2025'in Kimilerince En İyi Filmi Sayılan Marty Supreme'in Fikir Verici İncelemesi

Sinema adına bereketli geçen 2025'in bizce en güzel meyvesi Josh Safdie'nin Marty Supreme'i oldu.
2025'in Kimilerince En İyi Filmi Sayılan Marty Supreme'in Fikir Verici İncelemesi
Uyarı: Spoiler içerir.

bu sene holywood büyük filmlerinin ağızda bıraktığı tat, "çok iyi çekilmiş klişe sekansları" oldu benim için. klişe kelimesini görünce bir yerme olarak anlaşılabilir - ki, evet sanırım öyle - ancak sinemada geçirdiğim zamandan epey keyif aldım marty supreme'i izlerken. ama klişe kısmına gelmeden önce...

başrolüne epey etli bir kemik veren film, sizi karakterin build-up edilmesiyle uğraştırmak istemiyor en hazır ve olmuş haliyle ilk dakikadan tanıştırıyor. filmin bundan sonraki 2.5 saat boyunca da yaptığı şey bu olmuş karakteri farklı farklı bağlamların içine sokarak verdiği tepkiler üzerinden iyi oyunculuk seyrettirmek. bu anlamda bir a-list aktör performansı verildiğini düşünüyorum.

marty mauser sevilmemesi gereken biri, hedefe kilitlenmiş ama hedefi uğruna her yolu mübah gören biri

film boyunca hayatındaki hiçbir insanı tam sevdiğine ikna olamıyorsunuz, hiçbir insanı gerçekten düşündüğüne emin olamıyorsunuz. doğru cümleleri kurduğu zaman bile içinizi huzursuz eden biri. örneğin filmin bir noktasında bir köpek onun ve arkadaşının kucağına düşüyor, köpeği bir veterinere teslim etmeleri gerekiyor ancak başlarına gelen bazı olaylardan dolayı rotadan sapıyorlar. aksiyonun ortasındayken marty, hep veterinere köpeği götürmeleri gerektiğini repliklerle izleyiciye hatırlatıyor ancak içten içe hepimize verdiği his, bir şekilde bu köpeği veterinere götürmeyeceği, götüremeyeceği. bunu şöyle ilginç buldum, geleneksel bir protagonist izleyicinin film yolculuğu boyunca en büyük dostu/yoldaşı oluyor. yeri geliyor taban tabana yanlış bir şey yaptığında bile bir şekilde doğruyu bulacağına sizi inandırıyor, marty mauser karakteri ise tamamen bir serseri mayın olarak size güvensizlik aşılıyor. böyle bir karakteri film sonunda destekleyecek sempati tanelerini karizmatik bir başrol performansıyla ulaştığınızı söylemek mümkün.

film başladığı andan itibaren derin bir nefes alıyor ve son sahneye kadar o nefesi tutuyor, arası ise hiç kesilmeyen, hiç boğmayan bir tempo

bunu büyük bir övgüyle söylüyorum. tempo hiç kesilmiyor, karakterin zamana karşı yarışına ortak olurken oradan oraya savrulmasına eşlik ediyor ve sıkılmıyoruz. zorunluluktan doğan bir aciliyet var hissini iyi geçirdiği için karakterin oturup demlenmemesi göze hiç batmıyor. matematik çalışıyor, zira daha uzun bir zaman aralığında aynı olay örgüsü olsa "ya bu karakter tamam hedefe odaklı ama etrafına verdiği tahribatı hiç mi fark etmiyor" diye düşünerek filmin tamamen üst üste "etkileyici sahneler" haline geldiği iddia edilebilirdi.

josh safdie, temel bir hikayeyi alıp içinde bulunduğu dünyanın en önemli konusu/anıymış gibi hissetirme konusunda çok mahir bir yönetmen ve kalem. bunu da çok ilginç bir şekilde yapıyor, gazı ayarlayarak değil hep açarak hep yükselterek ama hiç yakmadan, hikayesinin sonuna doğru taşıyarak altından kalkıyor.


gelgelelim en başta bahsettiğim klişe konularına

bunu film boyunca iki başlık altında düşündüm ve filmin sonuyla üçüncü başlık eklendi. good time ve uncut gems - ki ikisi de yine çok keyifliydi - karakterler ve olaylar tek düzelikten tek notadan bir türlü kurtulamıyor. marty filmin son 2.5 dakikasına kadar tamamen aynı insan, howard ratner son 1.5 dakikaya kadar tamamen aynı insan, bundan kasıt "neden etkilenmiyor olaylardan" değil, josh safdie'nin kafasında bir "vurucu" an oluyor ve o ana kadar yazdığı karakterleri hem kendilerinden hem olaylardan koruyor. en basit olaylar en aşırı noktaya çekiliyor ama karakterler hiç nota değiştirmiyor. duşa girmek gibi bir sahne nasıl en aşırıya çekilir diye durup düşünüyorlar sanki ancak bu karakterde bu bir iz bırakır mı diye düşünmüyorlar çünkü o iz "vurucu" ana saklanıyor. köpek basit şekilde geri alınamıyor orada da silah çeken bir manyakla karşılaşılması gerekiyor. bunu bir anlatım tekniği olarak kabul ediyorum, evet ama bu haliyle yinelemelerden çıkılamıyor. yer yer uncut gems xxl menü izliyoruz gibi gelmeye başlıyor.

ikinci konu crime/drama konusu

bunu biraz daha kişisel bir yorum olarak görüyorum. good time ve uncut gems new yorklu bir streetsmart adamın başına gelen kriminal sınırda olaylardı, işin 2 sahnelik pin pon kısmı hariç marty supreme'de yine aynısı. bu filmle beraber biraz daha farklı bir spor drama tonu beklemiştim ancak gelmedi. filmin ana act'inin konusu ana karakterin bir durumdan ötürü bir borç/ceza ödemek için belirli bir değere/paraya ulaşması. yine ekonomik bir amaç uğruna çaba. bu çaba uğruna her sahne ana karakterin artan gerginliği ve sahnelerin artan tansiyonu. safdie kardeşler böyle kişilerle new york'ta büyürken belki çok etkileşime geçtiler ve bunu anlatmayı seviyorlar ama scorsese gibi kendilerini bir genre'ya adamadan önce yaşları epey genç, farklı tonları paletlerine ekleyebilirler.

son kısım, filmin de sonu

yaşadığı onca şeyden sonra çocuğunu görünce ağlamaya başlayan marty, hiçbir şey ifade etmiyor. film boyunca ilk kez gerçekten bir şey hisseden biri olması gerektiğini düşündüm o sahnenin ama ikna etmiyor. sonunda baba olunca büyümeyi kabul etti demiyorsunuz, çünkü büyümeyecek. sonunda üzerinden o yük kalktı ve obsesyon yaptığı hedefin manasızlığını anladı diyemiyorsunuz çünkü anlamayacak. marty supreme personası öldü, marty mauser kaldı diyemeyeceksiniz, çünkü ölmeyecek. marty o turnuvaya katılabilse o hastaneye geri dönmeyeceğini film boyunca bize gayet iyi verdi, veya ilerde yine sosyal statülü bir kadını etkileyebilse rachel'ı görmezden geleceğini gayet iyi anlattı. o an mutluluk gözyaşları değil de, kapana kısılmış bir obsesif görmek filmin anlatısına daha çok uyabilirdi. uncut gems'ten sonra daha "iyi" - çok göreceli- bir son yazma çabası pişmemiş bir yemek olmuş.

filmin en metaforik yoruma açık sahnesi bal sahnesi olacaktır diye düşünüyorum. oradan farklı yorumlar çıkabilir.

sinemada kesinlikle izlenmeli, çok iyi oynanan hiç sıkmayan ama yönetmenin aynı renk tonundan sıyrılmayan, dilini fazlaca tekrarlayan ve kendi notasından hiç çıkmaya cesaret etmeyen bir crime/drama.


Filmin vermek istediği mesajla bitirelim

marty supreme'in senaryosu büyük oranda kurgu, gerçek hayattan esinlenilmiş çok az detay mevcut. hikayede neden bol olaylı, sürtünmeli ilişkiler/durumlar bütününe ihtiyaç duyulduğu kısmı tartışılabilir ancak ben bunun yönetmenin derdini anlatmak için araçsallaştırdığı bir zemin olduğunu düşünüyorum.

asıl hikaye, hikayenin kendisi değil elbette. marty'nin karakteri, yaşamı, mücadeleyi, varoluşu algılayış biçimi safdie için çok kullanışlı bir temel. filmin argümanı bu temel üzerine oturuyor.

filmin en çok eleştiriye açık kısmı, hızı ve aksiyon dozu. burada filmin odağına aldığı timeline gözden kaçırılıyor bence. 8-9 aylık bir zaman diliminde, eğer sonu bir yere varmayan olaylar silsilesi gibi izlenirse, evet epey yoğun ve dikkat dağıtıcı. ancak yine temanın varılan hedef değil, yöntem olduğunu hatırlarsak bu olaylar silsilesi içine örülmüş sorgulamalar, yanıtı kaygan zeminde sürüklenen sorular, vicdan/etik çerçevesi ve sınırları kendini gösteriyor.
benim kalbimi çalma nedeni tam da telaşlı bir storytelling altına titizlikle yerleştirilmiş bu örtük işlevsellik.

filmin başı ve sonuna dair yorumum ise şu:

hızlı ve dikkatsiz bir seks sonucu gelen hamilelik ile başlayıp ve bebeğin doğumuyla sonlanan hikaye; yaşamı, libidoyu (her türden), varkalma çabasını (spinoza'nın conatus'u) ve determinizmi taçlandırıyor.

eleştirildiği gibi sadece eğlenceli ve dramatik bir başlangıç/bitiş olsun diye çekecek olsa çağan ırmak olurdu yönetmen.

kısaca filmin sorusu "ne" değil, "nasıl".

insert makyavelizm here.

film bize marty'nin nasıllarını benimsetmeye çalışmıyor. kendi nasıllarımızı hatırlamamız, idrak etmemiz ve yeniden inşa etmemize vesile olacak bir çeşit anti-etik kahramana sırtını dayıyor.

daha ne olsun.