway'lerin renk kavgası, güller savaşı'nın kaderini tayin eden thomas stanley'nin, 1485 senesinde bosworth field'daki hamlesiyle aynı kökten beslenir. stanley, savaş meydanında ordusuyla bekleyip rüzgarın kimden yana eseceğini izlemiştir. rüzgar henry tudor'dan yana döndüğü an, kendi kralına sırtını dönerek safını seçmiş, çamurun içinden çıkardığı tacı yeni efendisine giydirmiştir (bkz: why did thomas stanley betray richard ııı at the battle of bosworth?).
çürük elma steffon fossoway, sadakatin ne kadar kırılgan, soyluluğun ise ne kadar pazarlığa açık olduğunun kanıtıdır. martin'e göre de bir şövalyenin armasındaki gülün veya elmanın rengi değişebilir ancak o zırhın altındaki çıkar hesabı daima bakidir.
aerion targaryen - piers gaveston
prens aerion targaryen de soyluluğun getirdiği dokunulmazlığı vahşet için bir kalkan olarak kullanan, ingiltere kralı ikinci edward'ın meşhur gözdesi piers gaveston’ın tarihteki yankısıdır adeta. gaveston, krallığın en köklü asillerine aşağılayıcı lakaplar takacak ve onları turnuva meydanlarında kasten küçük düşürecek kadar küstah, gücünü ise sadece kralın kendisine olan zaafından alan bir figürdür (bkz: piers gaveston, earl of cornwall).
aerion'un damarlarındaki kanı ejderha ateşi sanan o hastalıklı kibri, gaveston'ın kendisini hukukun ve geleneklerin üzerinde gören şımarık narsisizmiyle aynı damardan beslenir.
arlan of pennytree - john hawkwood
arlan of pennytree 14. yüzyılın en meşhur paralı askeri ve gezgin şövalyesi (hedge knight) sir john hawkwood nam-ı diğer giovanni acuto ile benzetmek yanlış olmaz. hawkwood da arlan gibi, büyük hanedanların görkemli sofralarında doğmamış, ömrünü silahşör olarak savaş meydanlarında, oradan oraya savrularak geçirmiştir. ikisi de şövalyeliği bir idealden ziyade varoluş zanaatı olarak görür.
dizide bir şan arayışı gibi görünen turnuvalar ise aslında sistemin kimin şiddetinin "meşru" olduğunu ilan ettiği devasa birer tiyatro sahnesidir.
tarih bu oyunların en ilgincini 1559'da yazar. fransa kralı ıı. henry, bir turnuvada gözüne giren mızrakla can verdiğinde faili olan montgomery kontu hiçbir ceza almaz (bkz: the death of henry ıı of france).
bu "mafyatik" gösteri alanında, soylu bir şövalyenin kralı öldürmesi "kaza" sayılırken, sahipsiz bir şövalyenin bir prense el kaldırması "vatan hainliği" olarak karşılık bulur. turnuva, örfün sadece zırhın rengine göre işlediği, makbul sayılan bir şiddet festivalidir. zaten bu turnuvaların kazananına da, hakkını sözle değil meydanda alan kişi anlamında champion denir.
martin'in bu dünyada yaptığı asıl numara, tarihsel şahısları kopyalamak değil şiddet ile meşruiyet arasındaki kadim pazarlığı göz önüne sermektir. karakterlerin "gerçek" hissettirmesi bu yüzdendir: dunk düzenin içindeki iyi niyetli bir hata, egg ise şiddeti kendi buyruğuna almak isteyen devlet aklıdır.
yalnız dunk'ın hikayesi, bize sadece geçmişin karanlığını değil, bugünün dünyasında "doğru olanı yapmanın" ağır bedelini de hatırlatır. bugün liyakat, hukuk ve adalet kavramları tıpkı bir turnuva meydanındaki gibi sadece güçlülerin zırhına göre şekillenirken bireysel erdemin tek başına düzeni değiştirebileceğine inanmak tehlikeli bir yanılgıdır. dunk'ın attığı tokat, adaletsiz bir sistemde verilmiş anlık bir tepki olsa da arkasındaki korumasız saf niyet aslında en büyük zaafıdır. çünkü iktidarların çarkları arasında ezilmemek için bazen ser arlan'ınki gibi paslı bir kılıca, bazıları içinse esnek bir onura ihtiyaç vardır. günümüzün en erdemli modern şövalyeleri de benzer bir ikilemle karşı karşıyadır: ya sisteme uyup hayatta kalacaklar ya da ahlaken intiharı göze alacaklardır.
düşünüldüğünde acımasız bir dünyada körü körüne onurlu olmak, aslında bir tür kibirdir.